Erol Sunat’ın “Anadolu Bizim Anadolu” başlıklı yazısı, Anadolu coğrafyasına duyulan köklü sevdayı ve bu toprakların sarsılmaz Türk kimliğini işler. Anadolu, bin yıldır sevda yüklü kervanlarla taşınan bir vatan olup; dağları, nehirleri ve geçitleriyle bir bütün olarak betimlenir . Aşıkların sazıyla, ney ve davulun sesiyle hayat bulan bu topraklar, milli mücadele ruhuyla harmanlanmıştır. Erzurum Kongresi’nde perçinlenen “vatan bir bütündür” ilkesi ve Misak-ı Milli sınırları, coğrafyanın bölünmezliğini vurgular. Yazar, Anadolu’nun her köşesine Türk mührünün vurulduğunu belirterek, bu vatan üzerinde başka ortaklık veya isim arayışlarına karşı çıkar. Sonuç olarak metin; Kılıçaslan’dan Atatürk’e uzanan bir ruhla, Anadolu’nun sonsuza dek Türk yurdu kalacağını haykırır.
Karasevda diye bir sevdamız var bizim…Başka ele, başka dile, başka ile benzemez.
Sevdamızı, sevda yüklü kervanlara yükleyip, diyardan diyara taşıyıp da gelmişiz Anadolu’ya.
Seven yüreklerin sevdasından nişanedir sevdiklerimiz.
Ay yıldızlı bayrağımız, Anadolu dediğimiz vatanımız…
Anadolu öyle bir vatan toprağı ki…
Anadolu bizim Anadolu…
Biz de sevda ile çarpan yürekler olmasaydı kim bilirdi, kim severdi, kim taşırdı yüzyıllardır dünden bugüne Mecnunu Leylayı…Ferhat’ı, Şirin’i, Tahir’i Zühre’yi, Kerem’i Aslı’yı…
*****
Bu coğrafyaya öyle bir gönül vermişliğimiz var ki…
Uludağ’dan Ağrıya…
Erciyes’ten Süphan’a…
Kaçkar’dan Hasan dağına…
Gönül köprüleri kurmuşuz.
Fırat Sakarya’yı bilir…
Meriç Dicle’yi tanır…
Aras Kızılırmak’tan Yeşilırmak’tan bahseder gözleri dolu dolu…
Gediz Çoruh’u anar kadim dost diye…
Karadeniz Akdeniz’e gülümser…
Biz bir zamanlar Türk gölleri diye anılırdık cihanda diye konuşurlar.
Beyşehir gölünden, İznik gölünden Van gölüne uçar gider kuşlar neşeyle…
Biz Kop geçidini de biliriz, Zigana’yı da…
Kargasekmez’i de biliriz, Kızıldağı’da…
Sertavul’u, Gülek boğazını da biliriz.
Uzun yaylayı da biliriz, Çukurova’yı da…
Konya ovasını da…
Bozdağlar, Beydağlarını bilir, Aladağları da Binboğa’yı da…
*****
Bildik bileli Aşıklar almışlar sazlarını sırtlarına, binmişler atlarına, dolaşmışlar Anadolu’yu karış karış…
Seyyah olup bu alemi gezerim demişler. O alemlerin merkezine Anadolu’yu oturtmuşlar.
Dağ başındaki çeşmesine, ormanlarındaki esen yeline varıncaya kadar anlatmışlar vuruldukları bu coğrafyayı.
Onlar anlatırken, onlar adım adım dolaşırken, kendileri gibi aşıklar varmış çevrelerinde yörelerinde.
Aşık aşığı gözünden, sözünden, duruşundan, sazın tellerine dokunuşundan bilir derler ya…
Vurmuşlar sazın teline…
Bazen dertli, bazen neşeli…
Öyle bir aşkla dokunmuşlar ki saza.
Saz dile gelmiş, anlatmış memleketin dört bucağında ne gördü neye şahit olduysa.
O görünmeyen gönül köprüleri, o kalbi güzel aşıklara görünür olmuş.
*****

O Aşıklar demişler ki gönül köprüsünde ayrı gayrı olmaz…
Kavga olmaz…
Kalp kırılmaz…
Savaşlar biter, küslükler barışa karşı duramaz…
Kem sözün gönül köprüsünde yeri de işi de olmaz…
Bu köprüde çözülür gider dertlerin en çetrefillisi.
Saz, naz makamında bir divanedir.
Aşık anlar onun dilinden, halinden…
Dile gelir saz, bir başka tellere dokunur mızrap, aşık ne hissetti ne geldi kalbinden diline onu çalar, onu söyler.
Ne bir eksik ne bir fazla…
İçimizi okudu, halimizi görür görmez bildi, çok hikmetli kelamlar eyledi der ya ahali…
*****
Bu coğrafyanın halini anlattı, dilini çözdü, ağlattı, inletti kendine getirdi o içli Neyler…
Yanık sesli Rebaplar içine işledi insanların bam telinden vurdu derler ya, aynen öyle…
Dağlardan, taşlardan, akarsulardan, ormanlardan dem vurdu kaval sesleri…
Toy düğünlerin olmazsa olmazıydı davullar zurnalar.
