Bu makale, dinin özünden koparılarak siyasi ve ekonomik güç devşirmek amacıyla bir şirketleşme aracına dönüştürülmesini eleştirel bir perspektifle ele almaktadır. Yazar, İslam’ın kutsal kelamının ve sembollerinin küresel sermayeye eklemlenmiş iktidar yapılarını meşrulaştırmak için bir “yağmalama tekniği” olarak kullanıldığını savunur. Felsefi derinlikten ve akli sorgulamadan yoksun bırakılan bu nakilci din anlayışının, toplumda adaleti sağlamak yerine baskı ve şiddeti kutsayan bir ideolojiye hizmet ettiği vurgulanır. Metinde ayrıca, dini değerlerin siyasi çıkarlar ve yolsuzluklar için bir örtü olarak kullanılması sonucunda, özellikle genç kuşakların dinden uzaklaştığı uyarısı yapılır. Sonuç olarak, ilahi kelamın politik bir retorik malzemesine indirgenmesinin İslam coğrafyasını ve toplumsal ahlakı büyük bir yıkıma sürüklediği ifade edilir.
Dünya ölçeğinde rekabetin içine gömülmüş şirket insan için din manevi olarak arınmanın, sorumluluk bilincinin, merhametin ve affın bir yolu değil arzunun, gücün ve hesabın bir aracıdır. Dini hak ve hukukun teminatı, haksızlığa karşı direnmenin ve hakça paylaşmanın dayanağı olarak gören çevrelerin küresel şirketlere eklemlenerek İslam coğrafyasında akıtılan kanın parçası olmaları anılan dönüşümün bir uzantısıdır. Hem işgalin parçası olacaksın hem de özgürlükten bahsedeceksin. Hem ganimeti / mülk ele geçirmeyi hayatın biricik parçası yapacaksın hem de sosyal adaletten bahsedeceksin. Hem İslâm Birliğinden dem vuracaksın hem de Irak, Libya, Suriye’yi işgalinin parçası olacaksın. Mısır’da darbeci edebiyatı yapacaksın. İslâm coğrafyasında kan akıtacaksın iftar sofralarında Irak’a, Suriye’ye dua edeceksin. Bunun bir ironi, şaka olduğu ortadadır.
Dine geri dönüş, doğal bir gelişme olmaktan öte, adından başka hiçbir şeyi dini olmayan siyasî bir olaydır. Çünkü yönetilen din, paradoksal olarak tarihî yıpranmanın dünyasına girer. Aşkın karakterini yitirir. [1] Din, hayatın her alanında temayüz eden iktidarlarla (siyaset, ekonomi, medya, sendika vb.) bütünleştiği oranda şirketleşir. Dolayısıyla şirketleşen din, iktidarların işlerine gelmeyen değişikliklere karşı koymak ya da aksine işlerine gelen değişikleri hızlandırmak için yararlanan eko-politik araçtır. Yani siyasî dil oyunun emsalsiz bir fonksiyonudur.
Son zamanlarda açık ve üstü örtük olarak İslâm’ın iç ve dış politik tatbikatı meşrulaştırmak ve haklılaştırmak için vaaz ve hutbelerde kaba bir biçimde kullanıldığı gerçektir. Öbür taraftan batılı merkezi güçlerin etnik ve mezhep ayrışması üzerinden İslam coğrafyasını yeniden tanzim etme politikasını meşrulaştırmak için çeşitli toplantılar ve programlarda sürekli olarak siyasî ve dinî değerlere atıf yapılmaktadır. İşgali demokratikleşme adı altında meşrulaştırma çabasına İslâm’ı ekleyerek dindarlık örtüsüne bürünme taktiği şirketleşen İslâm anlayışının sonucudur. Şirketleşmiş dinin, iktidarların meşruiyet krizinin bir ifadesi olarak yaygınlaşması önümüzdeki süreçte baskı ve tehdidin şirketleşmiş din üzerinden yapılıp, “ben yapmadım o yaptı” demek ve topluma yedirmek mümkündür. Çünkü din artık iman edilen, yaşanılan bir şey değil iktidarların ürettiği oyun kurallarına uygun bir şekilde dile getirmedir.
