Özgür Çelik
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Ejderhalar ve Aynalar

Ejderhalar ve Aynalar

featured
0
Paylaş

Özgür Çelik tarafından kaleme alınan bu metin, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki küresel egemenlik mücadelesini iki liderin zıt stratejileri üzerinden inceliyor. Yazar, Donald Trump’ın kısa vadeli ve dürtüsel pazarlık anlayışını, Şi Cinping’in ise zamana yayılan ve altyapı odaklı derin stratejik yaklaşımını karşılaştırıyor. Latin Amerika’daki veri kabloları ve ticari yaptırımlar üzerinden somutlaşan bu güç savaşı, sadece iki devleti değil, tüm dünya düzenini temelinden sarsıyor. Pekin’in son dönemdeki yumuşak diplomatik üslubunun bir geri adım değil, stratejik bir yöntem değişikliği olduğu vurgulanıyor. Metin, Türk dünyasının bu iki kutuplu gerilimde pasif bir izleyici kalmak yerine kendi stratejik özerkliğini inşa etmesi gerektiği uyarısıyla sona eriyor. Bu analiz, küresel siyaseti bir “ejderhalar ve aynalar” oyunu olarak tanımlayarak Batı’nın uzun vadeli bir plan eksikliği yaşadığına dikkat çekiyor.

 

Dünya Washington ve Pekin’e bakıyor — ve ikisini de anlamıyor.

Tarihte, dünya düzeninin tektonik plakalarının duyulabilir şekilde çatırdamaya başladığı anlar vardır. İşte tam öyle bir zamanda yaşıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ilişki sadece diplomatik bir dipnot, bir ticaret ihtilafı ya da kravatlı iki adamın protokol gereği gerçekleştirdiği sıradan bir zirve değildir. Bu, çağımızın temel sorusudur — ve korkutucu bir hafiflikle ele alınmaktadır.

Bir yanda: Donald Trump. Stratejisi olmayan ama içgüdüleri olan bir adam. Tarihin, yapılan ya da bozulan bir “anlaşma” (deal) olduğuna inanıyor. İran’a karşı savaşını tamamen sezgileriyle yürütüyor — “Bunu kemiklerimde hissediyorum,” diyor — ve bu sırada Hürmüz Boğazı’nın bir pazarlık kozu değil, bir boğazlama noktası olduğunu unutuyor. Gümrük vergilerini bir silah gibi kullanıyor ve buna rağmen dış ticaret açığı yeni rekorlar kırdığında şaşırıyor. Trump bir stratejist değil; o, dünya sahnesini kendi satış mağazasıyla karıştıran bir aktör.

Diğer yanda: Şi Cinping. Başkaları bağırırken susan, başkaları acele ederken bekleyen bir adam. Tayvan’ı tanklarla değil; uçuş yasaklarıyla, çaya davet ettiği muhalefet liderleriyle, satın aldığı deniz altı kablolarıyla ve kapattığı büyükelçiliklerle tehdit eden biri. Şi savaşmıyor; bir savaş çıkacak olsa, o savaşın gerçekleşeceği zemini önceden inşa ediyor. Bu bir tesadüf değil. Bu, Sun Tzu’yu aşmak yerine onu daha da incelten iki bin yıllık bir düşünce geleneğidir.

Bu zıtlığı anlamayanlar, bugünlerde hazırlanan ve bazıları tarafından bir umut ışığı olarak kutlanan zirveyi de anlayamazlar. Bu zirveyi bir umut olarak okumak saflık olur.

 

ILIMLILIK BİR ERDEM DEĞİL, BİR SİLAHTIR

Pekin, dış politikadaki üslubunu değiştirdi. Çinli diplomatların son yıllarda sergilediği o agresif, çoğu zaman ders veren “Kurt Savaşçısı” diplomasisi dönemi şimdilik sona ermiş görünüyor. Bir zamanlar ABD ordusunu Wuhan’daki koronavirüsten sorumlu tutan ve Batılı demokrasileri “ahlaki iflas” içinde olmakla suçlayan Zhao Lijian ve ekibi geri plana itildi. Pekin artık daha alçak sesle konuşuyor.

