Tarihsel ve mitolojik kaynaklarda sıklıkla karşılaşılan yılan, ağaç ve yasak meyve gibi figürler, insanın ilk inanç sistemi olan Şamanizm ile köklü bağlar taşımaktadır. İnsanlığın en eski inançlarında trans halleri ve kozmolojik sembollerle ifade edilen bu arketipler, dini birer günah simgesinden ziyade insan aklı, bilgi ve bilimsel zihniyet kavramlarıyla ilişkilendirilmektedir. Eski çağlardan modern tıbbın sembollerine kadar uzanan bu motifler, bireyin ezoterik ve mistik deneyimler yoluyla evrenin sırlarına ulaşma çabasını temsil eder. Tanrı’nın insandan başlangıçta sakladığı bu gizli sırlar; sabırlı bir gözlem, deney ve kritik düşünme süreciyle, tıpkı yılan gibi sürünerek ilerleyen bilimsel keşiflerin temelini oluşturur. İçimizdeki bu potansiyel aklı ve entelektüel gücü uyandırmak, aydınlanmaya ve evrenin derinliklerindeki hakikatlere ulaşmanın anahtarıdır.
Şaman’dan Âdem’e, Modern Tıbbın Sembolüne Yılan
İnsanlık tarihine baktığımızda eski mitlerde, destanlarda ve dinlerde sık sık karşımıza bir yılan motifi çıkar. Güneybatı Finlandiya’da 4400 yıllık, yılan şeklinde bir şaman asası bulunmuştur. Semavi dinlere göre yılan, Âdem ile Havva’ya yasak meyveyi yedirerek insanoğlunun cennetten kovulmasına neden olmuştur. Tanrı, Musa Peygamber’e “Asanı yere at,” demiş; Musa asasını attığında asa yılana dönüşmüş, geri aldığında ise tekrar asaya dönüşmüştür. Hz. Musa’nın asasının ucunda bronzdan yapılmış bir yılan figürü vardı ve Musa hastaları tedavi ederken bu asayı yanında bulundururdu. Musa’nın kardeşi Harun da Firavun’un sihirbazlarıyla yarışmıştır. Harun asasını attığında asa yılana dönüşmüş; Firavun’un sihirbazları da kendi asalarını yılana dönüştürmüş olsa da Harun’un yılanı sihirbazların yılanlarını yutmuştur. Ünlü Sümer destanında ise Gılgamış ölümsüzlük otunu bulmuş ama bir yılan bu otu ondan çalmıştır.
Modern tıbbın sembolü, Latince ‘caduceus’ denilen, kanatlı bir sopaya sarılmış iki yılandır. İnanışa göre bu sembolü Antik Yunan şifa ve gençlik tanrısı Asklepios (Asclepius) elinde taşıyordu. Semboldeki kanat, bunun bir mesaj olduğunu; yani bu amblemin “Tanrı Mesajı” anlamına geldiğini ifade eder.
Yakın zamana kadar beynin ne işe yaradığı bilinmediği için canlıların en önemli organı kalp olarak kabul ediliyordu. Çünkü canlı doğduğunda kalp atıyor, kalp durduğunda ise canlı ölüyordu. Kalp, aynı zamanda ruhun ve canın merkeziydi. Haçlı Seferleri’nde ölen Hristiyan şövalyelerin cesetlerini taşımak mümkün olmadığından, sadece kalpleri Avrupa’ya götürülerek tapınakların bahçesine defnedilmiştir. Antik Mısır’da ceset mumyalanırken beyin çıkarılır ancak kalp cesedin içinde bırakılırdı. İnanışa göre insanın dünyadaki eylemlerinin hesabını kalp verecekti. Tevrat, İncil ve Kur’an’a göre de insanın eylemlerinden kalp sorumludur; bilgi ve iman kalptedir.
