Özgür Çelik tarafından kaleme alınan bu metin, Foreign Affairs dergisinde yayımlanan bir analizi mercek altına alarak Batı merkezli dış politika dayatmalarını sert bir dille eleştirmektedir. Yazar, Türkiye’nin İran-İsrail gerilimi karşısındaki tarafsız tutumunun bir zayıflık değil, bilinçli bir devlet aklı ve egemenlik tercihi olduğunu savunmaktadır. Kaynakta, Türkiye’nin PKK ile mücadele, savunma sanayisindeki tam bağımsızlık hedefleri ve Filistin davasına olan tarihsel desteği üzerinden köşeye sıkıştırılmaya çalışıldığı vurgulanmaktadır. Metin genel olarak, dış güçlerin Türkiye’ye sunduğu stratejik reçetelerin ülkenin üniter yapısını ve bölgesel çıkarlarını tehdit eden birer müdahale girişimi olduğunu ileri sürmektedir. Sonuç olarak eser, Türkiye’nin kendi kaderini tayin etme gücüne ve stratejik özerkliğine vurgu yaparak dış kaynaklı yönlendirmelere karşı milli bir duruş sergilemektedir.
Foreign Affairs dergisi, 27 Nisan 2026 tarihinde Aslı Aydıntaşbaş imzasıyla “The Iran War’s Threat to Turkey (İran Savaşının Türkiye’ye Tehdidi)” başlıklı bir analiz yayımladı. Yazı, üslup olarak tarafsız bir dış politika değerlendirmesi görünümü taşısa da satır aralarını dikkatli okuyan birisi, Türkiye’nin egemenlik alanına ve stratejik özerkliğine yönelik ciddi bir çerçeveleme operasyonunu hemen fark edecektir.
TARAFSIZLIK MI, YOKSA KÖŞEYE SIKIŞTIRILMA MI?
Aydıntaşbaş’ın yazısı, Türkiye’nin İran savaşındaki tarafsızlık politikasını bir zayıflık olarak sunar. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Türk tarafsızlığını “altın bir diplomatik sayfa” olarak zikredip hemen ardından bugünkü Türkiye’nin bu tarafsızlıkla yetinmemesi gerektiğini öne sürmesi tesadüf değildir. Çerçeve açıktır: Tarafsız Türkiye, Batı’nın işine gelmeyen Türkiye’dir. Türkiye ya ABD-İsrail eksenine yaklaşacak ya da “bedelini ödeyecektir”.
Oysa tarih bize farklı bir ders verir. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsızlığını koruyarak on binlerce genç evladını cepheye göndermekten kurtarmış, devleti ve milleti sağlam bir zemin üzerinde tutmuştur. Bu, zayıflık değil, devlet aklının en olgun meyvesidir. Bugün de Türkiye’nin İran savaşında taraf tutmaması, milletin çıkarının bilinçli bir ifadesidir. Bu tutumu “pasiflik” ya da “stratejik körlük” olarak sunmak, emperyalist bir dayatmanın dilidir.
PKK MESELESİNE ÖRTÜLÜ MÜDAHALE ÇAĞRISI
Yazının en tehlikeli bölümü, PKK meselesini ele alan kısımdır. Aydıntaşbaş, barış sürecini olumlu karşılar gibi görünürken aslında Türkiye’ye koşullu bir reçete sunar: Öcalan’ı “meşru siyasi aktör” olarak tanıyın, yerel yönetimlere yetki devredin, siyasi tutukluları serbest bırakın.
Bu talep listesi, Foreign Affairs’in sayfalarında diplomatik bir dille paketlenmiş olsa da özü itibarıyla Türkiye’nin üniter devlet yapısına ve bölünmez bütünlüğüne yönelik bir baskı programıdır. Kan dökmüş, binlerce şehit vermiş bir örgütün liderini Türk siyasi hayatına sokmayı önermek; on yıllar boyu devlete kurşun sıkmış yapılara “yerel özerklik” tanımayı talep etmek, hangi akademik üslupla yazılırsa yazılsın, Türk milletinin onuruna ve devletinin egemenliğine saldırıdır.
Üstelik yazı, “dış çatışmaların PKK sorununu yeniden açabileceği” uyarısını yaparken aynı zamanda bu riski Türkiye’ye karşı bir baskı aracı olarak kullanmaktadır: “Bize yanaşmazsanız, PKK yeniden alevlenir.” Bu, tehdit dilinin diplomatik kılığa büründürülmüş hâlidir.
Türkiye’nin bu meseledeki tutumu nettir ve net olmaya devam etmelidir: PKK bir terör örgütüdür. Bu örgütle yürütülecek her sürecin çerçevesini çizen, Türk devleti ve Türk milletidir. Dışarıdan dayatılan hiçbir şablon Ankara’ya kabul ettirilemez.

