Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Karıştırıcının Hikayesi

Karıştırıcının Hikayesi

featured
0
Paylaş

Bu hikâye, adaletsizliğe karşı durduğu için sürgün edilen ve halk arasında “karıştırıcı” olarak bilinen cesur bir gencin toplumsal yükselişini ele almaktadır. Payitahtta nüfuzlu bir ailenin kızıyla evlenerek eski şehrine bey olarak dönen genç, başlangıçta halkın refahını artırsa da zamanla kayınpederinin doymak bilmez hırsı ve ağır kira talepleriyle büyük bir sınav verir. Maddi güç ile halkın huzuru arasında kalan karakter, Sultan’ın uyarısıyla şehri sömüren bu düzene son vermek için zorlu bir mücadeleye girişir. Ailesi ve idealleri arasında bir seçim yaparak yolsuzluğu temizleyen genç, sonunda toplumsal barışı tesis ederek “barıştırıcı” ünvanını kazanır. Anlatı, iktidar ve servet hırsının etik değerlerle çatışmasını simgesel bir dille sorgularken, adaletin er ya da geç tecelli edeceği mesajını verir.

 

Uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde ahalinin sesi olan bir delikanlı yaşarmış. Şehrin astığı astık, kestiği kestik Beyine ilk o karşı çıkmış, zindanda yatmış; çıktığında “Bu şehir bu zalim beyi hak etmiyor!” diye şehrin sokaklarında bağırmaya başlamış. Bey yakalatmış delikanlıyı; “Sen” demiş, “kimsin? Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın. İstesem bir kılıç darbesiyle seni gebertirim”. Delikanlı, “Bey,” demiş, “nedir bu ahalinin senden çektiği? Döversin, söversin, eziyet edersin; adamların dükkân basar, esnaf basar, yolcuları, kervanları basar”. “Akrabaların köşe başlarında… Doğruyu söyleyenlerden hazzetmezsin. Zindana mı atacaksın, at. Sürecek misin, sür; öldürecek misin, öldür. Doğru bildiğimi yine de söylerim“. Beyin adamları, “Beyim,” demişler, “buna herkes ‘karıştırıcı’ der. Ahali bu kendini bilmezin yanında. Öldürürsek başın ağrır; sen en iyisi mi bunu memleketin en ücra köşesine sür, bir daha gelemesin. Gelmeye kalktığında da bir değil bin kere düşünsün”.

Delikanlının ne anası ne babası sağmış. Onu babasının anası büyütmüş. Pervasızlığı yüzünden akrabalarının hiçbiri onun yanında durmaz, “onun akrabasıyım” demezmiş. “Ana” dediği babasının anasına varmış. “Anam,” demiş, “Bey beni sürdü. Yalnızca seninle vedalaşmama izin verdi.” Öpmüş yaşlı kadının elini. Çıkmış dışarı. Ahali Bey konağının önünde toplanmış. Bey ya “Dağılırsınız,” demiş, “ya da sürgüne gönderdiğim bu densiz karıştırıcıyı öldürüp önünüze atarım”. Ahali “Olmaz olsun senin gibi Bey!” demişler; karıştırıcı yaşasın diye dağılmışlar. Delikanlıyı bindirmişler bir ata. Eline bir vesika vermişler. “Bu vesikayı vardığın şehrin Beyine vereceksin. Dikkat et de o şehri de karıştırmaya kalkma,” demişler.

Delikanlı, yirmi gün kadar yol gittikten sonra varmış şehrin Beyine, elindeki vesikayı Beye vermiş. Bey, “Gel bakalım karıştırıcı,” demiş. “Burada benim gözetimimde olacaksın. Ben senin Beyine benzemem. Ne zindana atarım ne de sürerim. Yok ederim adamı. O da kurtulur, ben de”. Delikanlı, şehrin kenar mahallelerinden birinde bir sene kadar yaşamış. Ahali “Tam da bize lazım adam,” diyorlarmış amma ona selam veren, birkaç kelime fazla konuşan sorguya çekiliyormuş. “Karıştırıcı değil aslında kurtarıcı o” diyenler varmış. Bu laflar Beyin zihnini karıştırmaya başlamış ki, Beye bir ferman gelmiş. Gelen fermanla sürgünün Payitahta gönderilmesi isteniyormuş. Delikanlı yaz ortasında Payitahta gelmiş, varmış bir hana.