Tüm bunlara rağmen, ilk bulgulardan beri yılan figürü insanın kafasıyla ilişkilendirilmiştir. Antik Yunan, Mısır ve Hindu mitlerinde; efsane, hikâye, resim ve heykel gibi sanat dallarında yılan figürü, insanın kalbinden ziyade kafasıyla alakalıdır. Firavunların alnında kobra figürü (Uraeus) vardır. Yunan mitolojisinde Medusa’nın saçları yılanlardandır. Hindu tanrıları Şiva ve Vişnu’nun kafalarının arkasında yılan bulunur. Şanlıurfa Müzesi’nde sergilenen ve Nevalı Çori kazılarında bulunan taştan kafatası heykelinin arka kısmında da başı yukarıya bakan bir yılan motifi yer almaktadır.
Fars kültüründeki Şahmeran ve Mısır kültüründeki Nehebkau gibi birçok arkeolojik bulguda insan başlı yılan vücutlu ya da yılan başlı insan vücutlu heykeller mevcuttur. Bizim kültürümüzde olduğu gibi büyük yılan; evren, kâinat ve “universe” anlamına gelir. Mısır astrolojisinde evren, kendi kuyruğunu ısırmış bir yılan (Ouroboros) gibidir. Yılan, kâinat ve ayın ortak noktası, kendilerini yenileyebilmeleridir. Kâinat anlamındaki “evren” kelimesi; evrilen, dönen ve tekerlenendir. Tengri (Tanrı) ise evreni döndüren, eviren güçtür.
Tarihî verilerde yılanla yakın ilişki içindeki bir diğer sembol ağaçtır. Sopaya sarılmış iki yılan motifi, Yunan kültüründen önce Sümerlerde görülür. Ningişzida, Sümer şifa tanrısıdır. ‘Ningişzida’ sözcüğü “Ağaçların Efendisi” anlamına gelir. Ningişzida’nın sembolü, bir ahşap sopaya sarılmış iki yılandır. Yılanın Âdem ile Havva’ya yedirdiği meyve de cennet bahçesindeki bir ağaçtadır. Cennet bahçesinde bir de ‘Hayat Ağacı’ vardı. Tanrı, Bilgelik ve Hayat ağaçlarının meyvelerinin yenmesini yasaklamıştı. Hayat Ağacı’nın meyvesi ölümsüzlüktü. Tanrı, Âdem ve Havva’nın bu bilgiye ulaşmalarını engellemek için onları cennetten kovdu.
Zerdüştlük ve Budizm inançlarındaki bilgiler paralellik gösterir. Ağaç; Budist ve Hindu inançlarında da bilgiye ulaşma yoludur. Bu ağacın kökleri gökyüzünde, dalları ise aşağıdadır. Bunun anlamı, ilahi bilgilerin kökünün yaratıcı Tanrı Brahman olduğudur. Tanrı bilgisi, yani ağacın meyvelerini taşıyan dallar yeryüzüne uzanır. Kur’an’da (Ra’d Suresi, 29. ayet) geçen Tuba Ağacı da İslam tasavvufunda kökleri havada, dalları aşağıya uzanan bir ağaç olarak tabir edilir. Budist inancında Gautama Buddha, kutsal Bodhi ağacının dibinde ilahi bilgiye ulaşmış ve aydınlanmıştır. Kutsal ağaç, Sümer inancında Huluppu ağacıdır. Zerdüşt inancında ise meyvesi altın olan kutsal Rashn Yasht ağacı bir şifa ağacıdır.
Yukarıda görüldüğü üzere tarihî, dinî ve mitolojik kaynaklarda karşımıza çıkan Tanrı, yılan, ağaç, bilgelik, şifa, ölümsüzlük ve evren gibi terimlerin karmaşık bir ilişki içinde olduklarını görüyoruz. Bu karmaşık ilişkiyi çözmek için ‘suyun başına gitmemiz’, yani insanlık tarihindeki ilk inanç sistemi olan Şamanizm’e yolculuk etmemiz gerekiyor.