İslâm’ı konjonktüre uydurma çabası, müdahaleci aliman tavrının giriş kapısıdır. Bu anlayış, iktidarın ateşinde delirmenin bir uzantısı olduğu gibi, perspektifçi, faydacı, duruma ve olaya özgü değerlendirme yapmanın ürünü olarak da okunabilir. Postmodern izafiliğin fikrî estetiğini kavramadan yoksun kalan piyasacı cerrarlar post-modern izafiliğin ürettiği “ne söylersen gider” kalıbını İslâm’a taşımışlardır. İslâm adına canavar üretmekten bahsedenler bu damarı sonuna kadar işletmiş ve piyasaya uygun bir İslâm anlayışı üretmişlerdir. Çünkü bir taraftan bir önermenin aklî doğrulamasını şaibeli hele getiren, diğer taraftan bir düşünceyi / inancı anlamayı dil cemaatine katılmak olarak gören post-modern söylemin inşa ettiği değişim; öznel benliği merkeze taşıdığı için[2] “herkesin dini, din sandığı şeydir” anlayışını üretir. Dinin varlığı “dil oyunu faaliyetinin” bir gölgesi olarak kalması yeterlidir. Önemli olan ‘para arzusu, güç arzusu ya da yenilik arzusu’ içerisinde ölçüsüz imkânlara kavuşmaktır. Diğer bir deyişle ganimeti yağmalamaktır.
Şirket ya da rekabetçi insan tipi; muhafazakâr politik gücün yükselişine dayalı olarak dini içerikli faaliyete alan açıp bunu ganimetle buluşturunca özel hayatında dini hassasiyetin hiçbir izi olmayan şirketler dini semboller üzerinden selam verme tekniklerini üretmektedirler. İtikat ve salih amel / iyiye ve güzele götüren anlamlı ve amaçlı eylem üzerine inşa edilmiş olan İslam’ı azami kâr kurallarına tabi işlevsel bir araç haline getirmenin arka planındaki düşünce zaten hiçbir şeyin temeli olmadığını söyleyerek “dinsel laf üretmeyi”, öyküleştirir. Toplumsal ilişkilerin ticarileşmeye başlaması ve sermayenin merkezî bir değer haline gelmesi rekabetçi muhafazakâr insanı dini görüntülü sermayenin kölesi yapmıştır.
İlahî kelam üzerine konuşmak için özel şartlara riayet etmek gerekir. Oysa ilahî kelam üzerinden konuşmak “tarihî tecrübeyi, kültürel aklı ihmal ederek” ganimet elde etmenin bir aracı olarak sunulmaktadır. Tarihî tecrübe içerisinde ilahî kelam üzerine konuşmanın farklı modelleri içerisinde yer alan siyasî okuma hayatın parçası yapılmakta ve toplumun her kesimine bu açıdan bakılmaktadır. İslâm’ın siyasî okunmasına eklenen post-modern dil her türlü tahrifatın yolunu açmayı kolaylaştırmıştır. Siyasî okumanın tarihî tecrübe içerisinde açtığı yara post-modern oynak dile eklemlenen ulemanın fetvaları karşısında çok masumdur.
İslam’ın erken döneminde yaşanan Cemel ve Sıffin vakaları zihinleri kilitleyen ve benliği parçalayan olayları kapsar. İlahî kelamın, ölüm çağrısına dönüştüğü bu tarihi sahnede “Hüküm Allah’a aittir. Biz Allah’ın Kur’ân da hükmettiği ile hükmederiz” diyen Hariciler siyasî olayları itikadî alana taşıyarak kan dökmüşlerdir. Hz. Ali bu sözü işitince şöyle der: “Bu hak bir ifadedir, fakat kendisiyle batıl murat edilmiştir.”[3] Hz. Ali, Kur’ân’ı bu şekilde konuşturmanın şiddete çağrı olduğunu ifade eder: “Kur’ân’ı konuşturan sizsiniz.” Şimdi siyasî mülahazalara bürünerek siyaseten ayrı düştüğü her kesimi tanımlayan, baskı ve şiddetin nesnesi yapan anlayıştan ne farkı var? Hz. Ali, ganimetin peşinde olanlara karşı akideyi savundu. Meseleye Kur’ân’ın ana esasları açısından değil de iktidar ve ganimet açısından bakan bu kitlenin karşısında herkesin gücün divanına durması acaba hangi İslâm’ın emridir?
