Dr. Alper Sezener
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Çağımızın Beş Kırılma Hattı

Çağımızın Beş Kırılma Hattı

featured
0
Paylaş

Dr. Alper Sezener tarafından kaleme alınan bu makale, günümüz dünyasındaki krizlerin tesadüfi olmadığını ve hepsinin ortak bir tarihsel mantıktan beslendiğini savunmaktadır. Yazar; serbest piyasanın mekanikleşmesi, siyasal temsilin çöküşü, toplumsal bağların zayıflaması, kimlik politikalarının keskinleşmesi ve ekolojik yıkım olmak üzere beş temel kırılma hattını analiz etmektedir. Bu sorunların birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu vurgulanırken, sistemin her şeyi fiyat ve ölçülebilirlik üzerinden değerlendirmesinin asıl yıkımı hazırladığı ifade edilmektedir. Mevcut düzenin yüzeysel reçetelerle düzeltilemeyeceği belirtilerek, krizleri aşmak için öncelikle bu krizleri üreten yapısal zeminin kavranması gerektiği anlatılmaktadır. Metin, bireysel çıkar ve kısa vadeli kazanç odaklı yaklaşımın yerine, geleceği ve gerçek değerleri kapsayan derin bir felsefi dönüşümün gerekliliğine işaret eder.

 

Bugünün dünyasında karşı karşıya olduğumuz krizler, çoğu zaman birbirinden kopuk, rastlantısal arızalar gibi sunuluyor. Oysa biraz daha yakından bakıldığında, bunların aynı tarihsel sürecin farklı tezahürleri olduğu görülür. Sermaye birikimi, yalnızca üretim ilişkilerini değil, gündelik hayatın dokusunu, siyasal temsil biçimlerini ve doğayla kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürür. Bu dönüşüm, yüzeyde ilerleme ve rasyonalite olarak görünse de derinde sürekli bir gerilim üretir: ölçülebilir olan ile anlamlı olan, kısa vadeli kazanç ile uzun vadeli varoluş arasındaki gerilim. Bu metinde ele alınan beş kırılma hattı, işte tam da bu gerilimin farklı alanlardaki izdüşümleridir. “Serbest” piyasanın değer yerine fiyatı merkeze alması, siyasetin giderek temsil gücünü yitirmesi, toplumsal bağların hız karşısında çözülmesi, kimliklerin sertleşerek birer siper hâline gelmesi ve nihayet ekolojik sınırların zorlanması… Bunların her biri, tek tek ele alındığında anlaşılabilir; fakat asıl anlamlarını, birlikte düşündüğümüzde kazanırlar. Dolayısıyla mesele, birbirinden bağımsız krizleri teşhis etmek değil; bu krizleri üreten ortak zemini kavramaktır. Çünkü sorunların dağıldığı yer değil, biriktiği yer bize asıl hikâyeyi anlatır. Benim “çağımızın temel kırılma hatları” olarak tarif ettiğim bu beş kriz, aslında birbirinden ayrı başlıklar değil; aynı tarihsel mantığın farklı alanlarda açığa çıkan yüzleridir. Bu yüzden şimdi, her birini tek tek ele alarak, bu ortak zeminin nasıl farklı biçimlerde kendini yeniden ürettiğini görmeye çalışalım.

 

1) “Serbest” Piyasa: Oscar Wilde’ın o meşhur cümlesini iktisada uyarlarsak, çağdaş piyasa ekonomisi her şeyin fiyatını bilir, ama hiçbir şeyin “gerçek” değerini dikkate almaz. (Bu arada sözün orijinali, “Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını bilir, ama hiçbir şeyin değerini bilmez,” Lady Windermere’in Yelpazesi eserinde geçer) . Kapitalist akıl, dünyayı ölçülebilir olana indirger. Bir orman, onu koruyacak ekibin maliyetiyle ya da kesildiğinde getireceği kazançla anlam kazanır. Bir çocuğun değeri, gelecekte üreteceği ekonomik çıktıya bağlanır. Varlığın kendisi değil, piyasadaki izdüşümü esas alınır. Böylece her şey ölçülebilir ve sayılabilir hale gelir; ama sayılabilen her şey, anlaşılmış olmaz. Bunun adı hesap değil; inceltilmiş körlük, gündelikleşmiş barbarlıktır. Üstelik bu barbarlık, eski çağlardaki gibi gürültülü ve gösterişli değildir; sessizdir, sıradandır, neredeyse görünmezdir. Bir muhasebe kaleminde, bir bilanço dipnotunda, bir “çeyrek dönem” hedefinde kendini üretir. Eşitsizlik bir istisna değil, sistemin imzasıdır. Ve çoğu zaman bu düzeni sürdürenler kötü niyetli aktörler değil, sadece işini yapan insanlardır. Kimse felaket tasarlamaz; herkes kendi rolünü oynar. Ama toplamda ortaya çıkan şey, kimsenin tek başına istemediği bir yıkımdır.