Ancak bunu bir “hidayete erme” olarak görenler yanılırlar. Çin özünü değil, yöntemini değiştirdi. Çıkarlar aynı kalmaya devam ediyor: Tayvan, Güney Çin Denizi, teknolojik üstünlük, doların küresel rezerv para birimi olmaktan çıkarılması ve Çin’in etki alanının Latin Amerika’dan Afrika’ya genişletilmesi. Pekin bu hedeflerin tek birinden bile vazgeçmedi; sadece onları daha sessizce takip ediyor. Bu bir zayıflık değil, bir hesaplamadır.

Trump’ın Amerikası — anayasaya aykırı ticari olağanüstü hal kararnameleriyle, Kongre onayı olmayan saldırı savaşlarıyla ve bizzat Amerika’nın kurduğu uluslararası kurumlara sistematik olarak zarar vererek — kendi meşruiyetini yok ederken, Pekin kendisini bir istikrar çapası olarak pazarlıyor. Şi’nin reklam yapmasına gerek yok; sadece beklemesi yeterli. Çin’e yaklaşanlar bunu genellikle alternatifleri olmadığı için yapıyor. Gücün en verimli biçimi budur: Zorlamak yerine kendine çeker.

LATİN AMERİKA: SESSİZ SAVAŞ ALANI

Bu güç mücadelesi hiçbir yerde Latin Amerika’daki kadar görünür değil. Güney Amerika’yı doğrudan Asya’ya bağlaması planlanan 500 milyon dolarlık “Chile China Express” deniz altı kablosu projesi, Amerikan baskısıyla durduruldu. Hem de 48 saat içinde. ABD, projeyi yürüten Şilili yetkililere yaptırım uyguladı. Mesaj netti: Çin’in menzili burada biter. Bu, 21. yüzyılın Monroe Doktrini’dir; artık görkemli bir deklarasyon değil, yaptırımlar, telefon görüşmeleri ve finansman kaynaklarının bilinçli olarak kurutulmasıdır.

Trump ve dışişleri bakanı Marco Rubio, Latin Amerika’da demokrat selefleri Obama ve Biden’ın sahip olmadığı bir “yeniden fetih” stratejisi izliyorlar. Her limanı, her veri hattını, her hammadde sözleşmesini didik didik ediyorlar. Kolombiya Çin çeliğine ek vergi koyuyor, Meksika ticaret dengesini gözden geçiriyor, Peru bir Çin askeri gemisinin geçişini reddediyor, Honduras ise Tayvan ile ilişkilerini yeniden canlandırmayı düşünüyor. Bu kulağa bir Amerikan zaferi gibi geliyor. Ancak görünüş aldatıcıdır.

Şili, bu stratejinin ne kadar çelişkili olduğunun en iyi örneğidir. Şili’nin yeni başkanı, muhafazakâr ve Trump’a yakın José Antonio Kast, daha göreve gelmeden Trump’ın Miami’deki zirvesine gitti. Çin kablosunu değil, Google kablosunu önceliklendiriyor. Washington’ın adamı gibi görünüyor. Ama yine de: Çin’in Şili ile ticaret hacmi yılda 65 milyar dolar — yani ABD’nin neredeyse iki katı. Kast, evi yıkmadan ejderhayı salondan dışarı atamaz. Şili münferit bir vaka değil; bu, tüm kıtanın ikilemidir. Amerika güvenlik, Çin ise para sunuyor. Ve bölge ülkeleri, aslında “seçenek” olmayan bir seçim yapmak zorunda kalıyor.

 

RUHSUZ ZİRVELER

Şi ve Trump arasında planlanan zirveler, bazı yorumcular tarafından tarihi bir fırsat olarak görülüyor. Oysa tarih bizi temkinli olmaya çağırıyor. 1972’deki çığır açan Nixon-Mao görüşmesinden bu yana, Amerikan ve Çinli liderler arasında iki düzineden fazla bu tür görüşme yapıldı. Büyük çoğunluğu, güzel fotoğraflar ve içi boş sonuç bildirilerinden başka hiçbir işe yaramadı.

Kissinger ve Zhou Enlai tarih yazabildiler çünkü her ikisi de “büyük strateji” diliyle düşünüyordu. Hem kendi çıkarlarını hem de karşı tarafınkini biliyorlardı. Nelerin pazarlık konusu olamayacağını bildikleri için kompromis yapabiliyorlardı. Bugün ise masada tarihi bir kişisel başarı öyküsü olarak kurgulayan bir adam ile tarihi medeniyetsel bir proje olarak gören bir adam oturuyor.