Handa kaldığının ertesi günü hancı, “Kalk bakalım,” demiş, “bir misafirin var”. Delikanlı, “Beni,” demiş, “Payitahtta bilen de olmaz tanıyan da. Nihayetinde oradan oraya sürgün edilen biriyim ben, hancı babam”. Delikanlı hanın avlusuna çıktığında etrafına bakınmış, “Kim o ziyaretçi?” diye. Bir kız gelmiş karşısına. “Sürgün,” demiş, “ziyaretçin benim”. Delikanlı, “Sen,” demiş, “beni tanır mısın?” Kız, “Çok eskiden,” demiş, “çocukluktan… Amma sen yine de bilmezsin. Ben seninle evlenmeye talibim. Seni alıp babama götüreceğim”. Delikanlının adeta nutku tutulmuş. Tek bir kelime edemeden kızla çıkmışlar handan, varmışlar bir konağın kapısına.

Konağın salonunda kız, “Babam,” demiş, “onu buldum, getirdim”. Kızın babası, “Gel bakalım karıştırıcı,” demiş. “Sana gerçi kurtarıcı diyenler de var amma her neyse; seninle aynı şehirden sayılırız”. “Senin başından geçenler Sultanımızın ilgisini çekti. Senin hakkında iyi şeyler düşünür. Bu arada ben de seni kızımla evlendirmeyi düşündüm”. “Kızıma da ‘Beğenirsen sen ona evlenme teklif et,’ dedim. Seni beğenmiş olacak ki karşımdasın.” Delikanlı, “Beyim,” demiş, “şaşkınlığımı mazur görün. Bana da az bir süre verin, düşüneyim”. Kız, “Babam,” demiş, “ben onu kaldığı hana götürürüm, merak etmeyesin”. Kız çok sempatik, bir o kadar da güzelmiş. Hanın kapısına kadar delikanlıyı götürmüş; “Ben yine gelirim,” diyerek gitmiş.

Hancı, “Yiğidim,” demiş, “sen ne kısmetli adamsın böyle! Başına devlet kuşu kondu desem yeri. Bu kızın babası Payitahtın en zengini , Sultanın çocukluk arkadaşı. Damat olarak seni seçmesi de Payitahtta günün konusu. Seni bir şehre Bey olarak vermezlerse bu sakalları kazıtırım”.

Birkaç gün sonra Sultan, delikanlıyı huzuruna kabul etmiş. “Sana,” demiş, “karıştırıcı da deseler, kurtarıcı da deseler; sen ahalinin umudu olabilme gibi bir kabiliyete sahipsin, bu meziyet iyi bir meziyet”. “Sürgün edildiğin şehrin yeni Beyi sensin. Şehre evli olarak gideceksin.” Payitahtın en zengininin kızı ile bir hafta içinde evlenmişler. Sultanın kendine verdiği muhafızlarla iki sene kadar sonra sürgün edildiği şehre Bey olarak geri dönen “karıştırıcıyı” ahali şehrin kapılarında karşılamış. Ona selam vermekten korkan akrabaları başlamışlar: “Omuzumda çok taşıdım”, “Beşiğini salladım”, “İş buldum”, “Sırtını bana yasla dedim”, “Ona kol kanat gerdim” diye anlatmaya. Karıştırıcı, “Benim,” demiş, “anam dediğim babamın anasından gayrı akrabam yoktur”. “Kimseye ne bir kızgınlığım ne de bir kırgınlığım vardır,” demiş; şehrin gerginliğini kısa bir sürede ortadan kaldırmış. Vergileri kaldırmış, şehrin ticaretini ve gelişmesini teşvik etmiş; “kurtarıcı” olarak anılmaya başlamış.

Zengin kızı, karısı Bey Hatunu olarak çok başarılıymış. Şehrin kadınlarını bir araya getirmiş; kadınlar arasındaki kavgaları, küslükleri sona erdirmiş. Karı koca şehri hane hane gezmişler. Girmedikleri ve gitmedikleri hane yokmuş; ahalinin gönlü nasıl alınır, ahalinin derdine nasıl derman olunur, bu işi biliyorlarmış. Zengin kızı, babasından aldığı akçeleri fakir fukaraya dağıtmış. Beyin kayınpederi, “Damat,” demiş, “ben senin işini daha da kolaylaştırayım, işsizlere de aş ve ekmek kapısı açmış ol”. Şehirde yeni aşhaneler, hanlar, yeni esnaf dükkânları açılmış. Şehre bir günlük mesafede oldukça güzel bir kervansaray yaptırmış Bey hatununun babası. Şehirde işsiz de kalmamış, fakir fukara da.

