Durun Kardeşler!

featured

Mehseti Şerif’in kaleme aldığı bu metin, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki sarsılmaz kardeşlik bağını ve bu ilişkiyi zedelemeye çalışan dış etkenleri ele almaktadır. Yazar, iki ülke arasındaki bağın yalnızca siyasi bir yakınlıktan ibaret olmayıp ortak tarih, inanç ve acılarla örülmüş derin bir gönül birliği olduğunu vurgulamaktadır. Eğitim kurumlarındaki başörtüsü düzenlemesi gibi bazı tartışmalı konuların yanlış aktarılarak dezenformasyona ve düşmanlığa dönüştürülmemesi gerektiği ifade edilmektedir. Fikir ayrılıklarının ve eleştirilerin doğal karşılandığı, ancak kardeşliğin temel taşı olan karşılıklı güvenin korunmasının şart olduğu belirtilmektedir. Sonuç olarak, yazar kamuoyunu etkileyen kişileri sağduyulu bir dil kullanmaya davet ederek geçici tartışmaların kalıcı kırgınlıklara yol açmaması konusunda uyarmaktadır.

Kaç gündür şaşkınlıkla izliyorum iki kardeş ülke arasında yaşananları. Üzüntümden ne yazacağımı bilemiyordum. Çünkü öyle bir noktaya geldik ki iki ülkenin arasını açmak isteyen çevreler, ne yazık ki kurulan bu oyunu başarıyla oynuyor. En çok da buna üzülüyorum. Ancak biliyorum ki bu günler de geçecek. Çünkü Azerbaycan ile Türkiye arasındaki bağ, sıradan bir siyasi yakınlıktan ibaret değil; tarih, kan, ortak acılar ve ortak sevinçlerle örülmüş derin bir kardeşlik bağıdır.

Ben Türkiye denildiğinde Karabağ Savaşı sırasında bizimle ağlayan, bizimle sevinen bir halk görüyorum. Azerbaycan denildiğinde ise ihtiyaç duyulduğunda hiç tereddüt etmeden “Kardeşim!” diyerek yardıma koşan bir halk görüyorum. Benim hafızamda Türkiye ve Azerbaycan, birbirine uzak iki ülke değil, aynı duyguları paylaşan iki kardeştir.

Daha çocuktum. Bizim evde televizyonun üzerinde Azerbaycan ve Türkiye bayrakları dururdu. Bugün 50 yaşındayım ve Türkiye’deki evimde yine televizyonun üzerinde iki bayrak yan yana duruyor. Yıllar geçmiş, hayat değişmiş ama o bayrakların benim için taşıdığı anlam hiç değişmemiş. Çünkü bu kardeşlik benim için bir siyasi söylem değil, çocukluğumdan bugüne taşıdığım bir aidiyet ve gönül meselesidir.

Beni şaşırtan bir başka gerçek de iki ülkede birbirinin kardeşliğini sorgulamak, aralarına güvensizlik sokmak ve yaşanan her meseleyi bir düşmanlık vesilesine dönüştürmek isteyenlerin varlığı. Görünen o ki bazı çevreler, iki halk arasında oluşabilecek en küçük kırgınlığı bile büyütmek için fırsat kolluyor. Bugün yaşanan tartışmalar da bu açıdan hepimize ciddi bir sorumluluk yüklüyor.

 

İnanç, tarih ve hafıza

Din, bizim için yalnızca bir inanç meselesi değil, aynı zamanda tarihimizin ve manevi hafızamızın bir parçasıdır. Anneannem Sovyetler döneminde yaşananları anlatırdı. Ramazan ayında, pirinç tarlalarında çalışan kadınların Sovyet askerleri tarafından zorla oruçlarını bozmaya mecbur bırakıldığını söylerdi. Dedem Sovyetler’de vali yardımcısıydı. Eve geldiğinde perdeleri çeker, ışıkları kapatır ve namazını kılardı.

Bu hatıralar bana bir şeyi öğretti: İnsanların inançları, en zor dönemlerde bile kalplerinde yaşamaya devam edebilir. Azerbaycan halkı da tarih boyunca inancını ve manevi değerlerini korumaya çalışan bir halk olmuştur.

Karabağ’ın geri alınmasının ardından bölgede camilerin yeniden inşası ve dini mirasın ihyası da bu hafızanın bir parçasıdır. Dolayısıyla bugün başörtüsü üzerinden Azerbaycan’ı bütünüyle hedef alan, bir eğitim düzenlemesini ülke genelinde din özgürlüğünün ortadan kaldırılması gibi sunan yaklaşımların daha dikkatli değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Evet, eğitim kurumlarında başörtüsüyle ilgili bir karar var. Ancak eğitim kurumlarına ilişkin bir düzenlemeyi, ülkede başörtüsünün bütünüyle yasaklandığı şeklinde sunmak aynı şey değildir. Bu ayrımın göz ardı edilmesi, toplumdaki yanlış anlamaları ve karşılıklı öfkeyi artırabilir.