Öncelikle şunu açığa kavuşturalım: Suyun başı gerçekten Şamanizm midir? Şamanizm, insanlık tarihinde bilinen en eski inanç sistemidir; Amerika’dan Avrupa’ya, Sibirya’dan Avustralya’ya, Afrika’dan Orta Doğu’ya kadar bütün toplumlara yayılmıştır. İsrail’in Batı Celile (Galilee) bölgesinde bulunan bir kadın şamana ait mezar 12.000 yıllıktır. Almanya’nın Bad Dürrenberg bölgesinde bulunan şaman mezarı 9.000; Litvanya’nın Donkalnis bölgesindeki şaman mezarı 8.000; Orta Asya Saymalıtaş bölgesindeki şaman kaya resimlerinin bazıları 10.000; Finlandiya’da bulunan şaman asası 4.400 ve Şanlıurfa Müzesi’ndeki Nevalı Çori kazılarından çıkarılan, üzerinde yılan bulunan kafatası heykeli ise 8.000 yıllıktır.
Diğer bir kanıt ise ‘therianthrope’ denilen, yarı hayvan yarı insan şeklinde tasvir edilmiş kaya ve mağara resimleridir. Şamanlar; belli ritüeller ya da psikoaktif madde içeren mantar gibi bitkilerin etkisiyle girdikleri trans anında, ‘yardımcı ruh’ dedikleri bir hayvanın bedenine girdiklerini ya da o hayvanın ruhunun kendi bedenlerine girdiğini hissederler. Bu hissi, yarı hayvan yarı insan figürleri olarak kaya ve mağaralara çizmişlerdir. Bu tasvirlerin en eskisi Endonezya’nın Maros-Pangkep bölgesinde keşfedilmiş olup yaklaşık 51.000 yıllık olduğu tahmin edilmektedir. Benzer şekilde, Almanya’nın Hohlenstein-Stadel mağarasında bulunan yarı aslan yarı insan figürü 35.000; Cezayir’in Tassili n’Ajjer bölgesinde bulunan figür ise 12.000 yaşındadır.
Buna karşılık, yukarıdaki simgelerle alakalı kaynaklardan Sümer tabletlerinin MÖ 2400, Yunan mitolojisindeki ‘Caduceus’ simgesinin MÖ 1400, Tevrat’ın ise MÖ 1200-1100’lerde yazıldığı bilinmektedir. İbrahimî dinlerin kutsal kitaplarındaki bilgilerden yola çıkılarak yapılan tahmini hesaplara göre ise Âdem ile Havva yaklaşık 8.000 yıl önce yaratılmıştır.
Tüm bu veriler gösteriyor ki, suyun başı Şamanizm’dir. Tanrı, yılan, ağaç, cennet, bilgelik, şifa ve ölümsüzlük simgelerini kolayca çözebilmek için Şamanizm’e kısaca bir bakalım: İnsan, bir canlı olarak varlığını ve neslini devam ettirmek için belli ihtiyaçlarını karşılamak zorundaydı. Bu ihtiyaçlardan açlık, susuzluk ve barınma gibi olanları karşılamak özel bir yetenek gerektirmiyor; sadece aramak ve avlanmak yeterli oluyordu. Ancak hastalık, ölüm, sel ve deprem gibi sorunları çözmek sıradan insanları aşıyordu. Bu durumda evrende Tanrılar, iyilik veya kötülük yapan ilahi güçler ve ata ruhları gibi gözle görülmeyen insanüstü güçler olmalıydı. Bu sorunların nedeni de çözümü de o insanüstü güçlerin elindeydi. Yani Tanrılar ve ilahi güçler; dertlere deva, ölüme çare olan bazı gizli bilgileri insanlardan saklamışlardı. Bunlar mitlerdeki *‘yasak meyve’*lerdi.
