Prof. Dr. Nadim Macit’in bu makalesi, Fener-Rum Patrikhanesi’nin tarihsel süreçte dini bir kurumdan ziyade siyasi bir aktör olarak nasıl konumlandığını ve Lozan Antlaşması ile belirlenen sınırlarının dışına çıkma çabalarını ele almaktadır. Yazar, kurumun ekümeniklik iddialarını ve Vatikan benzeri bir devlet yapısına bürünme hedefini, Türkiye’nin egemenliğine yönelik bir tehdit ve ABD güdümlü bir stratejinin parçası olarak nitelendirmektedir. Patrikhane’nin Milli Mücadele dönemindeki tutumu ile günümüzdeki faaliyetleri arasında bağ kurularak, Heybeliada Ruhban Okulu ve dini diplomasi gibi konuların milli güvenlik çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır. Kaynaklar, bu süreci dini özgürlükler meselesinden ziyade, dış güçlerin Türkiye üzerindeki jeopolitik ve dini-politik operasyonları olarak tanımlamaktadır. Sonuç olarak metin, Patrikhanenin küresel ittifaklar aracılığıyla devlet içinde devlet olma yolunda ilerlediği iddiası üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Bağımsızlık esasını devletin ve siyasetin temeline yerleştiren Cumhuriyetin kurucu aklı, ihanet ve ifsat nitelemelerini hak eden bütün dış müdahalelere kapısını kapattı. Uzun bir mücadeleden sonra antlaşma masasına oturan Türkiye, bu amacını hukuki alana taşıdı. Lozan’da “egemen devletlerin dil, din ve ırk üzerinden geliştirdikleri ve dayattıkları” azınlık tanımını ve şartını kabul etmedi. Türk delegesi şu tezi ileri sürdü: Müslüman olmayanların dışında azınlık yoktur. Ülkemizde Müslümanların çeşitli unsurları arasında ne teorik ne de pratikte herhangi bir ayrım söz konusu değildir.
(Seha L. Meray, Lozan Barış Konferansı: Tutanaklar Belgeler, 1/154, 175, İst. 1970) Türkiye bu bakış açısıyla, sahte kimlik inşa etme peşinde olan misyonların uluslararası hukuka taşıdıkları “bütün azınlıklar” deyimi üzerinden giydirmek istedikleri parçalayıcı stratejinin işletilmesini önledi. Bütün azınlıklar deyimi üzerinden yapılmak istenen antlaşmaya sonuna kadar direndi ve kendi tezini kabul ettirdi. Egemen devletlerin ileriye dönük hedefinin Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayrışması üzerinden Türkiye’yi parçalamak olduğu ve uzun süreden beri kiliselerin ve misyonların bu amacı gerçekleştirmek için zemin oluşturdukları reddi mümkün olmayan bir gerçektir.
Osmanlı Devleti’nin çöküşünde ve Millî Mücadele hareketinde dış güçlerle iş birliği yapan ve çeşitli örgütlerle bizzat devlet aleyhine çalışan Fener-Rum Patrikhanesi’nin yurt dışına çıkarılmak istendiği bilinmektedir. Lozan Konferansı’nın ilk dönem görüşmelerinin yapıldığı sırada 25 Aralık 1922’de Atatürk, Le Journal Gazetesi Muhabiri Paul Herriot’ya Çankaya’da verdiği demeçte Patrikhane ile ilgili olarak şöyle der: “Azınlıklara gelince bu konuda mübadele görüşünü ileri sürmüştük. Diğer devletlerin temsilcileri de bu konuda bizim fikrimizi izlemişler ve onaylamışlardı. Ama bir fesat ve hıyanet ocağı olan ve memleketimizde nifak tohumları eken, uyuşmazlıklar yaratan, Hıristiyan hemşerilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluğa ve felakete sebep olan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımızda bırakamayız. Bu tehlikeli teşkilatı memleketimizde muhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebepler gösterilebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için arazi üzerinde bir sığınılacak yer göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesat ocağının hakiki yeri Yunanistan değil midir? Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilmekte olan yeni Türkiye, Bâbıâli’nin idaresi altındaki eski Osmanlı İmparatorluğu değildir. Yeni Türkiye şeref, haysiyet, kudret ve kuvvetini müdrik ve hukukunu muhafaza için mevcudiyetini tehlikeye atmaya hazır ve amadedir”. (Hâkimiyet-i Milliye, 20 Ocak 1923).
