Erol Sunat tarafından kaleme alınan bu metin, ejderha metaforu üzerinden Türkiye’deki ekonomik zorlukları ve kavurucu yaz sıcaklarını ele almaktadır. Yazar, enflasyon ve geçim sıkıntısı gibi toplumsal sorunları canavarlaşan figürlerle betimleyerek halkın çaresizliğini dile getirir. Özellikle emeklilerin, asgari ücretlilerin ve atanamayan gençlerin yaşadığı umutsuzluk, çeşitli şarkı sözleri ve edebi göndermelerle harmanlanarak aktarılır. Temmuz ayıyla birlikte hem iklimsel hem de finansal bir cendereye girildiği vurgulanırken, bireylerin bu ağır yükler altında nasıl ezildiği vurgulu bir dille anlatılır. Metin genel hatlarıyla, hayat pahalılığı karşısında toplumun hissettiği karamsarlığı ve çözüm bekleyen derin yaraları dramatik bir perspektifle sunar.
“Hayat bazen tatlıdır, sevenler kanatlıdır…” diye başlıyordu o güzel şarkı…
Bu mısralara bir nazire yapmadan olmaz…
Gelin biz bu nazireyi ejderhalı tarafından yapalım.
Hayat bazen tatlıdır, ejderhalar kanatlıdır diyelim.
Ejderha; ne kadar sevimli ya da ne denli sevimsiz olduğuna karar veremediğimiz, işin doğrusu pek de sevemediğimiz bir canavar.
Her şey karşılıklı demişler ya…
Ejderhaların da bizi sevesi, bizimle geçinesi yok…
Bizden yana olanı da yok…
Bizim derdimize derman olanı…
“Nedir derdin?” diye soranı yok…
Bugünlerde ister istemez ejderhalara taktık…
Hem nasıl takmayalım ki…
Mesela ejderha sıcakları…
Ejderha sıcakları kavurmaya başladı.
Temmuz geldi, yaz geldi, yaz geldi, sıcak geldi…
Bundan sonra “Yandık anam!” mı dersiniz?
“Yandım Allah!” mı?
*****
Ejderha kapımızda…
Ejderha sokağımızda…
Ejderha; parklarda, kafelerde, çarşılarda, pazarlarda…
Ejderha markette oturmuş bizi bekliyor.
“Canavar olsun, çamurdan olsun.” diyecek halimiz yok…
Yaz geldi, sıcaklardan fena bunaldık.
Nereye baksak ejderha görmeye başladık.
Ekonomi denen ejderhanın başımıza ördüğü çorapların ardı arkası kesilmiyor…
Enflasyon ejderhasının kazdığı kuyular, kurduğu tuzaklar yeni yeni sayfalar açmaya hazırlanıyor.
Çin takvimine göre 2026, Ateş Atı yılıymış.
Ortalıkta ejderha çok olunca “Ejderha yılı falan mı?” demeden geçemedi insanlar…
Temmuz ejderhayı yanına alınca “Azıcık öyle galiba.” diyenler de oldu…
Ejderha sıcaklarıyla yana yana kül olacağız galiba yılın ikinci yarısında.
Böyle giderse yıl sonuna kadar bizden geriye pek bir şey kalmayacak…
Sıcak bir taraftan, ekonomi bir taraftan, enflasyon bir taraftan; yaz sıcağında felaket bir cendere…
Açık değil ne kapı ne pencere…
Yetmedi, karşımıza bir de ejderhalar geldi…
*****
Ejderhaların bizimle geçinmeye pek gönülleri de yok gibi…
İşin özü ve özeti, biz bu ejderhalarla geçinmenin yolunu bulamadık.
Bulan vardır amma ejderha alçak dallara konmuyor, bizi muhatap almıyor.
Temmuz başında çırpınışlar çoğaldı, çırpına çırpına öyle bir hale geldik ki…
Ekonominin ve bu konuya hâkim olanların bu çırpınışları görmedikleri ya da görmek istemedikleri ya da öteledikleri göze çarpıyor.
