Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Kaybolmuşun Hikayesi

Kaybolmuşun Hikayesi

featured

Bu köşe yazısı, Erol Sunat tarafından kaleme alınan ve sadakat, hırs ile iktidar mücadelesini konu edinen bir halk masalı niteliğindedir. Hikâye, varlıklı bir adamın gizemli kaybının ardından miras kavgasına tutuşan ve tahtı ele geçirmeye çalışan çocukları ile damatlarının ihanetini anlatmaktadır. Ailesinin aksine Sultan’a sadık kalan en küçük oğul, babasının yardımıyla devleti hainlerden kurtararak düzeni yeniden tesis eder. Olayların sonunda Sultan, otoritesini korumak adına tüm rakiplerini bertaraf ederken sadık dostu ve oğlunu ödüllendirerek onları başkentten uzaklaştırır. Anlatı, zenginlik ve güç tutkusunun yıkıcılığına dikkat çekerken, kişinin asıl huzuru kendi özüne dönmekte bulacağını vurgulayan bir dersle sona ermektedir. Toplumsal bir temsil niteliği taşıyan bu eser, insan doğasındaki değişmez hırsları geleneksel bir üslupla ele alır.

 

Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde oğulları, kızları, gelinleri, damatları ve torunları bir hayli çok bir adam yaşarmış. Aksi bir adammış, huysuzmuş, geçimsizmiş. Evlatları, damatları ve gelinleri yanına desturla girerlermiş. Oldukça zengin bir adammış. Gözünü yumsa torunlarının torunları dahi gömgök zengin olur diyorlarmış. Ona zamanın Karun’u diyenler varmış. Herkese karışır, sözünün üzerine söz konsun istemezmiş. Şehrin, memleket çapında tanınan kayınpederi derlermiş. Kervanları, hanları, kervansarayları, konakları, Payitaht dahil birçok şehirde dükkanları varmış. Kaç adamı olduğunu, işlerini kimlerin takip ettiğini ondan başkası bilmezmiş. Uzak diyarlarda neyi var neyi yok bilen yokmuş. Evlatlarının hiçbirini işine karıştırmaz; onlar şehirde hanlara, aşhanelere, Bedestendeki dükkanlara karışırlarmış. Devrinin Karun’u, kervanlarından biriyle uzak bir diyara doğru çıkmış yola. Aradan bir ay geçmiş; ne kervandan ne babalarından haber alamamış çocukları. Bir üç ay daha beklemişler. Bu zengin, Sultanın da dostuymuş. Sultan, gittiği varsayılan diyarlara varıncaya kadar her yöne onu aramaya kendi adamları da dahil onlarca adam göndermiş. Ne kervan bulunabilmiş ne de o zengin adam. Bir sene sonra adama “kaybolmuş” denmiş. Cesedi bulunamadığı için, kaybolmuşun nesi var nesi yok, evlatları kendi aralarında bölüşmüşler. Öyle olmuş ki memleket, bir anda ondan fazla büyük zenginin var olduğu bir diyar olmuş. Damatlar şehirlerinden çıkmışlar, Payitahta postu sermişler. Öyle bir servetmiş ki, bitip tükenecek gibi değil ifadesi bile hafif kalıyormuş. Sultan kardeşlerden en büyüğünü, “Babanız benim dostumdu.” diye saraya, yanına almış, ona Beylik payesi vermiş. Kaybolmuşun damatları bir araya gelmişler, “Elimizde dehşet bir güç var.” demişler. “Eğer biz istersek Sultan da oluruz, Vezir de.” Kaybolmuşun en küçük oğlu babasının kaybolduğuna inanmıyor, son bir senedir köşe bucak babasını arıyormuş. Ağabeyleri, “Biz,” diyorlarmış, “kaybolmuşun evlatlarıyız. Babamız kaybolsa da biz kaybolmayacağız.” En küçük erkek kardeşleri, “Ağabeylerim,” demiş, “enişteler başlarına iş açacak yollara daldılar.” Ağabeyleri, “Sen bu işlere karışma,” demişler, “artık kaybolmuş bir babaya sahip olduğumuzu da kabul et. Bırak şu aramayı da malının mülkünün sefasını