 

2) Siyaset: Demokrasi, kitapların sayfalarında neredeyse kusursuz bir vaat gibi durur: kolektif akıl, ortak irade, paylaşılan bir gelecek. Peki ya yaşadığımız? Sandığa gidiyoruz, evet; ama seçim dediğimiz şey, giderek daralan bir çemberde yalnızca “kim” sorusuna sıkışıyor. “Ne”yi, “nasıl”ı, “neden”i çoktan kaybetmişiz. Temsil dediğimiz ilişki ters yüz olmuş durumda: vekiller halkın sesi olmaktan çıkmış, belirli çıkarların yankı odasına dönüşmüş. Siyasi alan çoktan kiraya verilmiş; geriye, kusursuz ışıklarla parlatılmış bir sahne ve baştan sona kurgulanmış bir oyun kalmış. Daha sarsıcı olansa bu oyuna aslında kimsenin gerçekten inanmıyor olması. Anketler, sokak röportajları, gündelik sohbetler aynı şeyi fısıldıyor: Güven buharlaşmış, kurumlar kabuk hâline gelmiş. Herkes farkında, ama perde kapanmıyor; çünkü çıkışın bedeli var. Alternatif dediğin şey sadece bir fikir değil; aynı zamanda risk, belirsizlik ve kayıp ihtimali. Bu yüzden çoğu insan, tanıdığı çürümeyi, bilmediği ihtimale tercih ediyor. Artık siyasi güvensizlik bir sapma değil; sistemin en tutarlı, en akılcı çıktısı. Sonuç olarak, eski düzen çözülüyor, ama yenisi doğamıyor. Popülizm, otoriter refleksler, keskin “biz ve onlar” ayrımı… Bunlar istisna değil, çürüyen bir zeminin kaçınılmaz ürünleridir. Hastalık derinde; görünenler sadece hastalığın belirtileri.

3) Hızlı Düşünce ve Eylem: Modern kent hayatı temel bir paradoks içeriyor. Tarihte hiçbir dönemde bu kadar fazla insanla bu kadar hızlı iletişim kurmak mümkün olmamıştı. Dahası, yine tarihte hiçbir dönemde bu kadar fazla insan bu kadar derin bir yalnızlık hissetmemişti. Dolayısıyla, bağlantı arttı ama bağ azaldı; iletişim araçları genişledi ama güven çöktü. Komşuyu tanımıyoruz, ama onun siyasi görüşü ve yaşam biçimi hakkında fikrimiz var. Toplum; ortak ritüel, ortak mekân ve belki de en önemlisi tüm bu birlikteliği özümseyecek zaman ister. Bu yaklaşım, mevcut piyasanın hız mantığıyla çelişiyor. Yavaş olan kârlı değil; ve kârlı olmayan da, ne yazık ki, tercih edilmiyor. Sonuçta toplumların çoğu rant baskısıyla, iktisadi ve kültürel manipülasyonla ve çıkar merkezli bölünmelerle dağılıyor.

 