Ekonominin açtığı derin yaraları insanlar artık kapatamıyorlar.
Kapatmaları da imkân dâhilinde değil.
Kaç bahar geçti, hüsran diz boyu, boynumuz büküldü kaldı çaresizlikten…
Elem, keder, kader… Bakan yok, gören kayıp; insanlar zorda, insanlar darda…
Dibe vurmak gibi, doğrulamamak gibi, ekonominin girdapları arasında kaybolmak gibi, verdiğimiz ekmek mücadelesini kaybetmek gibi açmazların bizi nerelere savurduğunu artık kestiremiyoruz…
*****

“Ekmek aslanın ağzında.” derlerdi.
Bu konuda işin cılkını çıkaranlar artık “Ağzında değil, midesine indi, bağırsaklarında dolaşıyor.” demekten kendilerini alamazlardı.
Bu laflar kendini güncelledi, yapay zekâyı aslana ve ekmeğe doping olarak ekledi.
İstihdam denen yedi başlı ejderha, coştu, aşka geldi, yetmiş başlı oldu adeta.
Ne mi diyelim?
Ya söylenti ya abartma…
Ne kadarı doğru?
Bakın yılın ilk yarısına, varın tahmin edin ondan sonrasını…
Bahar geçti… Yaz geldi, yaz da döndü ikinci aya…
Merhaba dedi Temmuz’a…
Gülmeyi unuttuk…
Gülümsemeyi de…
Sıkıntılı bir hal kesti yolumuzu…
Bırakmıyor elimizi kolumuzu.
*****
“Yaşadım mı öldüm mü anlayamadım…” diyor o güzel şarkı…
Kimde suç?
Kimde taksir?
Kimde vebal?
Ejderhada mı?
Kim çağırdı o ejderhayı?
Derler ki suçu meydana koymuşlar, günlerce beklemiş; alan da olmamış, yanından geçen de…
Allahualem hâlâ o meydanda bekliyormuş…
Atanamayanlar diyorlar ki: “Bizim ne suçumuz var?
Okuduk, birkaç üniversite bitirdik, yabancı dilimiz de var lakin atanamadık…”
Enflasyon ejderhasının halay çektiği, çiftetelli oynadığı meydanlarda “Bir maaşım kiraya bile yetmiyor.” diyen yerden göğe haklı emeklilerin, asgari ücretlilerin, barınma meselesini istese de çözemeyen üniversiteli gençlerin var mı bir suçu?
*****
Bazı kelimeler öyle kifayetsiz kaldılar ki…
Mesela…
Biliyoruz…
Mesela…
Farkındayız…
Bir de o meşhur, “Gönlümüzden geçen bu değildi…” cümlesi.
Kifayet kelimesinin anlamı dahi bu cümle karşısında küçük dilini yuttu, konuşamadı.
Biz çok şey istemedik…
Beklemedik de…
Yetecek olanı dillendirdi insanlar.
Enflasyon düştü diye açıklandıkça; enflasyon “Ben değil; emekli düştü, asgari ücretli düştü, fakir fukara düştü.” diyemedi…
“Bana düştü.” dediler; asıl düşeni, yere kapaklananı, yere yapışanı, yerden kalkamayanı görmediler diyecekti, bir-iki yutkundu, vazgeçti…
“Elbet gönüllerde sabah olacak…” diyen biz…
“Akşam oldu hüzünlendim ben yine…” diyen biz…
“Efkâr bastı gönlümü yine feryat ediyor…” diyen de biz.
“Baharı görmeden yaz geldi, hatta yaz ayının bir ayı geldi geçti; ne baharı bildik ne yazı.” diyen de biz…
“Bak yine geçti bahar…” diyenler de…
*****
Kaldık ejderhaların arasında…
Halimizi arz ede ede geçen bir ömür bizimkisi…
Bu arz etmeye…
Yıl neylesin…
Yol neylesin…
Bırakın da derdini yakası yırtılan cümle Deli Bekir söylesin…