Anılan tarihî sahnede siyasî cepheleşmeyi birbirini öldürmeye taşıyan mantığın en belirgin kavramı “HKM”dir. “Hüküm Allah’a aittir” ayetini kişilerin hüküm vermesine aykırı gören bu anlayış Hz. Ali şöyle özetlemiştir: “Kendisiyle zulüm kastedilen doğru bir söz.”[4] Çünkü Kur’ân’da farklı anlamlarda kullanılan bu kavram zihin yönlendirme amacına dayalı olarak “Hüküm yalnızca Allah’ındır” kalıbına taşınır ve siyasî slogana dönüştürülür. Siyaseti dini saflığa taşıyan bu dilin Allah’ın hükümranlığı adına iş görmesi kanlı bir çatışmaya yol açmıştır. Şehristânî “Ümmet arasında en büyük ihtilaf imamet hakkında olmuştur. İslâm’ın temel esaslarından hiçbirinde imamet konusunda olduğu kadar taraflar birbirinin kanını akıtmamıştır,” [5] tespitini yapar ve şu tarihî uyarıyı yapar: İmametin nass ve tayin ile gerçekleşeceğini söyleyenler “dinin bir kişiye itaatten ibaret olduğunu benimseyerek İslâm’ın hükümlerini belirli bir şahıs üzerine tevil etmişlerdir.”[6] İslâm’ı kendilerine hasreden ve Kur’ân’ın siyasî model önerdiğini düşünen siyasî İslâmcılar, İslâm’ın hükümlerini belirli bir şahıs üzerinde tevil ederler. Bu benzerlik bir rastlantının değil zihniyetin ürünüdür.
Ne gariptir ki modern zamanlarda İslam’ı şiddete bulaştıran dini-siyasî hareketler aynı kavram üzerinden ve aynı mantıktan hareket etmektedirler. Siyasî İslâmcıların oluşturmak istediği gelenek İslâm’ı ahlaklı bir toplum inşa etmenin değil, tarih içinde sahnelenen kanlı savaşın dilini modern zamanlara taşmak olmuştur. Şiddeti ve baskıyı dinselleştiren bu anlayış, siyaseti imanın parçası yaparak ayrışmanın ve şiddetin her biçimini meşru görmektedir. Hüküm ile hükümranlığı bir tutarak hükümranlığı Allah’a atfetmenin anlamı: Siyasî alanın tamamını tanrısal uzama aktarmaktır. Bu çıkarım yapıldıktan sonra bütün siyasi sistemlere / farklı siyasî görüşlere / muhaliflere savaş ilan etmek kaçınılmaz olur. Bu yorum ilk aşamada Arabistan Vahhabiliği ile birleşerek “Batı sermayesine aracılık eden / örtüşen Suudi Arabistan sermayesi, Mısır’da yarı cahil Ezher uleması ile ittifak kurmuştur. İkinci aşamada Afganistan’da Taliban, Vahhabi Usame b. Ladin, Mısırlı Eymen ez-Zevahiri’n el-Kaide örgütü ile birleşmiştir. Son kertede IŞİD olarak karşımıza çıkmıştır. Gerçekliğin sınırlarını ve İlahî kelamın ruhunu parçalayan bu söylem, en sonunda Batılı egemen güçlerin İslâm coğrafyasını işgal etmesine yol açan ve yine Batı’nın ürettiği siyasî stratejik hamleler adına İslâm coğrafyasını kana bulandıran vahşetin öncü kuvvetleri olmuşlardır. Irak’ta, Mısır’da, Suriye’de İslâm ile hiçbir şekilde bağdaşmayan katliamların anılan örgütler tarafından yapılması yeryüzünü aydınlatmak için gönderilen İslâm’ın “şiddete çağrı” yapan ideolojiye dönüştürüldüğünün somut halidir.