Yasak meyve olarak simgelenen bu ilahi bilgilere ulaşmanın yolları arandı. Bu yollardan biri gökyüzündeki yıldız ve gezegenlerin hareketlerini incelemek, yani astrolojiydi. Bir diğeri, uykudayken ruhun bedeni terk ederek bilgilere ulaşması, yani rüyalardı. Tanrı’ya kurban edilen hayvanların karaciğerini inceleyerek ilahi bilgilere ulaşılabileceği düşünüldü. Kuşların hareketleri ve sesleri ilahi işaretler olarak kabul edildi. İnsanlardan uzaklaşıp istihareye çekilmek, belli ritüeller sonunda Tanrı’nın sesini içinde duymak ve şamanın yaptığı gibi trans esnasında ruhun bedenden ayrılarak ilahi âleme yolculuk etmesi, ilahi bilgilere ulaşmanın en güvenilir yolları sayıldı.
Ezoterizm (Esoterism) Uzun süre yalnızlık, açlık, susuzluk, uykusuzluk ve cinsellik dâhil dünyevi zevklerden uzaklaşma; ibadet, belli kutsal sözcükleri tekrarlama, meditasyon ve zikir gibi uygulamalar sonunda ilahi bilgileri içinde hissetmek, bilgiye kalben vakıf olmak ve her söylediğinin Tanrı’nın sözü olduğuna inanmak “Ezoterizm” olarak adlandırılır.
Mistisizm (Mysticism) Doğrudan bilgi kaynağıyla yüz yüze gelmek; bilgiyi içinde hissetmekten ziyade, o kaynağı bizzat deneyimlemektir.
Şaman Trans Hali: Şaman kelimesi Evenk dilinde (Evenkçe) “sırra eren, ilahi bilgiye ulaşan” anlamına gelir. Şamanların; kullandıkları belirli bir ritim eşliğinde, bazı bedensel hareketler sergileyerek ve kutsal sözcükleri tekrarlayarak transa girmesi sonucunda şamanın ruhu bedenini terk eder ve ilahi bilgi kaynağına ulaşır. Şamanın metodu ezoterik bir deneyim değildir; çünkü bilgi şamanın içine doğmaz, şaman bilgi sahibiyle yüz yüze görüşür. Ancak bu, mistik bir deneyim de sayılmaz; zira bilgi kaynağı ile görüşen bizzat şamanın kendisi değil, onun bedeninden ayrılan ruhudur.
Şaman Kozmolojisi İnsanlık tarihindeki ilk kozmolojik bilgiler Şamanizm’e aittir. Şaman kozmolojisinde “Dünya Ağacı” evrenin merkezinde yer alır. Şamanizm’e göre evren; yer altı, yeryüzü ve gökyüzü âlemi olmak üzere üç katmanlıdır. Bu hâliyle evren bir ağaca benzer: Ağacın kökleri yer altını, gövdesi yeryüzünü; dalları, yaprakları ve meyveleri ise gökyüzü âlemini temsil eder. Yaratıcı Tanrı, ilahi varlıklar ve ata ruhlarının bir kısmı gökyüzünde, bir kısmı ise yer altı âleminde yaşar. Yeryüzü âlemi ise insanların yaşamını sürdürdüğü katmandır.

Evrenin ekseni olan Dünya Ağacı’na “Hayat Ağacı” da denir. Bu ağacın adı Altay şamanlarında Bai-Terek, Latince literatürde Axis Mundi, İskandinav (Nors) mitolojisinde ise Yggdrasil’dir. Altay şamanlarında bu kutsal ağacın yeryüzündeki simgesi akkayın (birch) ağacıdır.
Ağaç hakkındaki bu mitolojik bilgilerin İbrahimî dinlerde de devam ettiğini görmekteyiz. Âdem ile Havva kıssasında yasak bilgi, bir ağacın meyvesi olarak sembolize edilir. Kur’an’da (Necm Suresi, 14. ayet) geçen Sidretü’l-Müntehâ ifadesi de “en uç noktadaki ağaç” ya da “ağacın sonu” anlamına gelmektedir.