Beyin “ana” dediği kadın, Beyi çekmiş bir kenara: “Bey oğlum,” demiş, “burnuma yanık kokuları gelir. Bu senin kayınpederini şimdi bildim ben. O zamanın Beyi, ahaliyi zor duruma soktuğu, haraca bağladığı için bunu ve babasını bu şehirden sürmüştü”. “Hatta babası karşı koyduğu için Bey zindana attı. Sabaha ‘öldü’ haberi geldi. Kayınpederin ailesini aldı, çekti gitti şehirden. Senin karın o zamanlar üç dört yaşlarında ya vardı ya yoktu. Bize de uzaktan akraba olurlar. Kayınpederin insafsız bir adamdır. Aman ha dikkat et,” demiş.

Bey, olayların gelişimini düşünmeye başlamış. Bu adamın kızından iki oğlu olmuş. Karısı babasına körü körüne bağlıymış. Lakin şehir ve ahali memnunmuş. Yokluk, yoksulluk sona ermiş. Sultan, Beyi ve şehri her tarafta anlatmaya başlamış. Karıştırıcının aklı karışsa da üzerinde fazla durmamış. Beş sene daha geçmiş; bir kızları bir oğulları daha olmuş. Şehir iki kat daha büyümüş, gelişmiş; memleketin önemli ticaret merkezlerinden biri olmuş.

Ara ara şehre uğrayan kayınpeder, bir gece çıkıp gelmiş. “Damat,” demiş, “ben bu şehre çok yatırım yaptım. Bugüne kadar tek bir akçe istemedim. Bu yatırımlarımın gelirlerinden istifade etmem lazım. Ne de olsa ticaret yapıyoruz. Sayemde şehirde fakirlik, yoksulluk bitti. Bunun bir bedeli olmalı. Damadım şehrin Beyi, kızım Bey hatunu; şehrin dükkânlarının yüzde sekseni benim. Yarısını ben yaptırdım, geri kalanını satın aldım. Dükkânlarımı kapatıp gitsem şehirde işsizlik ayyuka çıkar. Sırf senin ve kızımın hatırına ayda bir akçe kira alırım. Sen bu dükkânlardan on akçe isteyeceksin. O koyduğun kira gelirlerini bölüşeceğiz. Seneye bir bu kadar daha diyeceksin, onları da bölüşeceğiz. İkinci senenin sonunda masraflarımı kurtarıp kâra geçmem lazım. Geçemezsem ondan sonraki seneye bir o kadar daha kira bedeli koyarsın. Baktın ahali bu vergileri rahat ödüyor, kimsenin sesi çıkmıyor , senin bir zamanlar yaptığın gibi itiraz eden de yoksa, itiraz edenler çıkıncaya kadar akçeleri artırmaya devam. Su akarken testini doldurmazsan yazık olur hem sana hem bana.” Bey, “Bu ahaliye ağır gelir Beyim,” demiş. “Yarın Sultanımız bunun hesabını senden de benden de sormaz mı?” Kayınpederi, “Sultanı merak etme,” demiş, “orası bende”.

Bey, “Kiralar on akçe,” demiş. Ahali, “Bize,” demişler, “çok destek verdiniz, belli ki giderler arttı. Bu para artış sayılmaz”. İlk sene rahat geçmiş. Ertesi yıl, ahali iki katına çıkan artışa az biraz söylense de “Kazanıyoruz, ödeyelim,” demişler. Üçüncü sene kira ahaliyi zorlamaya başlamış. Esnaf içinden biri çıkmış: “Beyim,” demiş, “sen senden önceki Beyin ahaliyi ezmesine karşı çıkan bir kahramandın. Sen olmasaydın biz haksızlıklarla nasıl mücadele edileceğini bilmezdik, hepimize örnek oldun. Bu kiraların bu denli artmasının senin düşüncen olmadığını düşünmekteyiz; kayınpederinin doymayan gözü bizi rahatsız etmeye başladı. Böyle giderse seneye kira yüz akçe diyecek, şehirde hayat duracak. Bu kayınpederden kurtul Beyim; sen de kurtul, biz de kurtulalım”.