Tanrı’yı insan adına öldüren dünyevileşme arzusunun yerine insanı Tanrı adına öldüren siyasî İslâmcı aktörler İslâm coğrafyasını mezara dönüştürmüşlerdir. Çünkü İslâm’ı yeniden tartışmaya açmaları ve bunun üzerinden politika üretme arzuları, İslâm’ın tarihi tecrübesi içinde aklı askıya alan, milletlerin örfünü hurafe sayan, tarihi tecrübesini reddeden lafızcı anlayışla buluşmuştur. Olgu ve fikir düzeyinde dünyevi siyasî alandan ayrılan bu yaklaşım; her türlü yönlendirmeye açık zihin üretir. Batı dil sistemi, öteki gördüğü bir toplumu kendi vatandaşı yapmadan ona hükmedebilmenin yollarını üretir. “Yabancı bir devleti hem demokratik devletin uzağında tutup hem de demokratik devlete bağımlı kılmanın şartlarını oluşturur. Bir başka deyişle sömürgeleştirilen toplumlar / milletler siyasî olarak dışlanır, hukukî olarak kapsanır.”[7] Zihni iktidarsızlığa uğrayan İslâmî öznenin buluştuğu anlayış, değer üretme ve tarihî tecrübeden sonuç çıkarma yerine şiddete çağrı yapmakla kesişmesi doğaldır.
Aklın değer koyma yeteneğini inkâr ederek dinin lâfzî yorumunu öne çıkaran siyasî İslamcılar felsefî ilgiyi sistematik biçimde reddederler. Onlara göre bilmemiz ve yapmamız gereken ne varsa hepsi dinde vardır. Gerçek bilgi Allah tarafından vahyedilmiş, ulema tarafından gerekli kurallar ve yasalar oluşturulmuştur. Eğer ihtiyaç varsa ulema tarafından yeniden oluşturulur. Dini ifadelerin anlamı aklî sorgulamaya tabi tutulmadığı için siyasî otoritenin insan doğasından türediği şeklindeki klasik anlayışın dışında farklı bir düşünce ortaya konulamamıştır.
Bilgisi edinilmek istenen şeyin nasıl bir şey olduğu (ontoloji) bu gerçekliğin bilgisine hangi tür bilgiyle (epistemoloji) ve nasıl ulaşılabileceği (metodolojiye) bilinemez, mesele lafzi açıklamalarla sınırlı tutulursa Allah’ı kendi adına konuşturma süreci başlar. Bilindiği üzere ilahiyat alanında bilgiye konu olan (onto) dindir. Ancak ontolojik olarak din / İslâm sadece gökten inen, metin olarak okunan, tefsir ve tevil edilen, aktarılan bir gerçeklik değildir. Aynı zamanda sosyal, insanî düzleme taşındığı sürece “din” olan bu alanla ilişkisi ve etkileşimi çerçevesinde yaşanan bir gerçekliktir. Kaldı ki sadece okunan, tefsir ve tevil edilen ve aktarılan bir gerçeklik olarak ele alınsa dahi okuyan-okunan, tefsiri, tevili / yorumu aktarılanı fikrî, tarihî ve içtimaî bağlamdan bağımsız ele almak ne derece mümkündür? Keza dini, kendi gerçekliğine uygun anlamak ne derece mümkündür? Ayrıca felsefeyi ve sosyal bilimleri, aklî sorgulama geleneğini dışlayan bir anlayış dini gereği gibi anlama ve yorumlama yeteneğini nasıl kazanacaktır?
