Dr. Alper Sezener tarafından kaleme alınan bu metin, iktidarın sanatçıları susturma yöntemlerini fiziksel baskıdan ziyade itibarsızlaştırma ve toplumsal dışlama üzerinden analiz etmektedir. Yazar, sanatçıların eserlerinden ziyade karakterlerinin hedef alınarak kamuoyu nezdinde marjinalleştirildiğini ve bu sayede sansürün toplumsal bir reflekse dönüştüğünü savunmaktadır. Metinde, Dalton Trumbo’nun Hollywood kara listesine karşı verdiği mücadele merkezine alınarak Nâzım Hikmet’ten Milan Kundera’ya kadar pek çok ismin yaşadığı evrensel baskı mekanizmaları örneklendirilmektedir. Sanatın, iktidarın resmi anlatısına karşı alternatif bir hafıza oluşturma gücü vurgulanırken, otoriter yapıların asıl korkusunun sanatın bireyler üzerindeki dönüştürücü etkisi olduğu belirtilmektedir. Nihayetinde makale, siyasi arşivlerin geçiciliğine karşın sanatın ve toplumsal hafızanın kalıcılığını zarif bir dille ortaya koymaktadır.
Bir sanatçıyı susturmanın en kaba yolu hapistir (ve genelde çokça denenmiş en etkisiz yöntemdir). En etkili yolu ise sesini kesmek, dahası itibarsızlaştırmaktır. Kapısına polis göndermek gürültü çıkarır; telefonunu susturmak çıkarmaz. Bir gün festival programında adınızı göremezsiniz. Yayıneviniz yeni dosyanızı beklememektedir. Yapımcı “şimdilik uygun değil” der. Gazeteler sizi anmamayı tercih eder. Eski dostlar aynı karede görünmek istemez. Kimse size susturulduğunuzu söylemez; yalnızca yokluğunuza alışılır.
Baskının en gelişmiş biçimi, baskı gibi görünmeyendir. Bir kitabı toplatabilirsiniz, bir filmi yasaklayabilirsiniz. Bunlar dikkat çeker. Oysa sanatçıyı toplumun gözünde itibarsızlaştırmak çok daha kalıcı sonuçlar doğurur. Artık ressam değildir; ahlaksızdır. Şair değildir; provokatördür. Oyuncu değildir; milli değerlere yabancıdır. Romanı okunmadan karakteri okunur, şarkısı dinlenmeden niyeti tartışılır. Eser geri çekilir, insan vitrine konur. Mahkemeye çoğu zaman gerek kalmaz; hüküm çoktan verilmiştir.
Bu noktadan sonra baskıyı yalnızca devlet uygulamaz; toplum da devralır. Kalabalıklar, tarihin en eski sansür kuruludur. Kara listeler resmi binalarda başlamaz; ilk liste insanların zihninde hazırlanır. Bir isim dolaşıma sokulur, ardından sıfatlar gelir. Vatan haini, sapkın, elit, halk düşmanı, inançsız… Her çağ kendi sözlüğünü yazar; sözcükler değişir, yöntem değişmez. Bir süre sonra eser konuşulmaz olur. Sanatçının nasıl biri olduğu konuşulur. Tartışma estetikten ahlaka, düşünceden kimliğe kayar. İnsanlar artık susturduklarını düşünmez; yalnızca hak ettikleri tepkiyi gösterdiklerine inanırlar.
İktidarların en büyük başarısı muhalif bir sesi susturmaları değildir. Asıl başarı, o sesin susturulmasını toplumun önemli bir kesimine makul gösterebilmeleridir. Böylece sansür, hukuki bir işlem olmaktan çıkar; toplumsal bir refleks hâline gelir. Bir sanatçının kapıları yüzüne kapandığında bunu yapan yalnızca kurumlar değildir. Seyirci de sırtını döner, meslektaşı da susar, dostu da mesafe koyar. Sessizlik bulaşıcıdır; korku da öyle…
Bu mekanizma yeni değil. 1947 Hollywood’u da böyle işliyordu. Komünizm korkusunun bütün ülkeyi sardığı günlerde senaristler, yönetmenler ve oyuncular Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi’nin önüne çıkarıldı. Kimileri arkadaşlarını ihbar etti, kimileri özür diledi, kimileri ise susmadı. Film senaristi Dalton Trumbo, susmayanlardan biriydi.