Trans: Transit sözcüğünden de bildiğimiz üzere, “transformasyon” bir geçiş demektir. Yani inanışa göre şaman, trans anında başka bir boyuta, başka bir âleme geçer. Bu durum modern bilimde “Değişmiş Bilinç Durumu” (Altered States of Consciousness) olarak adlandırılır.
Ağaç: Ağaç simgesinin kökeni Şamanizm’e dayanır. Şaman transa girdiğinde ruhu bedenini terk eder ve Dünya Ağacı’nı bir merdiven gibi kullanarak gökyüzü ile yer altı âlemine, yani ilahi bilgiye ulaşır.
Meyve: Yaratıcı Tanrı’nın, ilahi varlıkların ve ata ruhlarının bir kısmı gökyüzü âleminde, yani ağacın dallarında bulunduğundan ilahi bilgiler de genelde gökyüzündedir. Bu yüzden insanlardan saklanan bilgiler, ağacın dallarındaki meyveler olarak tasvir edilmiştir. Yunan mitolojisinde altın elma anlamına gelen ve kavgaya yol açan meyve ile Eris motifi bir yönüyle bilgi ve bilgeliği temsil eder. Zerdüşt inancındaki Rashn Yasht ağacının altın meyvesi de bilgeliğin kendisidir. Kelt efsanelerinde bilgeliğin sembolü kızıl elmayken, İskandinav mitolojisinde altın elma bir gençlik iksiridir; Tanrıça Idunn bu altın elmaları yiyerek tanrıların genç kalmasını sağlar.
Bilgelik Meyvesi İbrahimî dinlerde bahsi geçen yasak meyve sıradan bir bilgi değil, bir “bilgelik meyvesi”dir. Yasak meyve İbranice metinlerde “peri” olarak geçer. Peri sözcüğü ağaç meyvesi anlamına geldiği gibi, “çalışmalarımın meyvesini verdim” ifadesindeki gibi bir “sonuç/ürün” anlamına da gelir. İncil Latinceye çevrilirken bu sözcük, bir kelime oyunu ve sesteşlik üzerinden “malum” (elma / kötülük) olarak aktarılmıştır.
Dikkat edilirse Tevrat’ta geçen ifade “bilgi meyvesi” değil, “iyiyi ve kötüyü bilme (bilgelik) meyvesi”dir. Yani bilgelik meyvesini yiyen kişi, durağan bir bilgiye sahip olmaktan ziyade, bilgiye ulaşabilme ve onu işleme becerisi kazanır. Örneğin; bisiklete nasıl binileceği konusunda kitap okumak bir “bilgi”dir; ancak bizzat bisiklete binip düşe kalka kullanmayı öğrenmek bir “beceri” ve deneyimdir.
Âdem ile Havva bilgelik meyvesini yediklerinde çıplak olduklarını fark etmiş, utanıp incir yapraklarıyla örtünmüşlerdir. Bu anlatım tamamen simgeseldir. Hayatı boyunca hiç giyinmemiş, elbise kavramını bilmeyen bir insanın çıplak olduğunu düşünmesi ve bundan utanması mantıken olası değildir. Nitekim dış dünyayla bağ kurmamış Amazon kabileleri hâlen çıplak gezerler ve bir utanma hissi taşımazlar. Burada anlatılmak istenen; Âdem ile Havva’nın bilgelik meyvesini yediklerinde bazı bilgilerin kendilerinden saklandığını, bazı donanımlardan (birtakım hakikatlerden) yoksun bırakıldıklarını fark etmeleridir. Örneğin; Tanrı ve melekler ölümsüzdür ancak Âdem ile Havva’nın *“Hayat Ağacı”*nın meyvesini yemeleri yasaklanmıştır; yani ölümlüdürler ve ölümsüzlük donanımı onlara verilmemiştir. Tanrı, Âdem ile Havva’nın bilgelik meyvesini yediklerini gördüğünde “İşte Âdem iyiyi ve kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu,” demiştir (Yaratılış / Genesis 3:22). Bu demektir ki Âdem ile Havva, “yasak meyveyi yeme” eylemi sonucunda ilahi varlıklar gibi, normal insanın göremediği ve gizlenmiş olan bazı sırların varlığını fark etmişlerdir.