Neşe katar asırlardır Harmandalılar, Çiftetelliler, Horonlar ve Halaylar…
Her biri kendi lisanıyla Anadolu’yu anlattılar.
Biz duymadık diyenler yok muydu?
Olmaz olur mu hiç…
Her coğrafya da hasetler olur fesatlar olur çekemeyenler olur kıskançlar olur, fitne ateşleri yakanlar olur. Hile olur, entrika olur, ayak oyunu olur, tuzak olur, ayak üstü adam satmak olur, yüzüne gülüp ardından iş çevirmek olur, olurda olur.
Anadolu bizim Anadolu…
“Biz biliriz bizim işlerimizi / İşimiz kimseden sorulmamıştır” dememiş miydi Cahit Külebi?
Bu coğrafya da ne Araplar ne İranlılar ne öteki ne beriki hasılı bizden başka kimse yoktu bu coğrafyanın kapılarını açarken. Kaleleri, şehirleri fethederken. Her yeni alınan yere kendi mührümüzü basarken, kendimizden isimler koyarken.
Bu coğrafya bizim. İsim koyma hakkı da bizim.
Aladağ demişiz, Akhisar demişiz, Karahisar demişiz, İkonyum’u Konya yapmışız, Sangaryos’u Sakarya…Ve daha nicelerini….
*****
23 Temmuz 1919-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan Erzurum Kongresinde aldığımız bir karar var…
Gazi Mustafa Kemal Paşa Başkanlığında 62 inançlı ve imanlı yürek demiş ki…
“Misakı Milli sınırları içerisinde vatan bir bütündür asla parçalanamaz.”
Dünyada nerede Türk var, orası bizim Misakı Millimizdir deme hakkımız son yüz yedi yıldır baki…
Musul, Kerkük, Batum, Batı Trakya, Doğu Türkistan, Halep, Caber Kalesi, Evlād-ı Fātiḥān’ın yattığı Balkanlar, hasılı dünyanın neresinde Türk var Misakı Millinin içinde…
Al bayrak da bizim, Gök bayrakta…
*****
Bu coğrafya da nereye ne isim koymuşsak o ismi andık ve o ismi yaşattık…
Hiç kimse ama hiç kimse, Türk Milletine ait coğrafyada kendi vatanımızda, kendi şehirlerimize, bölgelerimize kendince isimler koymayı düşünmemeli.
Adını koyduğumuz şehir, nehir, dağ, ova, yayla adıyla yaşamalı…
Bu coğrafya Türk coğrafyası, son bin yıldır dostumuz, komşumuz, hasmımız, düşmanımız bildik bileli var, kardeş meselesi az biraz netameli bir mevzu.
Türk’ün Türk’ten başka kardeşi de dostu da yoktur ifadesi bu coğrafyanın dağında taşında hem yazılı hem kazılı.
Vatan toprağının ortağı olmaz. Bizde bu coğrafyaya ortağız diyen varsa, bizim bir ortağımız yok. Hiç olmadı, olmaya kalkan, zorlayan, fırsat bu fırsat diyen kim varsa, döner tarihe bakar.
Bu nasıl bir tarih diyen varsa bir daha bir daha bakar, bakmazsa, tarih bundan sonra yazacaklarım bir tekerrürden ibarettir der, çıkarır kalemini, bir başka tekerrür vakası diye atar başlığını, düşer notunu.
*****
Körkütük âşık olmak diye bir şey var ya hani…
Biz, her ne yaşıyorsak en uçlarda yaşayanlar olarak anılmadık mı?
Şu çılgın Türkler denmesi o sebepten…
Bizi tanıyamayanların tanımak istemeyenlerin, hafife alanların en büyük yanlışı sabrımızı sınamak…
Rahmetli Mehmet Akif, demiş ya, “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım, / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım. / Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım, / Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”
Anadolu coğrafyasının dağları taşları, toprakları, ovaları, geçitleri son bin yılına şahit Türk Milletinin.
Bu coğrafyada Kılıçaslanların ruhu dolaşır, Ertuğrul ve Osman Gazinin dirilişi yankılanır.
Gazi Mustafa Kemal Paşanın, “Ne mutlu Türküm diyene” diye haykıran sesi memleketin dört bucağında eksilmez, her defasında çınlatır ufukları…
Türk Anadolu, Edirne’den Ardahan’a, İzmir’den Van’a, Hakkari’ye kadar bir uçtan bir uca ayağa kalkar, yüreği Türklük ateşiyle çarpar…
*****
Meydanlar coğrafyaların göz aydınlığı. Aynası. Hürriyet kokusunun hissedildiği zaman zaman taştığı, birliğin dirliğin ve beraberliğin yansıtıldığı alanlar.
23 Mayıs1919’da Sultanahmet Meydanından, onun ardından Konya Alaeddin Tepesinden yükselen sesler, bütün Anadolu’yu sarıp sarmalayan o İstiklal rüzgarının çıkış noktası.
“Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpar kalbimiz / Ey vatan gözyaşların dinsin yetiştik çünkü biz” diyenler, dün Sultanahmet Meydanındaydı, bugün meydanların meydanında Anıtkabirdeler.