Trump’ın eve götürüp satabileceği bir başarıya ihtiyacı var. Şi’nin ise hiçbir şeye ihtiyacı yok. Mevkidaşının kendi kendini küçük düşürmesini izlemek ona yetiyor. Aradaki dengesizlik yapısal bir durumdur ve hiçbir zirveyle düzelecek türden değildir. Umut edilebilecek en iyi şey, çatışmaların geçici olarak dondurulmasıdır. Ancak bu bile pamuk ipliğine bağlıdır. Tayvan için hazırlanan 11 milyar dolarlık yeni Amerikan silah paketi her an bir fitil görevi görebilir. Ve Trump kendisine bir jest olarak bir uyuşturucu kaçakçısını teslim etti diye Şi’nin Tayvan’ı unutacağını sananlar, Çin devlet aklının doğasını hiç anlamamış demektir.

 

KİMSENİN SORMADIĞI SORU

Trump hakkında çok konuşuluyor. Kaosu, yalanları, anayasaya aykırı hamleleri… Bunların hepsi haklı eleştiriler. Ancak asıl stratejik soru şu değil: Trump neyi yanlış yapıyor? Asıl soru şudur: Batı, Trump’tan sonra ne yapacak?

Çünkü Trump’ın Amerikası bir bölümdür (episode). Tehlikeli, hasar verici, maliyetli bir bölüm — ama sonuçta bir bölüm. Amerikan parti değişimleri tarihi, MAGA’nın (Trumpçılığın) kalıcı bir çoğunluk koalisyonu olmadığını gösteriyor. İki partili sistemin başlangıcından bu yana yapılan 44 seçimin 19’unda Beyaz Saray el değiştirdi. Bu yine olacak.

Ancak Çin bu değişimi beklemiyor. Çin bu sırada inşa etmeye devam ediyor. Deniz altı kabloları inşa ediyor. Limanlar inşa ediyor. Latin Amerika’da uzay gözlem istasyonları inşa ediyor. Tayvan’ın sadece 12 müttefik devletinin kaldığı —ki bu sayı da azalıyor— Afrika’da diplomatik ağlar örüyor.

Sorunun artık “ABD mi Çin mi?” olmadığı, “Kendi hakimiyetini çoktan doğal bir gerçeklik olarak gören bir sistemle hangi koşullarda bir arada yaşanacağı” olduğu bir dünya kuruyor. Tutarlı bir Batılı Çin stratejisi mevcut değil. Tepkiler var, yaptırımlar var, zirveler var. Ama bir mimari yok. Ortak bir dil yok. Uzun vadeli bir plan yok. Sun Tzu şöyle yazmıştı: “Stratejik faktörlerin lehine olduğu kişi kazanır.” Şi bu cümleyi okudu. Trump okumadı. Avrupa ise bu cümleyi bütçe zirveleri ve göç tartışmaları arasında bir yerlerde kaybetti.

 

RİSK ALTINDA OLAN NE?

Çin-Amerikan çatışmasını, biz Batı Avrupa’daki Türk diasporasını, Anadolu’daki Türkleri ya da Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar uzanan Türk halklarını ilgilendirmeyen, uzak iki süper gücün güç oyunu olarak görmek konforlu bir yaklaşım olurdu. Ama bu bir hata olur. Çünkü bu yeni dünya düzeninde alanlar yeniden ölçülüyor. Bir limanı kontrol eden, ticareti kontrol eder. Bir veri kablosunu kontrol eden, bilgiyi kontrol eder. Uzay altyapısına sahip olan, kriz anında iletişimi ve navigasyonu kontrol eder.

Türk dünyası, bu yeni coğrafyanın tam kesişim noktalarında yer alıyor — coğrafi, tarihi ve stratejik olarak. Ne Amerika’yı körü körüne takip eden ne de Çin’e safça güvenen, aksine kendi stratejik özerkliğini akıl ve kararlılıkla inşa eden bir Türkiye, ulaşılamaz bir ütopya değildir. Bu bir zorunluluktur. Çünkü alternatif, biz izin verdiğimiz sürece başkalarının bizim yerimize ve bizim aleyhimize karar vermeye devam etmesidir. Dünya politikasının ejderhaları ve aynaları bize başkalarının bizden ne beklediğini gösteriyor: Biat, hammadde, pazar ve sessizlik. Bizim onlara göstermemiz gereken ise başka bir şeydir: İrade, haysiyet ve tarihe dair kendimize özgü bir bakış açısı.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!