Yılan ve Şaman Şamanlık bir eğitim ya da salt bir bilgi işi değildir; kişi öncelikle bir şaman ruhuyla doğmalıdır. Seçildiğine dair ilk işaretleri aldıktan sonra zorlu bir kabul ve eğitim sürecinden geçer. Ustasından aldığı teorik bilgilerin yanında; normal insanın görmediği ruhlar âlemiyle irtibat kuruncaya kadar aç, susuz, uykusuz ve yalnız başına kalmak zorundadır. Bu çileli eğitim sürecinin sonunda şaman; transa girmeyi, boyut değiştirebilmeyi ve sıradan insanların göremediklerini görebilme yetisini kazanır.
Bu sürecin sonunda şamanın eski benliği ölür ve şaman yeni bir kimlik kazanır. Şamanlık ile yılan sembolizmi arasında bu noktada iki büyük benzerlik vardır:
- Benliğin Yenilenmesi: İnanışa göre yılan yaşlandığında derisini değiştirir ve gençleşir; bu yüzden yılanın ölümsüz olduğuna inanılır. Yılanın deri değiştirmesi gibi, şaman da eğitimi sırasında eski insan benliğini geride bırakır ve hayatına yepyeni bir şaman benliğiyle devam eder.
- Bedenden Ayrılış: Yılanın kendi derisinden çıkıp uzaklaşması gibi, trans anında da şamanın ruhu etten kemikten oluşan bedenini terk ederek ilahi âleme yolculuğa çıkar.
Bilgelik Meyvesi, Bilgi, Ağaç ve Asa Bilgelik meyvesini yiyen kişi; görünmeyen âlemi görme, görünmez ilahi varlıkları fark etme, onlarla irtibat kurma ve bilgi edinme motivasyonuna, dolayısıyla bilgiye ulaşma yetisine sahip olur. O dönem için “ilahi bilgiler”; tıbbi öğretiler, sihir, efsun, büyü, gayıptan haber verme, kaybolanı bulma, avın nerede olduğunu ya da savaşmak için en uygun zamanı kestirebilme gibi sihirbazlık ve müneccimlik bilgilerinden ibaretti. Bu bağlamda yılan, görünen âlemden görünmeyen âleme geçebilme yetisini ve ilahi bilgilere vakıf olabilmeyi simgeler. Şamanın yılan şeklindeki asasının taşıdığı anlam tam olarak budur: Asanın sahibi şaman transa girebilir, ilahi varlıklarla görüşebilir, büyü ve efsun yapabilir, hastayı iyileştirebilir ya da gayıptan haber verebilir.
Bu bilgiler ışığında Musa, Harun ve Firavun’un sihirbazları konusuna dönecek olursak, asanın yılana dönüşmesi anlatısı tamamen simgeseldir. Hz. Musa’nın bronzdan yılanlı asası; onun sihir, büyü, şifa, gayıptan haber verme ve astroloji gibi o dönem için ilahi kabul edilen becerilere sahip olduğunu simgeler. Harun’un Firavun’un sihirbazlarıyla yaptığı karşılaşma da yılanların kapışmasından ziyade bir sihir, hüner ve bilgi yarışıdır.
Yılan Neleri Simgeler? Bilimde terimlerin kavramsal karşılıkları her zaman bir tartışma konusudur. Yılan bir terimi simgeler ancak bu terimin kavramsal karşılığı, zaman içinde farklı medeniyetlerde çeşitlilik göstermiştir. Yılan, Tanrı’nın insana ilk etapta vermediği bilgi ve becerileri elde etmesi için insanı motive eden güçtür. Nitekim yılan, Havva’ya “Bu meyveyi yerseniz Tanrı gibi olursunuz,” demiştir (Yaratılış / Genesis 3:5). Bilgelik meyvesini yiyen kişi, transa girebilme becerisi kazanır. Yılanın derisini terk etmesi gibi, şaman da zorlu bir eğitim sürecinin sonunda eski benliğini geride bırakarak yeni bir benlik ve yeni bir bilinç hali kazanır.