sür.” Küçük kardeş, saraydaki ağabeyine damatların düşüncelerini açmış, “Ağabey, Sultanı uyar.” demiş. Bakmış ki ağabeyi oralı bile değil. Sultanın Ecesine ulaşmış. “Ecem,” demiş, “durum çok ciddi, beni Sultanımızla görüştürmeniz lazım.” Ece, “Siz zengilerin,” demiş, “garip düşünceleri var.” Hele senin düşünceni anlayamadım. Herkes Sultana karşı da, bir sen mi Sultanın yanındasın? Sultan seni dinlemez bile. Sen yanıma gelmedin, ben de seni görmedim. Kaybolmuşun en küçük oğlu, Sultan saraydan çıkarken yapışmış Sultanın atının dizginlerine. “Dur da beni dinle Sultanım.” demiş. Sultan, “Seni tanıyorum,” demiş. “Söyle derdin ne, neden kesersin önümü?” Delikanlı, ahalinin içinde, “Sultanım,” demiş, “hayatın tehlikede, tahtın tehlikede, memleket tehlikede!” Bağıra bağıra tehlikeyi anlatmış. Sultan önce Bey yaptığı ağabeyi çağırmış. Ağabey yokmuş. Damatları aratmış, onların da izine rastlayan olmamış. Sultan ihtiyatı elden bırakmasa da Kaybolmuşun en küçük oğluna ne kadar güvenebileceğinden emin değilmiş. İşin içine Ece girmiş, Vezir girmiş; Sultan, kaybolmuşun küçük oğlunun anlattıklarından uzaklaşmış. En kötü an gaflet anıdır derler ya. Sultanın kendine göre tedbir aldığını sandığı gece sarayı basanlar, Sultanı yakalayıp zindana atmışlar. Kaybolmuşun Bey olan büyük oğlunu Sultan naibi olarak tahta oturtmuşlar. Kaybolmuşun üç damadı da Vezir olmuş bir gecede. Muhafızlar Payitahtın her yerinde kaybolmuşun küçük oğlunu aramaya başlamışlar. Kaybolmuşun küçük oğlu tam yakalanmak üzereyken, birileri onu Payitahttan kaçırıp bir hana getirmişler. Gözleri bağlı olan gencin açmışlar gözlerini. Delikanlı bir de bakmış ki babası! Atılmış boynuna babasının. Kaybolmuş, “Evlat,” demiş, “bana sadık bir tek sen çıktın.” Sultan senin sadakatinden şüphe duymazdı amma Ece ve Vezir onu yanılttı. Ne oldu? Kendi zindanda, Vezirin kellesi gitti. Ece de en büyük ağabeyine lazım; onunla evlenip Sultan olmak ister. Sultan ise bu sabahı görmeyebilir. Delikanlı, “Babam,” demiş, “kardeşlerim içinde her türlü silahı benden daha iyi kullananı yok; bana yeterli adam verirsen, Sultana sadık adamlarla Sultanı zindandan kurtarabilirim.” Kurtaramazsam da bu yolda ölürüm. Kaybolmuş, en iyi adamlarını oğlunun yanına vermiş. Payitahta girdiklerinde, daha önceden haberleştikleri Sultana sadık muhafızlar da onlara katılmış; sarayı basmışlar, zindana inip hem zindandakileri hem de Sultanı alıp çıkmışlar. Zindandan kurtulanlar sarayda öyle büyük bir kargaşa çıkarmışlar ki, o kargaşada Sultanı kaçıranlar payitahtın dışına kolayca çıkarlarken, saray çıkan kargaşayı ancak üç gün sonra bastırabilmiş. Sultan naibi, Vezir olan damatlar ve Ece birbirlerine düşmüşler. Ece, Sultan naibinin yanında dururken damat Vezirler Sultan naibine savaş açmışlar. İktidar savaşları günlerce sürmüş, ortanca damat ölmüş, küçük damat ağır yaralanmış. Büyük damat, akrabası olan komşu diyarın Sultanından yardım istemiş. O diyarın Sultanı ordusuyla Payitahta girmiş, Ece ve Sultan naibi Payitahttan kaçmış, kaybolmuşun büyük damadı, Sultan naibi olarak tahta oturmuş. Komşu diyarın Sultanı, kendi eliyle damat Veziri tahta oturttuktan sonra memleketine geri dönmüş. Ancak adamları memleketin her tarafında kayıp Sultanı ve onu kaçıran kaybolmuşun küçük oğlunu arıyorlarmış.