Görüldüğü üzere Fener-Rum Patrikhanesi “fesat ve hıyanet ocağı”, “tehlikeli örgüt” gibi vasıflarla tanımlanmıştır. 1453’ten bu yana özel bir strateji izleyen ve şartlar müsait olduğunda her türlü faaliyetin içine giren bu kurumun tarihi ve dini-siyasi misyonundan vazgeçtiğini gösteren hiçbir işaret yoktur. Kaldı ki fesat ve hain nitelemeleri, bu topraklar istilaya uğradığı esnada egemen güçlerle iş birliği yapan bir kurum için kullanılmıştır. Açıktır ki bu kararlı tutum “din yoluyla siyasi hedefleri gerçekleştirme stratejisini” akamete uğratmıştır. Daha sonra yeniden aynı ifsat ve ihaneti yaşamamak için Fener-Rum Patrikhanesi’nin faaliyetleri dini konularla sınırlı tutulmuş ve bir müftülük gibi İlçe Kaymakamlığına bağlanmıştır.
Fener-Rum Patrikhanesi eksenli misyon hareketi Cumhuriyetin tavrı karşısında geri çekildi. Fakat arka planda yer alan güçler yeni bir ortam oluşturmak için faaliyetlerine devam ettiler. Nitekim 5 Mart 1925 tarihinde Cumhurbaşkanlığına gönderilen “gayet mahrem” damgalı bir yazıda “Patriklik meselesinin çözümünün bir zaman meselesi olduğu ve İngiltere hükümetinin doğu vilayetlerinde isyanın yayılmasına çalıştığı” (Dahiliye Vekâleti Em. Umumiye Md. I. Şube Belge No: 1196-2745) belirtilmektedir. Bu belge dini-etnik politik stratejinin eş zamanlı işleyişini açıkça ortaya koyar. Doğu vilayetlerinde etnik isyanın genişlemesini sağlamaya çalışan, aynı zamanda Patrikhane meselesini kullanan İngiltere’nin asıl amacı: Musul’dur. Yani petrol kaynaklarıdır. Nitekim uzun süredir misyon örgütlerinin inşa ettiği etnik ayrımcı hareket devreye sokulmuş, Musul’da Türk hâkimiyeti son bulmuştur.
Mübadele meselesinde yine Patrikhane meselesi kullanılmıştır. (Cumhurbaşkanlığı Arşivi ADF IV-6, 54, 30-33). Berlin elçiliğinden 10 Şubat 1925’te gönderilen telgrafnamede mübadele meselesinde yaşanan gerilimin nedeni ortaya konmaktadır: 5 Şubat’ta Alman Reisi Cumhur’un resmi akşam yemeğinde başpapazın ülkemizden çıkarılması meselesini Yunan sefiri gündeme getirdi. Yunan sefiri Patrikliğin İstanbul’dan çıkarıldığını ileri sürdü. Cevabımız şu oldu: “Türkiye hükümeti patriklik makamının İstanbul’da kalması aleyhinde bugüne kadar hiçbir girişimde bulunmamıştır. Türkiye mübadele komisyonunun kararı ile Patrik IV. Konstantinos’un İstanbul’dan çıkarılmasını mesele etmiştir. Bu husus, Yunanistan tarafından patrikliğin makamına ve Hıristiyanlığa bir saldırı mahiyetinde algılanmış ve amaçlı olarak çarpıtılmıştır. Avrupa’nın dini hislerini kendi özel amaçları ve Türkiye aleyhindeki siyaseti için kullanmıştır. Türkiye ne dini siyaset takip eder ne de memleketinde dini siyaset takip ettirir… Bütün mesele Patrik Konstantinos’un şahsı ile ilgilidir…” Yunan elçisi, bu durumda patrik seçilecek üç metropolit kalıyor, deyince; Türkiye hükümeti patrik seçilecek metropolitlerin sayısı ile meşgul değildir. Bu tartışma ortamında bulunan diğer ülke sefirlerinin durumuna bakılırsa siyasi zeminlerde Yunan tezinin zayıf görüldüğü anlaşılmaktadır. (CA., ADF: IV-6, 54, 30-22).