Felsefeden ve sosyal bilimlerden koparılmış bir anlayış, dini korumanın değil, dini kullanıma sunmanın zeminini oluşturur. Gizlenen amaç budur. Daha doğrusu İslâm’ı “Allah’a teslim olmak” olarak değil, iktidar yoluyla İslâm’ı teslim almak şeklinde yorumlamak dini iktidarın yönetimine sunmanın kapısını açar. Peki, din iktidarların yönetimine nasıl sunulur? İnsan aklının değer koyma yeteneğini askıya alan, aklî ilimleri dışlayan ya da daraltan her anlayış dini gücün aracı kılar. Böyle bir İslâm anlayışının iki döneminden ve iki farklı içeriğinden bahsedebiliriz. İslâm’ın erken döneminde Selefiyye olarak adlandırılan bu anlayışı Ebu Hasan el-Eş’arî şu ifadelerle tespit eder: “İnsanlardan bir grup (katı gelenekçiliğin temsilcileri) bilgisizliği kendilerine sermaye yaptılar. Dini konuda araştırmak ve düşünmek kendilerine ağır geldi. Taklide ve basitliğe yöneldiler. Dinin temel ilkelerini araştıranları ayıpladılar. Onları sapıklıkla nitelendirdiler. Sandılar ki hareket, sükûn, cisim, araz, renkler, oluşlar, cüz, tafra ve Sıfat-ı Bari konularında konuşmak bidat ve sapıklıktır.”[8] İslâm’ın erken döneminde iç ve dış dünyadan İslâm’a yönelik eleştirileri göğüslemeyi ve İslâm’ı savunmayı üstlenen kelamcıları, filozofları bidat ve sapıklıkla suçlayan mantıkla “felsefe dersleri öğrencilerin kafasını karıştırıyor” şeklindeki daha inceltilmiş mantık arasında ne fark vardır?
Varlığın bilgisi üzerinde durmanın ve İslâm’ı aklî temellendirmenin bidat ve sapıklık olduğunun gerekçesi nedir? Eş’arî, bu sorunun cevabını söz konusu anlayışın temsilcilerine atıf yaparak şöyle tespit eder: “Belirtilen konularda konuşmakla hidayet ve irşat yapılmış olsaydı Hz. Peygamber, halifeleri ve ilk takipçileri mutlaka konuşurlardı. Zira Allah’ın elçisi dini konularda ihtiyaç duyulan her şeyi rihletinden önce mutlaka konuşmuş, yeterince ve açık şekilde belirtmiştir. O, Müslümanların dini konularda ihtiyaç hissettikleri, kendilerini Allah’a yaklaştıracak ve gazabından uzaklaştıracak hiçbir sözü terk etmemiştir.”[9] Sunulan gerekçe İslâm’ın bütün meseleleri konuşulmuş ve metinlerle tespit edilmiştir. Metinlerin dışında dinden bahsetmek, din üzerine düşünmek sapıklıktır. Eş’arî belirtilen anlayışın geçersiz olduğunu Hz. Peygamber ve halifeleri döneminde konuşulmadığı halde değişen hayatın gereği olarak birçok konunun konuşulduğunu sıralayarak gösterir. Buna ek olarak varlığın bilgisini elde etme emrinin Kur’ân’a dayandığını ve bizzat Kur’ân’ın varlık üzerinde düşünmeye davet ettiğini ayetlere dayanarak söz konusu iddianın temelsiz olduğunu gösterir.
Felsefeden ve aklın değer koyma yeteneğinden kopan her anlayış dünya kurma etkinliğini kaybettiği için başkasına bağımlı kalır. Bahsedilen anlayış tarih boyunca gerek yerel ve bölgesel gerekse küresel düzeyde iktidar ağlarına bağımlı kalmış ve varlığını bu şekilde devam ettirmiştir. Var olmayı sürekli olarak geçmişte aramıştır. Hz. Peygamber’in ardından geliştirilen siyasî modeli idealleştirerek modern zamanlarda o modele dönmeyi var olmanın gerekçesi sayan neo-selefîlik tarih dışı ve lafızcı okumalarla İslâm’ı egemen güçlerin aracı haline getirmiştir. Bunun en katı örneği Suudî Vahhabiliği ve farklı ülkelere yansıyan daha rafine ve yumuşatılmış biçimleridir. [10]
Ülkemizde 1960’tan sonra yer tutan ve siyasileşen lafızcı anlayış, tarihî tecrübeyi; diğer bir deyişle kültürel ve siyasî aklı din üzerinden eleştirmiş ve kendisinin dışında kalan herkesi küfürle ve Batı’nın uşağı olarak suçlamıştır. 1990 sonrası değişen dünya dil sistemi ve dinlerin yükselişi anılan siyasetin ivme kazanmasına yol açmıştır. İktidarı elde eden bu çevre ve ortakları “Brüksel’den şefaat dilenmişler ve İslâm coğrafyasını yeniden tanzim etmek isteyen küresel gücün ortağı olduklarını ilan etmişlerdir.” Birinci dünya savaşında İslâm coğrafyasını işgal eden ve parçalayan güçlerle ittifak ederek Irak, Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’ye demokrasi adına müdahalenin parçası olmuşlardır. Enerji kaynaklarını ve ağlarını kontrol etme amacına dayalı olarak körfez ülkeleri ile İbrahim antlaşmaları yapılmış, bu sürecin dışında kalan İran’a ABD-İsrail ittifakı işgal hareketi başlatmıştır. Türkiye yapılan ortak saldırıyı sadece İsrail üzerinden kınamış, arkaplanda ticari ilişkileri sürdürmüştür. ABD-İsrail ittifakı, okul bombalayarak 168 masum kız çocuğunu öldürmüştür. Böyle bir vahşi saldırı Siyasi İslamcı kesimin bazı müntesipleri, İran’ın Şii olduğunu gerekçe göstererek oluşan tepkiyi kırmak için çaba göstermişlerdir.