Karıştırıcı hanımına, “Hatunum,” demiş, “gidişattan memnun değilim. Baban bir yerde beni tanımıyor, bildiğini okuyor. Sen kimden yanasın?”. Karısı, “Beyim,” demiş, “babamı severim, seni de. Ancak babam seni öz oğlu gibi sever. Kocan çok sıkıntı çekti, zor yıllar yaşadı. Belli bir zenginliğe gelsin, kime isterse yardım etsin diyor. Ne senden geçerim ne babamdan. Asilik yapanlara da ne yapacağını elbette sen hepimizden daha iyi bileceksin”.

Bir sene daha geçmiş. Bey, kayınpederine “Beyim,” demiş, “bu sene kiraları aynı bırakalım. Böyle yapmazsak ahaliden bana karşı koyanlar çıkabilir”. Kayınpederi, “Karşı çıkanın sesini soluğunu kes damadım,” demiş. “Onları biz zengin ettik. Yüz değil, iki yüz akçe kira alacağız. Kuzu kuzu verecekler. Bakma sen onların ağlamasına.” Kiralar konmuş konmasına da, ahali Beyin şehir meydanında kesmiş yolunu. “Beyim,” demişler, “sen eskiden aramızda dolaşırdın. Gözümüzün içine bakardın. Bizi dinlerdin. Hatununla evlerimize misafir olurdun. Neredeyse senin yüzünü unuttuk. Bu ağır kiraları ödeyemeyeceğimizi mi bilmez misin? Sen Allah’tan korkmaz mısın Beyim? Kayınpederin olacak vicdansız, merhametsiz, Allah’tan korkmaz utanmaz; şehri soyup soğana çevirme derdinde. Gör bunları Beyim. Sen böyle bir adam değilsin. Hatununun da babasından bir farkı yok. Biz derdimizi sana da diyemezsek ne yapacağız Beyim?”.

Bey, “Bir çaresine bakacağım,” diyerek Bey konağına gelmiş. Kayınpederi, “Bey,” demiş, “Sultan seni ister. Sen gelinceye kadar vekalet görevini de bana verdi.” Bey, kafasında türlü düşüncelerle ertesi gün yola çıkmış. Payitahta vardığında Sultan, “Gel bakalım karıştırıcı,” demiş, “şehrinde işler karışık, işin içinden çıkabilecek gibi görünmüyorsun. Bu arada kayınpederin kendi adamlarını şehirde ne kadar önemli görev varsa getirdi. Kiraları iki katına çıkardı. Seni de bana gönderdi ki şehre rahatlıkla el koyabilsin. Ve dediği gibi oldu. Sen doğru düzgün bir adamsın. Şehrini geri almaya muvaffak olduğunda oldukça zor kararlar vereceksin. Ölüm dahil, ayrılma dahil. Ya böyle bir karar vereceksin ya da Payitahttan ayrılmayacak, benim o şehre el koymaya kalkışanlara neler yaptığımın haberini alacaksın“.

Karıştırıcı, “Bu işi benim halletmem lazım Sultanım,” demiş. “İzin verin sonunda ölüm de olsa ben bu düğümü çözeyim”. Anlatırlar ki; karıştırıcı, fena halde karışan, yolunu şaşıran şehrine bir gece yarısı girmiş; kendine karşı koyan kayınpederini kıskıvrak yakalayıp Sultana göndermiş. Hırslı ve açgözlü kayınpederi bir daha ne gören olmuş ne de ondan bir haber alan. Karısı babasının akıbetini öğrenince almış çocuklarını, karıştırıcıyı terk etmiş. Karıştırıcı, kayınpederinin adamlarından şehrini bir günde temizlemiş; mağdur olan ahaliden ve esnaftan ne alındıysa onları geri iade etmiş. Şehirde gerginlik dinmiş. Karıştırıcı, “Kira,” demiş, “kaç akçe diyorsanız öyle olsun”.

Yine anlatırlar ki; adı “karıştırıcı”dan “barıştırıcı“ya çıkan Beyin karısı ve çocukları birkaç ay sonra geri dönmüşler. Şehir şehire, karıştırıcı karıştırıcıya, barıştırıcı barıştırıcıya, Bey Beye, Sultan Sultana, Bey hatunu Bey hatununa, kayınpeder kayınpedere, babanın anası babanın anasına, yaşlı kadın yaşlı kadına, hancı hancıya, han hana, konak konağa, sürgün sürgüne, zindan zindana, ahali ahaliye benzer…

Bir kıssadır anlatılan. “Her kıssadan bir hisse alına,” denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere… Sürçü lisan eylediysek affola…

Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!