Diğer bir belgede ise “Türkiye’nin tavrının Lozan Antlaşması’nda karara bağlanan mübadele esaslarına uygun olduğu ve anılan meseleyle ilgilenilmediği” (CA, ADF: IV-6, 54, 30-26.) bilgisi verilmektedir. Bunun ardından Londra elçiliğimiz 17 Şubat 1925, 55/29242 sayılı belgede İngiltere’nin, farklı bir politika izleme adına Yunanistan’ı tehdit ettiğini, kriz ortamının dağıldığını ve mübadeleye tabi olmayan metropolitlerden birinin patrik olarak seçilmesine sıcak bakıldığını bildirmektedir. (CA. ADF: IV-6, 54, 30-30). Gümülcine’den 10 Şubat 1925 ve 30 nolu telgrafnamede şu bilgi verilmektedir: “Ahali Patrik meselesini unutmuş, her tarafta sükûnet hakimdir”. (CA. ADF: IV-6, 54, 30-22). Bükreş’ten gelen bilgi de aynı kanaati doğrulamaktadır. (DF: IV-6, 54, 30-20). Anılan üç belgeden Yunanistan’ın uluslararası alanda sürdürdüğü diplomatik girişimin sonuç vermediğini ve Türkiye aleyhine “misyon” üzerinden sürdürülen siyasetin akamete uğradığı anlaşılmaktadır.
Ne var ki dini hizmet vermekle yükümlü olan Patrikhane dilini ve yöntemini değiştirerek misyonuna devam ediyor. Nitekim 04.11.1935 tarihli ve 11712 sayılı Dâhiliye Vekâleti’nden gönderilen kişiye özel bir yazıda belirtildiğine göre 02.10.1935’te yedi metropolitin katılımıyla Fener kutsal meclisi başpapazın başkanlığında toplanıyor. (CA, ADF: IV-16-A, 64, 29-3). Belgede belirtilen toplantıda ilk önce Yunanistan’dan gelen bir yazı okunuyor. Bu yazıya göre Yunanistan, İstanbul’daki bütün Fenerli papazlara kiliselerden aldıkları maaştan ayrı olarak bir gelir temin edecektir. Yüzyıllardır Türk hâkimiyeti altında yaşayan ve dini faaliyetlerini sürdüren Patrikhaneye mensup papazların Yunanistan’dan maaş almalarının ne anlama geldiğini herhalde açıklamaya gerek yoktur.
Ayrıca 02.10.1935’te yapılan toplantıda şu kararlar alınıyor:
- a) Bundan sonra İstanbul’daki bütün papazlarla Fener daha sıkı temas kuracak ve özel görevle çalışan gruba bilgi aktarımında bulunacaktır;
- b) Fener, bütün kiliseleri sıra ile dolaşarak dört kişiden oluşan bir heyet oluşturacaktır. Bunlar dini vaazlarla Yunan mefkûresini kökleştirmek amacıyla çalışacaklardır;
- c) İstanbul’daki bütün Hıristiyan kardeşlerimiz, ölünceye kadar bize sadık kalacaklardır. Muhaliflerimize sığınanları avucumuzun içine almalıyız. Umarız ki bunlar fakirlik ve sefalet yüzünden muhaliflerimize sığınıyorlar. Yardımımız onlara da yetişecektir. Önemli olan ana kilisemize sadık kalmalarıdır;
- d) Ermeni Patrikhanesi ile daha sıkı irtibat kurulacaktır;
- e) Fener’in gizli ve yüksek hizmetleri için Avrilyos Spataris, Yanko Malinopulus, Yorgi Meymaridis ve Galata mütevellisi Papanikitas’ın casuslukları gizli tutulacaktır.