4) Kimlik Politikaları: “Ortak bir gelecek” duygusu zayıfladığında, insanlar aidiyeti başka yerlerde arar. Çünkü topluluk dediğimiz şey yalnızca birlikte yaşamak değil; birlikte anlam üretmektir. Bu zemin çözüldüğünde, yerine çoğu zaman daha dar, daha keskin ve daha savunmacı aidiyetler yerleşir. Kimlik politikalarının çekiciliği burada başlar, çünkü bu politikalar karmaşık sorunları basit karşıtlıklara indirger. “Biz” ve “onlar” çizgisi netleştikçe belirsizlik azalır, öfke yön bulur, insanlar kendilerini daha görünür hisseder. Ancak bu görünürlük çoğu zaman gerçek bir dayanışmadan değil, ortak bir gerilimden beslenir. Yapay dayanışma, içeridekileri bir arada tutmak için dışarıda bir tehdit varsayar; bu nedenle çoğu zaman bir “öteki”ye ihtiyaç duyar. Böyle bir zeminde siyaset, ortak sorunları çözme kapasitesini yitirir; bir tür kimlik teyidi ritüeline dönüşür. Ekonomi, çevre ya da sosyal adalet gibi alanlar arka plana itilirken; semboller, söylemler ve aidiyet işaretleri öne çıkar. Tartışma, “nasıl daha iyi yaşarız?” sorusundan uzaklaşır; “kim daha iyisini hak ediyor ya da hak etmiyor?” sorusuna sıkışır. Daha önemlisi, bu süreç toplumu parçalayarak yönetilebilir hâle getirir. Etnik kökenler, inanç sistemleri, yaşam tarzları üzerinden keskinleşen ayrımlar, ortak hareket etme kapasitesini aşındırır. İnsanlar benzer sorunları yaşadıkları hâlde, birbirlerini muhatap almak yerine rakip ya da tehdit olarak görmeye başlar. Böylece sistem, doğrudan baskı kurmak zorunda kalmadan kendini yeniden üretir; çünkü parçalanmış bir toplum, birlikte talep üretmekte zorlanır. Gerçek dayanışmanın yerini, kırılgan ve kolayca yönlendirilebilir bir aidiyet duygusu alır. Bu aidiyet güçlü görünür ama aslında sürekli teyide muhtaçtır; her kriz anında daha da sertleşir, daha da dışlayıcı hâle gelir. Böylece kısır bir döngü oluşur: parçalanma arttıkça kimlikler keskinleşir, kimlikler keskinleştikçe parçalanma derinleşir.

 

5) Ekoloji: İklim krizi, diğer büyük sorunlara benzemez; çünkü burada mesele yalnızca adaletsiz dağılım değil, geri döndürülemezliktir. Ekonomik eşitsizlik, güçlü bir siyasi iradeyle yeniden dengelenebilir; toplumsal çözülme, doğru politikalarla onarılabilir. Ama atmosfere salınan karbon, bir karar değişikliğiyle bertaraf edilemez; zamanın tek yönlü akışına emanet edilir. Bu yüzden sorun yalnızca teknik ya da ekonomik değil, derin bir felsefi kırılmadır. Demokrasi, doğası gereği bugünün iradesine dayanır; sandığa gidenler, sonuçların bir kısmını yaşayacak olanlardır. Oysa iklim krizi, henüz dünyaya gelmemiş olanların omzuna yük bindirir. Karar verenler ile bedel ödeyecek olanlar arasındaki mesafe açıldıkça, temsil fikrinin zemini de incelir. Gelecek, bugünün siyasal muhasebesinde çoğu zaman görünmez kalır. Piyasa aklı da farklı davranmaz; gelecek, indirgenmiş bir değere çevrilir; yarının maliyeti bugünün hesabında küçültülür. Böylece henüz gerçekleşmemiş zararlar, sistematik biçimde hafife alınır. Bu, bireysel bir körlükten ziyade, kurulu düzenin çalışma biçimidir. Dolayısıyla ortada basit bir ihmalkârlık yok; daha derinde, yapısal bir tasarım sorunu var. Dahası, tasarım hataları yüzeysel müdahalelerle düzelmez; mevcut çerçevenin içinde küçük ayarlamalar yapmak, çoğu zaman sorunu sadece erteler. Gerçek çözüm, karar alma mekanizmalarının zaman ufkunu genişletmekten geçer. Henüz doğmamış olanları hesaba katan, maliyeti ileriye itmek yerine bugüne taşıyan bir kurguyu gerektirir. Aksi hâlde, her “iyileştirme” girişimi aynı dar çemberin içinde dönüp durur; sorun ise bir sonraki kuşağa biraz daha ağırlaşarak devredilir.

Peki ne yapmalı? Bu soruyu sormaktan kaçınacağım. Çünkü köşe yazılarının sonunda sunulan reçeteler genellikle sorunun karmaşıklığını kavramaya ve kapsamaya yetmiyor. “Daha fazla eğitim, daha fazla katılım, daha fazla farkındalık” demek, “daha fazla iyi şey olsun” demekten pek farklı değil. Ama şunu söyleyebilirim; bu beş sorun birbirinden bağımsız değil. Ekolojik yıkımı besleyen piyasa mantığı ile siyasi çürümeyi besleyen aynı mantıktır. Toplumları çözündüren güçler, demokratik kurumları da aşındırıyor. Hakikat yapıbozumuna uğruyor; her türlü fikir, eylem ve duygu birbirine eşitlenerek içeriksizleştiriliyor. Bunu görmek başlangıçtır; küçük bir başlangıç, ama yine de başlangıç. Çünkü doğru soruyu sormak, yanlış cevaptan daha değerlidir.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!