Felsefeden ve sosyal bilimlerden nefret eden bu zihniyet, olup-biteni analiz edememiş, Batı’nın uzattığı havuçların tutsağı olmuşlardır. Eğer bu anlayışın derdi otoriter sistemlere karşı mücadele vermek ise başta ABD, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, Rusya, Çin ile ilgili konularda niçin susuyorlar? Kaldı ki otoriterliğin göstergesi böylesi adresler değildir. Otoriter zırhına bürünmüş bir iktidar “tanımlanmış bir duruma” özgüdür. Gerçek anlamda işgaller ve otoriter zihniyetler tanımlanmış bir durumun dışında bazen dine, bazen siyasî değerlere yaslanarak ötekiler üzerinde baskı, kuşatma ve işgal senaryoları uygulayan yapılardır. Belirtilen anlayış dine ve siyasî değerlere yaslanıp, medeniyet dışı güçlerle ittifak yaparak İslam coğrafyasının işgaline zemin hazırlamış ve akıtılan kanının ortağı olmuştur. Böyle bir politikanın sürdürülmesi felsefeden, sosyal bilimlerden, aklı sorgulamadan koparılmış bir din anlayışı ile mümkündür.
Son olarak ironik bir duruma atıf yapmamız gerekmektedir. 1990 sonrası süreçte öteki ilan edilen İslâm coğrafyasını yeniden tanzim etme politikalarına sessiz kılan, Irak’ın işgalini “demokrasi geliyor” diye meşrulaştıran, bütün coğrafyayı etnik ve dini farklılık üzerinden kan gölüne çeviren iç ve dış müttefiklere hiçbir sözü olmayan ulemanın İslâm’ı kural ve ilkeleri hangi kıstaslar etrafında ortaya koyacakları şüphelidir. Bunlar dini iktidarın denetimine sunmanın ötesinde bir duruş sergileyemezler. Siyasî yapının bağımlı kulları ancak Emevî saltanatının Ehl-i Beyte yönelik katliamlarını fitne ve içtihat kalıplarıyla açıklayan fukahanın fetvalarını tekrar ederler. Bu nedenle dini, iktidarın denetimine sunma faaliyeti iki ana çizgi üzerinden sürdürülür. Birincisi; iktidarın her politik tatbikatını din üzerinden meşrulaştırmaktır. İkincisi; politik uygulamaları meşru gören dini zihniyet üretmektir.
İslâm coğrafyasını yeniden tanzim etme sürecinde üretilen dini zihniyet neo-selefiliktir. Bir başka deyişle Vahhabi-Evanjelist püritenliktir. Suudi-ABD ortaklığı ve sermayesi etrafında teşekkül eden bu anlayışın içinde yer alan aktörlerin tepkileri “biyolojik arzuların” sınırlarını aşamaz. Gerçekte ne oluyor, sorusu aklî sorgulamaya muhtaçtır. Felsefe, sosyal bilimler, kelam aklî sorgulamayı esas aldığı için müntesip şuurunu yıkar. Müntesip şuurunu güçlendirmek ve insanları din adına iktidarların esiri haline getirmek felsefesiz, sosyal bilimlerden kopuk, aklî sorgulamadan uzak nakilcilikle mümkündür. İslâm dünyasında itibarı yükselen nakilcilik ulemanın toplumsal otoritesini yükselterek siyaseti belirleyen duruma taşındı. Toplumsal düzeni biçimlendirme faaliyetinin ulemanın klasik sistemden devşirdikleri fetvalara göre şekillenmesi bağımlılığın hangi ölçüde seyrettiğini göstermektedir.