18 Ocak 1936’da Patrik II. Fotios’un yerine seçilen Veniamin (Benjamin) hakkında 29 Ocak 1936 tarihli ABD sefirliğinden ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen 8/9 nolu bir belgede şöyle denilmektedir: “Savaşın sonundan 1926 yılına kadar geçen zamandaki karışık durumlar ile karşılaştırılınca, Fener kilisesinin eskisine göre daha sakin ve zevkli bir on yıllık zaman geçirdiği ortaya çıkmaktadır. II. Fotios’un 1929 yılındaki seçimi sessiz geçti. Patrik, gücünü genişletemedi, fakat görev süresince daha sağlam ve ağırbaşlı olduğu gözlemlendi. Fakat bu seçimde yaşanan karışıklık eski durumları hatırlatıyor gibi” (Embassy Of The United States Of America, Death of The Oecumenical Patriarch of Constantinople, January 3, 1936: 1).
Yunanistan’ın bu seçime müdahale etmesi, Türkiye’nin ise bu girişime karşı çıkması bu karışıklığın nedeni olarak gösterilmekte, ancak seçim sürecinde birçok olay ayrıntılı olarak anlatılmakta ve sonuçta Yunanistan’ın kontrolü altında olan piskoposların Veniamin’i desteklediği ve bu zatın seçildiği belirtilmektedir. Bu bilgiye ek olarak şu not düşülüyor: “Patrik olarak seçilen kişinin yaşlı, felçli olması nedeniyle yeni bir seçime fırsat doğabilir. Son Patrik II. Fotios’un vakur davranış ve tavırlarının Patrikhaneye bölgesel itibar kazandırdığına inanılıyor. Eğer Fener, Türk hükümetiyle iş birliği içinde bir siyaset izlerse, kilisenin şu andaki durumu belirsizlik içinde devam edebilir. Türk hükümeti, Yunanistan’da Patrikhane’ye karşı ırkçı hareketlerin neden olacağı kötü hislerin uyanması riskine girmek istemiyor. Fakat Türk yetkililerinin hoşnut olmadıklarını gösteren birçok neden var”. (Embassy Of The United States Of America, Death of The Oecumenical Patriarch of Constantinople, January 3, 1936: 2-7).
Önemli bir resmî belgeden sunduğumuz üç husus, Patrikhane’nin hangi güçler tarafından yönlendirildiğini ve gerçek amacının ne olduğunu göstermektedir. Birinci amaç; Patriğin etkinlik alanını genişletmesidir. Ancak uygun bir ortam olmadığı için meseleyi zamana bırakmak gerektiği telkin edilmektedir. İkinci amaç, siyasi iktidarı ayartmaktır. Üçüncüsü ise duvarların arkasına çekildiği izlenimi veren Patrikhanenin sabırla ve iyi ilişkiler kurarak kendi misyonunu yeniden inşa etmenin temellerini oluşturmasıdır. Soğuk Savaş dönemine kadar üstü örtük biçimde etki alanını genişletmeye çalışan, daha sonra uluslararası her mahfilde Türkiye aleyhine demeçler veren Patrikhane, Patrik Athenagoras’la birlikte ABD’nin ve Vatikan’ın güdümüne girmiştir.
Öyle anlaşılıyor ki Fener-Rum Patrikhanesi dini-politik stratejisinde hiçbir değişiklik yapmamıştır. Sunduğumuz belgeler, bize şu gerçeği öğretmektedir: Fener-Rum Patrikhanesi ABD’nin kontrolü altındadır. Buradan yükselen ses ABD’nin sesidir. Her ne zaman ki Türkiye iki kutuplu dünya sisteminin dengeleme-cepheleşme mantığı içerisinde ABD’nin himayesine girdi, ABD; Patrik seçiminden tutun ekümeniklik gibi iddialarına kadar bütün faaliyetlerin arkasında oldu. Bugün ülkemizde Vatikan, ılımlı İslam ve iktidar ittifakının arkasında ABD vardır. Fakat buradan çıkarılması gereken sonuç şudur: Mesele, dini özgürlükler meselesi değil, egemen gücün ülkemize yönelik inşa ettiği dini-politik stratejidir.