İSRAİL’İN BÖLGESEL YAYILMASI VE TÜRKİYE’NİN ÇEVRELENMESİ
Yazının belki de en dürüst tespiti, İsrail’in bölgesel genişlemesi meselesinde yapılmaktadır. Aydıntaşbaş, “İsrail’in Türkiye’yi çevreleme stratejisi izlediğini” Türk karar alıcıların öngördüğünü kabul eder: Suriye’deki hava üslerine saldırılar, Yunanistan ve Kıbrıs ile derinleştirilen savunma işbirliği, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon rekabeti…
Ancak burada da yazı çarpıcı bir ikilem üretir: Türkiye, İsrail ile “diyalog kurmalı” ve nihayetinde “ilişkileri normalleştirmelidir.” Yani Türkiye, kendisini çevrelemeye çalışan bir devletle masaya oturmalı, Gazze’de katliamını sürdüren bir hükümeti meşrulaştıracak adımlar atmalıdır. Bu, Türkiye’nin Filistin davasına verdiği tarihi ve insani desteği siyasi bir pazarlık kozu olarak feda etmesi çağrısından başka bir şey değildir.
Türkiye, Filistin meselesinde tutumunu bugüne kadar milletin vicdanından aldığı güçle korumuştur. Bu tutum ne bir dizi diplomatik manevranın ürünüdür ne de Erdoğan’ın konjonktürel hesaplarının eseri. Filistin’e sahip çıkmak, Türklüğün tarihsel sorumluluğunun ve İslam medeniyetiyle kurduğu bağın doğal bir yansımasıdır. Bunu “İsrail ile diyalog” bahanesiyle terk etmek hem ahlaki hem de stratejik bir iflastır.
SAVUNMA SANAYİİ VE S-400 MESELESİ: EGEMENLİĞİN BEDELİ
Yazı, Türkiye’nin S-400 alımını ve bunun doğurduğu NATO dışlanmasını bir zafiyet olarak defalarca vurgular. NATO hava savunma sistemlerinin İncirlik’e isabet eden İran füzelerini düşürdüğü hatırlatılarak Türkiye’nin “kendi kendini koruyamadığı” ima edilir.
Bu saptama, güçlü bir teslimiyetçi mesaj taşımaktadır: Batı’nın silah programlarından dışlanmak istemiyorsanız, Rusya’dan bağımsız savunma tercihleri yapamazsınız. Oysa egemenliğin tam da sınavı burasıdır. Türkiye’nin savunma sanayiinde katettiği yol —insansız hava araçlarında dünya liderliğine oturmak, yerli muharip uçak geliştirmek, füze sistemlerinde özgün kapasite inşa etmek— bu kuşatmaya karşı verilmiş en güçlü yanıttır. Aydıntaşbaş’ın “uzun vadede Türkiye’nin savunmada öz yeterliliğe ulaşmaktan başka seçeneği yoktur” dediği nokta doğrudur; ancak bunu bir öneri olarak değil, bir zorunluluk ve onur meselesi olarak kavramak gerekir.
“ERMENİSTAN SINIRINI AÇIN” TAVSİYESİ
Yazının en müdahalecilik kokan öneri bölümünde Türkiye’ye “Ermenistan sınırını açması” tavsiye edilmektedir. Gerekçe olarak “Orta Koridor’u güçlendirmek” ve enerji güvenliğini artırmak gösterilmektedir.
Ermenistan ile ilişkiler meselesi, Türk dış politikasının en hassas gündem maddelerinden biridir. Bu meselenin çözümü; tarihsel gerçeklerin tam olarak kabul edilmesini, Dağlık Karabağ’da yaşananların hesabının sorulmasını ve Azerbaycan ile koordinasyonu zorunlu kılmaktadır. Foreign Affairs’in sayfalarında ticaret güzergâhı hesaplarıyla sunulan bu öneri, söz konusu boyutları silip atmaktadır. Türkiye, Azerbaycan ile “tek millet, iki devlet” bilinciyle hareket etmektedir; bu eksenin görmezden gelindiği her tavsiye, boşa düşmüş bir müdahaledir.
DAYATILAN STRATEJİ DEĞİL, TÜRK’ÜN STRATEJİSİ
Foreign Affairs gibi bir küresel politika yayınının Türkiye’ye sunduğu strateji çerçevesi, özünde şu talebi barındırır: Batı ittifakına tam eklemlenin, İsrail ile normalleşin, PKK meselesinde tavizler verin, bölgesel politikanızı Washington’ın gündemine göre ayarlayın.
Türkiye’nin büyük devlet olma yolculuğu ise tam tersini gerektirmektedir: Savunma sanayiinde tam bağımsızlık, PKK konusunda sıfır taviz, Filistin davasına sahip çıkmak ve bölgede ne Batı’nın ne de İsrail’in değil, Türkiye’nin çıkarlarını esas alan dış politika.
Alparslan Türkeş, dış baskılara karşı şunu söylemiştir: “Türk milleti tarihini kendi eliyle yazmıştır ve yazmaya devam edecektir.” İran savaşının yarattığı bölgesel çalkantıda da Türkiye’nin yazacağı sayfa, başkalarının dikte ettiği bir metin olmayacaktır. Türklük, tarihini hep dik başla yazmıştır; bu çağda da öyle yazacaktır.