Bir ay kadar sonra şifahanede yatan küçük damat da ölünce, büyük damat almış olduğu yardımlarla yerini sağlamlaştırmaya çalışmış. Memleketin ücra bir yerinde Kaybolmuş, Sultan ve kaybolmuşun oğlu bir araya gelmişler. Ece ve Sultan naibinin yerini tespit etmişler. Sultan, “Kaybolmuş,” demiş, “bu işi bana bırak, ahali Sultanı öldü biliyor.” Duydum ki yarın Ece ve büyük oğlunun düğünleri varmış bir dağ köyünde. Kaybolmuş, “Sen hiçbir şeye karışma.” demiş oğluna. Sultan o. Memleket hakkında karar onun, hüküm onun. Sultan ve adamları dağ köyüne vardıklarında yatmışlar pusuya. Bir süre sonra yalnız olmadıklarını anlamışlar. Tahta oturan kaybolmuşun damadının adamları, Sultandan önce köyü basmak için ilerlemeye başlamışlar. Sultanın adamları, damadın adamlarının tamamını saf dışı bırakmışlar. Sonra da basmışlar düğünü. Ece ve kaybolmuşun büyük oğlu bir anda Sultanı karşılarında görünce, Ece düşmüş bayılmış. Ahali diz çökmüş. Kaybolmuşun büyük oğlu kılıcını çekip Sultana saldırmış. Sultanın adamları kaybolmuşun büyük oğlunu yakalayıp uçurumdan aşağıya atmışlar. Uçuruma atarken de “Ece’yi gör bak,” demişler, “hainlerin layığı budur.” Ece kendini uçurumdan aşağıya atmaya kalktıysa da yakalamışlar, Sultana getirmişler. Sultan, “Ece,” demiş, “bana hainlik edenin halini gördün.” Seni de atardım o uçurumdan aşağıya, lakin babana söz verdim. Seni kendi diyarına gönderiyorum.

Sultanın kurtulduğunu öğrenen Sultan naibi damat, kaybolmuşun şehirde kalan oğullarını yanına çağırmış. “Siz benim,” demiş, “kardeşlerim sayılırsınız.” En küçüğünüzden hazzetmem. Ancak sizleri memleketin Veziri olarak görmek isterim diyerek iki kayınbiraderini Vezir yapmış. Kaybolmuş, küçük oğluna “Evlat,” demiş, “ağabeylerin belli ki ölmeyi seçti.” Büyük ağabeyin öldü, yeni Vezir olanlar da ölümün kıyısındalar. Sultan, “Kaybolmuş,” demiş, “sen ve küçük oğlun hariç sülalen bana savaş açmış durumda.” Son defa soruyorum. Sonuna kadar yanımda mısınız, benimle misiniz? Kaybolmuş, “Şüphen mi var Sultanım?” demiş. “Oğlum oldukça iyi bir savaşçıdır.” Onu senin yanına vereyim. Sultanın muhafızlarının başı, “Sultanım,” demiş, “Kaybolmuşun küçük oğlu yaman bir savaşçı, yanımızda olursa her savaştan galip çıkarız.” Sultan, “Muhafızlarım sana emanet kaybolmuş oğlu,” demiş, “kurtar Payitahtımı!” Kaybolmuş oğlu seçme muhafızlarla ve babasının adamlarıyla birlikte tebdili kıyafet eylemiş, büyük bir kervanla payitahta girmiş. Bakmışlar ki Payitaht, yabancı diyarın muhafızlarıyla dolu. Saray o muhafızların seçmeleriyle korunuyor. Sultanın Muhafız başı, kaybolmuş oğluna, “Beyim,” demiş, “Sultanımıza bağlı kim varsa ayaklandırmaya başladık.” Sarayı bastığımızda yanımızda olacaklar. Baskıncılar fırsat ararken aradıkları fırsat ayaklarına gelmiş. Damadın akrabası olan komşu diyarın Sultanı Payitahta gelmiş. Onun gelmesinin şerefine Payitahtta eğlenceler tertip edilmiş. Kaybolmuş oğlu ve yanındakiler o karmaşada sızmışlar saraya. Kaybolmuşun oğlu, komşu diyarın Sultanını herkesin içinde öldürmüş. Eniştesini ve ağabeylerini yakalayıp zindana atmış. Payitahtı ahalinin de yardımıyla öğleye kadar teslim almış. Ertesi gün, Sultan ve kaybolmuş Payitahta gelmişler. Ahali bayram etmiş. Sultan, kaybolmuş ve kaybolmuşun oğluyla inmiş zindana. Kaybolmuş’a, “Bana kılıcını ver.” demiş. Almış kaybolmuşun kılıcını, önce kaybolmuşun damadını öldürmüş. Sonra oğullarının olduğu bölümü açtırmış, ardından Vezir olan iki kardeşi de öldürmüş. Kan damlayan kılıcı kaybolmuşa geri vermiş. Kaybolmuş ve oğlu donmuş kalmışlar. Kaybolmuş, “Evlat,” demiş, “Sultan ne derse evet diyeceğiz.” Sana ve bana öyle bir gözdağı verdi ki, bu gözdağının sağa sola çekilecek bir tarafı kalmadı. Payitahtta kalmak ölümle eşdeğer. Sultan ertesi gün, kaybolmuş ve oğlunu huzuruna çağırmış. “Kaybolmuş,” demiş, “şu anda en küçük oğlundan başka kimse hayatta değil.” Bana yapmış olduğunuz hizmetten ve vermiş olduğunuz destekten dolayı, sana oğulların ve damatların tarafından paylaşılan bütün malını ve mülkünü geri veriyorum. Sen malını ve mülkünü benim ve memleketin yolunda gözünü kırpmadan harcadın. Oğlun, beni zindandan kurtardı, Payitahtımı geri aldı, o bana düşman olan Sultanı kendi eliyle öldürdü. Takdirimi kazandı. Etrafımdaki herkes bu yiğidi kendine Vezir yap diyor. Ancak senin sülalenden sarayıma Vezir istemem. Böyle bir şey tahtıma gölge düşmesi demek. Tahtımın üzerinde sallanan bir kılıç demek. Değil o kılıca, gölgesine dahi rızam yoktur. Sütten ağzım yandı, bundan böyle yoğurdu üfleyerek yeme zamanı geldi. Sen benim dostumsun amma, Payitahtta, akrabandan ve şehrinden kim varsa tek bir kimse kalmaksızın hepsini al götür. Senden sonra akrabandan kim kalırsa hayatta kalmayacak. Ayrıca Payitahtta neyin var neyin yok, al ve çekil. Şehrine geri dön Kaybolmuş. Oğlunu da o şehre Bey olarak verdim.