Fener Patrikhanesi, ekümeniklik iddiasını gerçekleştirme ve önündeki engelleri aşma konusunda önemli bir mesafe almıştır. ‘Ekümenik patrik’ iddiasıyla bağlantılı olan dini ve tarihi sebepler, Vatikan’ın geliştirdiği “ekümenizmden diyaloga” modeli ile askıya alınmıştır. Fener, kendisini İsa Mesih’in Havarilerinden Aziz Andreas tarafından kurulan apostolik kilise kabul etmektedir. Bu iddia geçersizdir. Roma tarihçisi E. Gibbon bu konuda şöyle der: “Aziz Peter ve Aziz Paul’un şanlı ölümlerinden yüzelli yıl sonra, bu manevi kahramanların kabirleri Vatikan’ı ve Ostiya yolunu süsledi. Konstantin’in Hıristiyan oluşunu izleyen yüzyılda herkes bir çadırcının ve balıkçının mezarını ziyarete geliyorlardı… Bu şanlı aziz kalıntılarına sahip olmayan yeni Doğu başkenti Konstantinopolis bunları bulundukları eyaletlerden getirip kendisi de edindi. Aziz Andreas’ın, Aziz Paul’un ve Aziz Timoteus’un naaşları, adı sanı geçmeyen mezarlarda üç yüz yıl kaldıktan sonra Konstantin tarafından Trakya Bosforu kıyısında kurulmuş Aziz Havariler Kilisesine törenle getirildiler”. Bu tarihi veri Aziz Andreas’ın İstanbul’a hiç gelmediğini ve Konstantin tarafından naaşının getirildiğini ortaya koymaktadır.
“Başından beri beş kilise; Roma, İskenderiye, Antakya, İstanbul ve Kudüs ekümenik idi”. Bu iddia İznik Konsili’nin (325) kararlarına aykırıdır. Ereğli (Heraclea) Metropolitliği’ne bağlı olan İstanbul Piskoposluğu yerel ve siyasi etkinin hâkim olduğu İstanbul Konsili’nin (381) üçüncü, Kadıköy Konsili’nin (451) yirmi sekizinci maddeleriyle patrikliğe ve Roma’dan sonra ikinci konuma yerleştirildi. Bu kabil bir imtiyazı Roma reddetti. Antakya ve İskenderiye ise sessiz kaldı. Fakat muhalefetini farklı biçimde sürdürdü. Nitekim Efes konsillerinde bu siyasi karar yeniden dini kararlara uygun hale getirildi. Kadıköy Konsili’nde yer alan yirmi sekizinci madde şöyledir: “Yeni Roma’nın çok mukaddes tahtına, imparatorluk hükümetinin ve senatonun huzuru ile şerefyap olan ve eski Roma’nın haiz olduğu aynı imtiyazlardan yararlanan bir şehrin kilise hususlarında dahi yükseltilmesi ve hemen Roma’dan sonra gelen bir mevki işgal etmesi lazım geldiği mülahazası ile eşit hukuk bahşedildi”. İşte evrensel bir mahiyet arz eden 28. maddenin tarihi kıymeti birkaç kelime ile bundan ibarettir.
Ayrıca A. Vasilev şu notu düşer: “Kadıköy Konsili kararlarıyla ekümenik mahiyet arz eden bu karar Papa tarafından kabul edilmedi. Konsil kararlarının cebri surette tatbiki yüzünden Kudüs, İskenderiye ve Antakya’da bazı karışıklıklar çıktı ve bunlar kanlı bir şekilde bastırıldı”. Tarihçi Davies ise şöyle der: “Aziz Petrus’un tahtına oturan ilk keşiş I. Gregorius (MS. 504-604) Konstantinopolis’teki biraderinin Ekümenik Patrik unvanını kullanmasından ötürü sık sık protesto etmiştir”.