Elbette bir kararı eleştirmek mümkündür. İnsanlar kaygılarını dile getirebilir, sorular sorabilir ve uygulamanın sonuçlarını tartışabilir. Özellikle yıllardır başını örten bir kadının hayatında yaşanabilecek değişimin ne kadar zor olabileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Meseleye yalnızca sloganlar üzerinden değil, insanların gerçek hayatlarını dikkate alarak yaklaşmak önemlidir.

Ancak eleştiri ile düşmanlık arasında bir çizgi vardır. Bir kararı eleştirmek başka, o karar üzerinden bütün bir devleti ve halkı suçlamak başkadır. Yıllardır kardeş dediğiniz bir halka bir anda sırtınızı dönmek, onu hainlikle itham etmek, yaşanan sorunu çözmez; aksine aradaki mesafeyi büyütür.

Kardeşlik, aynı düşünmek değil; güvenebilmektir

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler elbette her zaman tartışmalardan uzak olmayabilir. İki ülkenin her konuda aynı düşünmesini beklemek de gerçekçi değildir. Fakat kardeşlik, her meselede aynı fikirde olmak değil, fikir ayrılıklarına rağmen birbirine duyulan güveni koruyabilmektir.

Maalesef bugün her iki ülkede de dezenformasyonun, sert söylemlerin ve karşılıklı suçlamaların etkisini görüyoruz. Sosyal medyada yazılan her cümle, yapılan her paylaşım, kullanılan her ağır ifade binlerce insana ulaşabiliyor. Bir sözün hangi amaçla söylendiği kadar, nasıl bir sonuç doğurduğu da önemlidir.

Özellikle gazetecilere, akademisyenlere, yorumculara ve kamuoyunu etkileyen herkese büyük sorumluluk düşüyor. Bir tartışmayı büyütmek kolaydır; sağduyulu bir dil kullanmak ise emek ister. Bilgi doğrulanmadan yapılan paylaşımlar, niyet okumaları ve genellemeler, iki halkın birbirine duyduğu güveni zedeleyebilir.

Devletlerin aldığı kararlar elbette tartışılabilir ve eleştirilebilir. Ancak bunu yaparken somut bilgilerle hareket etmek, resmî açıklamalarla yorumları birbirinden ayırmak ve bütün bir halkı tek bir kararla özdeşleştirmemek gerekir. Devlet aklına güvenmek, soru sormaktan vazgeçmek değildir; meseleleri öfkeyle değil, sağduyu ve sorumlulukla değerlendirebilmektir.

Bugün birbirimize söyleyeceğimiz sözleri dikkatle seçmek zorundayız. Çünkü bu tartışmalar sona erdiğinde geriye yalnızca siyasi açıklamalar kalmayacak. Birbirimizi hangi kelimelerle incittiğimiz, hangi önyargıları büyüttüğümüz ve kardeşliğimizi korumak için ne yaptığımız da hafızalarda kalacak.

 

Biz sonradan kardeş olmadık

Biz sonradan kardeş olmadık. Biz kandan kardeşiz. Zor zamanlarımızda birbirimize soru sormadan koşan, aynı acılara üzülen, aynı sevinçlerle gururlanan iki halkız.

Benim için televizyonun üzerindeki o iki bayrak, çocukluğumdan bugüne değişmeyen bir gerçeğin simgesidir. O bayraklar yalnızca iki bağımsız devleti değil, yılların içinden geçerek bugüne ulaşan bir gönül bağını temsil ediyor.

Bu yüzden bugün herkese, özellikle de iki ülkenin kamuoyunu etkileyen insanlara sesleniyorum: Eleştirin, tartışın, kaygılarınızı dile getirin. Ama dezenformasyona kapılmayın. Birbirinizi anlamadan hüküm vermeyin. Bir karar üzerinden bütün bir halkı mahkûm etmeyin. Geçici tartışmaların kalıcı kırgınlıklara dönüşmesine izin vermeyin.

Biz bir ananın iki oğluyuz.

İki kardeş bazen tartışabilir, birbirine kırılabilir, farklı düşünebilir. Fakat bütün bunlar, aralarındaki bağı yok saymalarını gerektirmez. Bugün ihtiyacımız olan şey, birbirimize sırt çevirmek değil; daha fazla sağduyu, daha fazla anlayış ve daha güçlü bir kardeşlik bilincidir.

Unutmayalım: Kardeşliği kurmak yıllar, hatta nesiller alır. Onu incitmek ise bazen birkaç cümleye bakar.

Durun kardeşler! Birbirimizi kaybetmeyelim. Çünkü bazı bağlar vardır ki onları korumak, bir tartışmada haklı çıkmaktan çok daha değerlidir.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!