Yönetmenliğini Jay Roach’un yaptığı ve başrolünde Bryan Cranston ve Diane Lane’in oynadığı 2015 yapımı Trumbo, yalnızca başarılı bir senaristin biyografisi değildir. Film, kara listenin nasıl çalıştığını ve zamanla normalleştiğini anlatır. İnsanların korkuya nasıl teslim olduğunu, meslektaşların birbirinden nasıl uzaklaştığını, dışlamanın gündelik hayatın doğal bir parçasına nasıl dönüştüğünü gösterir. Hollywood tarihine ilgi duyanlar için olduğu kadar, sanat ile iktidar arasındaki gerilimin değişmeyen doğasını anlamak isteyen herkes için de güçlü bir hafıza filmidir.

Trumbo hapse girer ve çıkar. Asul cezası o zaman başlar. İş bulamaz, kendi adıyla yazamaz. Yazdığı senaryolar başkalarının imzasıyla Oscar kazanır. Kalemi elinden alınamaz; ama adı elinden alınır. Oysa imza, yalnızca birkaç harften ibaret değildir. Bir insanın emeği, itibarı ve hayat karşısında bıraktığı iz bazen tek bir isimde toplanır.
Trumbo’nun hikâyesi tek başına değildir. Nâzım Hikmet yıllarını cezaevinde geçirdi ve nihayetinde vatandaşlıktan çıkarıldı. Bertolt Brecht ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Victor Jara‘nın elleri kırıldı; gitar çalamasın diye. Stefan Zweig’ın kitapları meydanlarda yakıldı, ülkesinden sürüldü. Federico García Lorca, İspanya İç Savaşı sırasında Franco faşizmi tarafından kurşuna dizildiğinde henüz 38 yaşındaydı. Bulgakov’un ülkeden çıkışına izin verilmedi, oyunları sahneden indirildi ve bizzat Stalin tarafından tiyatroda “asistan” yapılarak evcilleştirilmek istendi. Dovlatov’un SSCB’de tek bir satırı bile resmi olarak basılamadı ve sonunda ülkesinden sürgün edildi. Milan Kundera’nın kitapları komünist rejim tarafından kütüphanelerden toplatıldı, adı jeneriklerden ve makalelerden silindi, sonunda vatandaşlıktan çıkarıldı. Coğrafyalar değişti, rejimler değişti, bayraklar değişti. Sanatçıyı önce yalnızlaştırıp sonra susturma arzusu değişmedi.
Bunun nedeni açık. Sanat, iktidarın kurduğu hikâyeye rakip başka hikâyeler anlatır. Roman başka bir ihtimali gösterir, şiir başka bir sesi duyurur, sinema unutulması isteneni hafızada tutar. Otoriter zihni rahatsız eden şey sanatçının kendisi değildir. Sanatın, insanın dünyaya bakışını değiştirebilme ihtimalidir. Bir ressamdan değil, insanların o tabloya bakarken görebileceklerinden korkulur. Bir romancıdan değil, okurun kitabı bitirdiğinde aynı insan olarak kalmama ihtimalinden… Bir şarkıcıdan değil, binlerce insanın aynı duyguda buluşabilmesinden…
Her otorite önce dili ele geçirir. Çünkü kelimeler yalnızca gerçeği anlatmaz; gerçeğin sınırlarını da belirler. Bir sanatçıya “tehlikeli” dediğiniz anda onu tarif etmiş olmazsınız; onu yeniden tanımlarsınız. “Ahlaksız”, “terörist”, “yerli değil”, “değerlere düşman”… Her dönemin kendi sıfatları vardır. Sansür bazen makasla çalışır, çoğu zaman sıfatlarla.
Bu yüzden sanat ile iktidar arasındaki gerilim yalnızca ifade özgürlüğü tartışması değildir. Aynı zamanda bir hafıza mücadelesidir. İktidar arşiv üretir; sanat hafıza. Arşiv, kararları saklar; sanat, insanı… Kanunlar değişir, yönetmelikler yürürlükten kalkar, soruşturma dosyaları sararır. Bir roman yeniden basılır, bir film yeniden izlenir, bir şiir yeniden okunur. İktidar kendi dönemini yönetebilir; hafızayı değil.
Dalton Trumbo’nun adını jeneriklerden silebildiler ama yazdığı cümleleri silemediler.
Bugün o kara listeyi hazırlayanların isimlerini kaç kişi hatırlıyor, belki bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan…
Trumbo’yu ise milyonlar tanıyor.
İnsanlar kara listeler hazırlar.
Zaman onları yırtıp atar.