Bu tablo kaçınılmaz olarak iletişim ağları yoluyla farklı bilgi ağlarına ulaşan genç zihinlerde dine karşı mesafeli duruş almaya yol açmaktadır. Nitekim Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Kur’ân-ı Kerim ve Siyer derslerinin tercih oranının %30’lar seviyesindeyken son dönemde %4’e kadar gerilediğini ifade etmiş. Bu veriye dayalı olarak bu düşüşün nedenini sorgulayan Eski AKP Milletvekili Şamil Tayyar şu açıklamayı yapmıştır: “Hz. Ömer’in adaletinden söz edip Turist Ömer gibi, Hz. Ali’nin ilmine atıf yapıp Cin Ali gibi yaşamak öğrencilerin tercihini etkilemiş olabilir mi?” Bu soru gramer olarak “evet” cevabına bağlı bir sorudur. Dolayısıyla bu tespite katılıyorum. Çünkü bu süreçte din adı altında sahte din anlayışı üretilmiş, İslam siyasi retoriğin parçası yapılmıştır. İslam; özel dile, siyasi çıkara, bürokratik oyuna, ihale dansına, bakara-makara ve fukara edebiyatına lojistik malzeme sunan bir alan olarak görülmüştür. Bakara, makara ve fukara kalıbı adı altında Kur’ân ile dalga geçen adam büyük elçi yapılarak ödüllendirilmiştir. Bu çarpık tutumun verilerini sıralamak istesek bu yazının sınırlarını aşar.
Yolsuzluk adı altında sürekli olarak başkalarını suçlayan ve mahkûm eden iktidar, Sayıştay’ın çeşitli üniversitelerde yapmış olduğu denetim sonucunda raporlar düzenlemiştir. Bu raporlarda zarara uğratılmış üniversitelerden bahsediyor. Herkes bu raporlara ulaşabilir. Öyleyse soralım bu zararlar nelerdir, kurum niçin zarara uğratılmıştır? Bunu sorgulayalım, bakalım ne çıkacak? Masumiyet esas, fakat düzenlenen raporda kurumun zarara uğratıldığı ifade ediliyor. Bunu hukukun konusu yapmak gerekmez mi? Bilelim ve kabul edelim ki dünya çok değişti, zeminde değişiyor. Gençler iletişim ağları yoluyla birçok bilgiye ulaşıyor. Sürekli olarak dine yapılan atıfların “söz düzeneği” olduğunu görüyor.
Eşkiyen ve çürüyen her şey kötüdür, insana dokunur. Yüce bir din olan İslam’ı eşkiten ve çürüten siyasi dil zehir üretir ve siyasi-iktisadi-sosyal yapıtı felç eder…
[1] Georges Corm, 21. Yüzyılda Din Sorunu, (Çev: Şule Sönmez) İstanbul: 2008, İletişim yayınları, 42.
[2] Perry Anderson, The Origins of Postmodernity, New York: 2002, Verso, 51.
[3] Şehristânî, el-Milel ve’n Nihâl, Beyrut: 1975, Daru’l Maarif, 1/116.
[4] Şehristânî, el-Milel ve’n Nihâl I /117.
[5]Şehristânî, el-Milel ve’n Nihâl, 1/24.
[6] Şehristânî, el-Milel ve’n Nihâl, 1/28.
[7] Abdelvahab Meddeb, İslâm’ın Hastalığı, (Çev: Haldun Bayrı), İstanbul: Metis Yayınları, 33.
[8] Eş’ârî, Risaletün fi İstihsani’l Havd fi İlmi Kelâm: Kelam İlmine Yönelmenin Güzelliği, (Çev: Nadim Macit) Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 1, 1994, 1/ 111.
[9] Eş’ârî, Risaletün fi İstihsani’l Havd fi İlmi Kelâm, 111
[10] Bkz: Nadim Macit, Küresel Güç Politikaları Türkiye ve İslâm, Ankara: 2010, Sarkaç Yayınları