Ekümenik Patrik meselesi şöyle bir iddia ile savunulur: “Ekümenlik meselesi dini bir konudur. Hıristiyan geleneğin bir parçasıdır. Buna karşı çıkmak inanç özgürlüğüne aykırıdır. Eğer dinen bu haksa, Fener’in bu talebine sıcak bakılmalıdır”. Bu iddia da geçersizdir. Çünkü Fener’in ekümeniklik iddiası dini değil, siyasi sebeplere dayanır. Bizans Devleti’nin kuruluşuna dini / siyasi destek sunmak için üretilmiştir. Kaldı ki Ekümenik Patrik meselesini ilk kullanan Patrik Johan’dır. İstanbul Patriği kendi topladığı bir dini mecliste (synod) kendisine “ekümenik patrik” denilmesini karara bağlamıştır. İstanbul’da toplanan dini konsilde bu kararı alırken, o sırada Papa II. Pelagius idi. Papa, kendisine bu sıfatı yakıştıran Patriği güç yarışına girmekle suçlamış, dini kurallara aykırı olduğunu belirtmiştir. Ekümenlik meselesi, siyasi sebeplere, siyasi gücün yönlendirdiği konsil kararlarına dayalı olarak üretilmiştir. Devlet olma ve devlet içinde devlet olma, diğer bir deyişle İstanbul’un ortasında “Bizans” merkezi inşa etmek misyonunu gerçekleştirmek amacı taşımaktadır.

Dini ve tarihi açıdan geçerliliği olmayan ekümeniklik iddiası ‘ekümenik’ kavramına yüklenen yeni anlam, yani ekümenizmden diyaloga geçişte farklı bir boyut kazanmıştır. Kiliselerin birliğini ve diyalogu esas alan yeni süreçte ortak misyonu gerçekleştirme adına, tarihi ve siyasi durum, siyasetin gereği olarak askıya alınmıştır. Papa XVI. Benedict’in 28-30 Kasım 2006’da Aziz Andreas’ın yortusu ve ayinine katılması Fener’in iddiasını paylaşmak anlamına gelir. Dinlerarası diyalog meselesi, Ilımlı İslam Türkiye temsilcisinin darbeye kalkışmasıyla birlikte kırılmaya uğramış, belli bir süre mesele askıya alınmıştır.
Trump’ın yeniden başkan olarak seçilmesi ve Bartholomeos’un ABD ziyareti, bu görüşmenin ardından Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Trump’ı ziyaretiyle konu yeniden gündeme alınmıştır. Bu meselenin uluslararası zeminde gündeme taşınması Bartholomeos’un “ekümenik nitelik” kazandığını dolaylı olarak teyit etmek anlamını taşımaktadır. Çünkü bir papazın uluslararası alanda devlet başkanı konumuna uygun olarak görüşmeler yapması ve karşılanması bunun göstergesidir. Bu tablo, devlet içinde devletin bizzat ABD ve İslamcı / Muhafazakâr iktidar tarafından üretildiği ve uluslararası mahfillerde meşrulaştırıldığının göstergesidir.
Nitekim Bartholomeos’un Trump ile görüşmesinde başkan yardımcısı J. David Vance, Patriğin, Papa’nın Katolik kilisesindeki konumuna denk olduğunu ifade ediyor. Hem Papa Franciscus hem de yeni Papa Leo ile diyalog kuran Katolik politikacı Vance, Papa ve Patriğin denkliğine atıf yaparak bütünleşme misyonuna destek sunmaktadır. Bu görüşmenin ardından Bartholomeos’un yapmış olduğu açıklama çok çarpıcı ve üzerinde durulması gereken bir konudur:
“Bizi ilgilendiren konuları, Ekümenik Patrikhane’yi, Türkiye’de kalan az sayıdaki Hıristiyan’ı, onların yaşadığı zorlukları, sıkıntıları, zulümleri ama aynı zamanda tüm bunlara rağmen hayatta kalmayı ve misyonumuzu yerine getirmeye devam etmeyi ilgilendiren konuları görüştük. Ayrıca Heybeliada Ruhban Okulu, Türkiye ve Orta Doğu’daki Hıristiyanların durumu, süregelen dinler arası diyaloğun yanı sıra, bu yıl İznik’te birinci konsilin 1700. yıl dönümünü kutlamak üzere Papa IV. Leo’nun Türkiye’ye davet edildiğini görüştük”.
ABD başkanı ile görüşmede dile getirilen hususlar 1990 sonrası süreçte sıkça dile getirilen konulardır. Anlatı ve yöntemde farklılık olsa da temel misyon, Vatikan-FRP üzerinden Hıristiyan dünyayı birleştirmektir. Öyle ki Papa Franciscus sevgi dili üzerinden ateistlere kapı açarak onların da insanlığın kurtuluşuna katkı sağladıklarını dile getirdi. Papa Franciscus ilginç görüşlere sahipti. Cehennemin yalnızlaşmış ruh için bir istiare, Âdem ve Havva kıssasının bir anlatı, Tanrı’nın da insanlar gibi evrilip değiştiği gibi görüşleri vardı. Esasen Papa Franciscus, Hıristiyan birliğini sağlama adına Yeni Ahit’te sık görülen sevgi diline atıf yaparak ortak bir zemin oluşturmak istiyordu.