Anlatırlar ki; Kaybolmuş ve oğlu Sultanın huzurundan ayrılır ayrılmaz, can korkusuna düşen yakınlarıyla Payitahtı terk etmişler. Kaybolmuş, Payitahtta nesi var nesi yok her şeyi ya sattırmış ya devretmiş ya da fakir fukaraya hibe etmiş. Kaybolmuşun seneler önce nasıl ve neden kaybolduğu, kervanının ve kendinin başına neler geldiği konusunda insanlar çok şeyler anlatmışlar. Lakin Kaybolmuş tek bir kelam etmemiş.

Kendi şehirlerine geldiklerinde ahaliyi şehir meydanında toplamış. “Ahali,” demiş, “ben artık oldukça yaşlı bir adamım.” Şehrin Beyi olan oğlum burada. Onun da rızasını aldım, zenginliğimi hane gözetmeksizin aranızda pay edeceğim. Bu şehirdeki her hane ömründe hiç olmadığı kadar zengin olacak. Bana ve oğluma dua edin yeter. Bir şehrin istisnasız bütün haneleri bir anda tahminler ötesi zengin olabilir mi? Olmuş. Kaybolmuş, “Ben,” demiş, “kaybolmuştum. Şimdi geri geldim. Kendimi buldum.” Kaybolmuş ve kaybolmuşun şehri zenginliğiyle, engin hoşgörüsüyle uzun yıllar boyu anlatılmış durmuş.

Şehir şehre, kaybolmuş kaybolmuşa, kaybolmuş oğlu kaybolmuş oğluna, Sultan Sultana, Ece Eceye, Vezir Vezire, Damat damada, Oğul Oğula, Sultan naibi Sultan naibine, hain haine, Muhafız başı Muhafız başına, kervan kervana, han hana, köy köye, meydan meydana, ahali ahaliye benzer.

Bir kıssadır anlatılan. Her kıssadan bir hisse alına denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…

Sürçülisan eylediysek affola…

Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!