Yılan; belirli bir eğitim neticesinde düşünen, sorgulayan, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurabilen, gözlem ve deney yapabilen “beyni” simgeler. Yılanın derisini bırakıp uzaklaşması gibi, bedeni terk eden şamanın ruhu da “Dünya Ağacı”nı bir merdiven gibi kullanarak yer altı ve gökyüzü âlemlerindeki tıbbi bilgiler dâhil, insana başlangıçta verilmemiş ilahi bilgilere ulaşabilir. Yılan; bilimsel zihniyeti, yani kritik düşünme, sorgulama, gözlem ve deney yapabilme becerisi kazanan beyni temsil eder; Tanrı’nın insandan sakladığı bilgileri arayıp bulan kişi ise “bilge”dir. Bu yönüyle yılan, bilgeliğin kendisidir. Bilgi güçtür, kudrettir; Firavunların alnındaki kobra (yılan) figürü de işte bu gücü ve kudreti temsil eder.
Yılan aynı zamanda zehirli ve tehlikeli bir yaratıktır. Ancak dozunda yılan zehri, insanın bilincini değiştirir ve ona görünmez âlemleri gösterir. Şamanların kullandığı Amanita muscaria, ayahuasca, peyote gibi psikoaktif bitkilerin ya da dozunda yılan zehrinin etkisine maruz kalan kişilerin vizyonlarında genelde yılan gördüklerini beyan etmeleri tesadüf değildir. Yılan zehrinin fazlası öldürücüdür fakat İbn Sînâ’nın da eserlerinde bahsettiği, Tiryâk denilen şifalı karışımın içinde yılan eti de mevcuttur. Ölçüsünde kullanılan yılan zehri şifadır; nitekim halk inanışlarında yılan ısırdığı halde ölmeyen kişinin cüzzam hastalığından kurtulduğu rivayet edilir. Benzer şekilde, şifa veren tüm tıbbi ilaçlarda dozaj en kritik unsurdur; azı şifa iken fazlası ölümcül yan etkilere sahiptir. Bu yüzdendir ki modern tıbbın sembolünde birbirine zıt iki yılan motifi yer alır. Semboldeki asa, Dünya Ağacı’nı sembolize eder. Ağaç evrendir, kâinatın sırlarıdır; şaman da bu ağacın köklerine ve dallarına yolculuk eder. Tıbbın sembolündeki yılanların bir sopaya (asaya) sarılma mantığı buradan gelir. Benzer şekilde, her bilim dalında zıtlık kaçınılmazdır: Silah insanı vahşi hayvanlardan ve düşmanlardan korur ancak biyolojik ya da nükleer silahlar insanlık için birer felakettir.
Bilimin Sembolü Olarak Yılan Yılan, dinden ziyade bilimin sembolüdür. Din; insanların barış, huzur ve düzen içinde yaşamaları için gerekli olan ahlaki ve hukuki kurallardır. Bu yüzden tarih boyunca inanç “kalp” ile, yılan ise insanın “kafasıyla”, yani beyniyle ilişkilendirilmiştir. Tarih gösterir ki, öğüt, nasihat, günah ve sevap kavramları dışında Tanrı kullarına doğrudan şifa ya da teknoloji gibi hazır bir bilgi paketi göndermemiştir. Hz. Nuh ilahi bir emirle gemi yapmıştır ama o gemiyi kendi aklıyla, insanoğlunun binlerce yıllık tecrübeyle elde ettiği metal çivi, çekiç ve testere gibi araçları kullanarak inşa etmiştir. Hz. İsa belki körlerin gözlerini açmıştır ama bunun tıbbi ve biyolojik olarak nasıl yapıldığını insanlara sistematik olarak öğretmemiştir; eğer bugün modern tıp olmasaydı, göz sorunu yaşayanlar Hz. İsa’yı nerede bulacaktı?