Bartholomeos ilk ekümenik konsilin 1700’üncü yılını anmak için Papa Franciscus’u İznik’e davet etmişti. Fakat ömrü vefa etmedi. Onun yerine Robert Francis Prevost Papa olarak seçilmiş, Leo unvanını alarak görevine başlamıştır. Yeni Papa’nın Leo unvanını tercih etmesi dikkat çekicidir; çünkü ABD doğumlu ilk papadır. Leo ismini tercih etmesi ise mesaj yüklüdür. Leo ismini alarak Papalık görevini sürdüren şahsiyetlerin ortak özelliği birliği korumak ve bütünleşmeyi sağlamaktır. Öyle görünüyor ki Papa 14. Leo, Katolik ve Ortodoks kilisesinin Batı ekseni FRP ile ittifak sağlayıp, Hıristiyan ittifakı genişletmeyi amaçlamaktadır.
Nitekim 18 Mayıs’ta Papa Leo’nun göreve başlama törenine katılan, ardından 30 Mayıs’ta ziyaret eden Bartholomeos, Konstantinopol Ekümenik Patrik unvanıyla ağırlanmıştır. Bartholomeos ise Papa 14. Leo’yu Türkiye’ye davet etmiş ve ziyaretin detaylarını paylaşmıştır. Bu ziyaretin programında İznik toplantısı ve Ekümenik Patrikhane’yi ziyaret yer almaktadır. İznik; hem ilk ekümenik konsilin yapıldığı yer hem de FRP’nin temelini oluşturması açısından önemlidir.
Burada karşımıza çıkan iki önemli husus söz konusudur. Birincisi; ekümenik patrik unvanının önüne ısrarla Konstantinopol / Yeni Roma kavramının eklenmesi, Hıristiyanlığın geleneksel iki anlayışının tarihsel kopuşları, teolojik ve politik ihtilafları bir kenara bırakılarak ilk ekümenik konsilin yapıldığı İznik ziyaretidir. Diğer bir husus anılan unvanla Bartholomeos’a verilen roldür. Çünkü Tarsus, Adana ve Hatay’da bir asır sonra Rum Ortodoks Metropolitliği kuruldu. Halep ve Bağlı Bölgeler Piskoposluğu adı verildi. Rum Ortodoks Patrik vekili Archimandrite metropolit olarak FRP tarafından atandı (M. Yıldız, Papa’nın Ziyareti Hayır mı, şer mi 03.11. 2025).
Lozan Antlaşmasıyla görevi ve görev alanı tanımlanan FRP, Vatikan rolüne benzer bir rolü ülkemizde üstlenmiş durumda. Bilindiği gibi Vatikan bir devlettir, FRP de üstlendiği unvan ve rol itibariyle devlet içinde devlet yolunda yürümekte, kendi elemanlarını kendi kontrolü altında yetiştirmek için Ruhban Okulu’nu açmak istemektedir. Mesele bizzat ABD Başkanı D. Trump tarafından dile getirilmiş, Cumhurbaşkanımız da gerekli desteği vereceğini açıklamıştır.
ABD yanlısı bir siyaset izleyen Fener-Rum Patrikhanesi, ABD’nin siyasi desteğini alarak Ruhban Okulu’nu açmak istemekte, İslamcı-muhafazakâr iktidar da önünü açmaktadır. Ruhban Okulu’nun açılacağının resmi olarak ilanı; “İslamcı-Hıristiyan ABD / Türkiye” ağının Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun altını boşaltmak ve ABD hesabına nüfuz elemanları üretmek anlamına gelmektedir. Bu çıkarımın fikri temeli: FRP’nin tarihi sicilinde, Milli Mücadele hareketi sürecinde ve Ruhban Okulu’nda yetiştirilen elemanların faaliyetlerinde saklıdır.