Müslüman bilim insanlarının yaptıkları tarihsel araştırmalar ve biyografik veriler, Hz. Muhammed’in kendisi dâhil; anne-babası ve oğlu Kasım gibi en yakınlarının malarya (sıtma) gibi hastalıklar nedeniyle vefat ettiğini gösterir. Allah bu konuda tıbbi bir formül içeren ayet göndermemiştir; çünkü bilimsel bilgiler, insanların kendi aklıyla, çabalarıyla keşfetmesi gereken, doğanın içine gizlenmiş sırlardır. İnsanoğlu bu bilgileri aklıyla aramak ve bulmak zorundadır.
Tanrı bilime karşı değildir; aksine insanların bu bilgilere ulaşmasına müsaade etmiştir. Çünkü Âdem ile Havva bilgelik meyvesini yediklerinde onları tamamen yok etmediği gibi, onları bu yasaklı meyveyi yemeye teşvik eden yılanı da ortadan kaldırmamıştır. Ancak efsaneye göre yılanın önceden ayakları vardı. Tanrı, yılanı bu teşvik suçundan dolayı cezalandırdı; ayaklarını elinden alarak onu sürünmeye mahkûm etti (Yaratılış / Genesis 3:14). Bu mitolojik cezalandırmanın realitedeki karşılığı gibi; bilim kuşlar gibi uçarak, tavşan gibi kaçarak ilerlemez, yılan gibi yavaş yavaş sürünerek ilerler. Bilim insanları, insanoğlundan gizlenmiş bir sırrı çözmek için adeta bir yılan gibi yıllarca laboratuvarlarda, kütüphanelerde sürünürler. Bilim, yılan gibi sabırla sürünmeyi gerektirir; zihinsel bir sıçrama veya mucizevi bir hamle ile doğrudan bilime ulaşmak mümkün değildir.
Kundalini, Sanskritçede “yılan gibi kıvrılmış” anlamına gelir. Hint öğretilerine göre insanın omuriliğinde uyuyan bir enerji vardır. İnsan beyni ve onun bir uzantısı olan omurilik, anatomik olarak da bir yılanı andırır. Eğer bu enerji harekete geçirilirse, omurilik kanalı boyunca yukarıya, beyne ulaşır ve insan aydınlanır. Kur’an’daki “İkra” (Oku) emrini bu geniş vizyonla doğru anlar ve içimizdeki o entelektüel yılanı uyandırabilirsek, dünyanın en güçlü ve kudretli toplumu olmamız mümkündür. Yılanı uyandırabilirsek, kısa sürede olmasa bile zamanla “Hayat Ağacı”nın meyvesine ulaşmak, yani biyolojik ölümsüzlüğün sırrını çözmek dahi mümkün olabilir. İnsanoğlunda bu potansiyel kapasite var olduğu için Tanrı, Âdem ile Havva’yı “Hayat Ağacı – ölümsüzlük bilgisinden” uzaklaştırıp dünyaya göndermiştir. Bugün bu yılanı uyandırmanın, yani potansiyel aklı açığa çıkarmanın bilinen tek yolu ise insan aklı temelli, laik bir eğitimdir.
Yılanı uyutabilirsiniz ancak asla yok edemezsiniz; çünkü Tanrı yılanın ayaklarını aldı ama yaşamasına ve varlığını sürdürmesine izin verdi. Eğer evrende Tanrı’nın iradesi dışında hiçbir şey gerçekleşmiyorsa bu şu anlama gelir: Tanrı, Âdem ile Havva’nın bilgelik meyvesini yiyeceğinden haberdardı fakat buna engel olmadı. Yani Yaratan, insanoğlunun bilimsel bir zihniyete sahip olmasına, evrenin kalbine gizlenmiş sırları aklıyla çözerek kendi medeniyetini inşa etmesine en başından beri müsaade etti.











