Prof. Dr. Fuat Gürdoğan tarafından kaleme alınan bu metin, modern siyasal iletişimde kitleleri yönlendirmek için kullanılan “Yokla, Alıştır, Normalleştir” stratejisini derinlemesine analiz etmektedir. Yazar, iktidarların tepki çekebilecek radikal kararları aniden uygulamak yerine, bu kararları zamana yayarak toplumun psikolojik direncini kırmayı hedeflediklerini belirtmektedir. Süreç, önce nabız ölçen bir fikir yoklamasıyla başlar ve ardından konunun sürekli gündemde tutulmasıyla sağlanan bir kanıkıksama evresiyle devam eder. Nihayetinde toplumun hassasiyetleri köreltilerek, başlangıçta reddedilen düşünceler hayatın doğal bir parçası haline getirilir. Metin, toplumsal değişimlerin ani devrimlerle değil, fark edilmesi güç küçük adımların birikimiyle gerçekleştiğini vurgulayarak okuyucuyu siyasi söylemlere karşı tetikte olmaya davet eder.
Siyaset yalnızca karar alma sanatı değildir. Aynı zamanda toplumun hangi kararı hangi anda kabul edeceğini hesaplama sanatıdır. Bu nedenle modern siyasal iletişimde iktidarlar çoğu zaman doğrudan uygulamaya geçmezler. Önce toplumsal zemini hazırlarlar.
Son yıllarda Türkiye siyasetini izlerken dikkatimi çeken bir yöntem var. Bunun literatürde farklı karşılıkları bulunabilir. Ancak ben bu yöntemi daha yalın ve daha anlaşılır bir isimle tarif etmeyi tercih ediyorum:
Yokla, Alıştır, Normalleştir.
Bu üç aşamalı süreç, kamuoyunun ilk anda tepki göstereceği düşüncelerin veya uygulamaların zaman içerisinde sıradanlaştırılarak kabul ettirilmesine dayanıyor.
İlk aşama yoklamadır.
Toplumun hassasiyet göstereceği bir konu doğrudan icraata dönüştürülmez. Önce kamuoyunun önüne bir fikir olarak bırakılır. Bazen bir siyasetçi tarafından dile getirilir, bazen bir köşe yazısında işlenir, bazen de medyada tartışmaya açılır. Buradaki amaç karar almak değil, toplumsal reaksiyonu ölçmektir.
Ne kadar tepki geliyor?
Kimler itiraz ediyor?
İtirazın şiddeti ne kadar sürüyor?
Toplumun hangi kesimleri sessiz kalıyor?
Siyasal akıl bu aşamada konuşmaz, dinler.
İkinci aşama alıştırmadır.

İnsan zihni sürekli karşılaştığı olgulara karşı zamanla duyarsızlaşır. Psikolojide buna alışma etkisi denir. İlk karşılaşmada sert tepki doğuran bir düşünce, tekrar tekrar gündeme geldiğinde olağanlaşmaya başlar. İnsanlar fikri benimsemese bile ona alışırlar.
Aslında burada fikir kabul edilmiş olmaz. Fakat yabancılık hissi ortadan kalkar.
Bir zamanlar şok edici görünen şey, artık şaşırtıcı olmaktan çıkmıştır.
Üçüncü aşama ise normalleştirmedir.
Toplum artık o konuyla yaşamaya alışmıştır. İlk günkü güçlü itirazlar sönmüş, dikkat başka alanlara kaymıştır. Böylece başlangıçta kabul edilmesi zor görünen uygulama, hayatın doğal akışı içerisinde sunulabilir hale gelir.
Siyasetin en önemli avantajı da burada ortaya çıkar.
İnsanlar çoğu zaman değişimin kendisine değil, ani değişime direnç gösterirler.
Yavaş ilerleyen dönüşümler ise çoğu zaman fark edilmeden toplumsal hayatın parçası haline gelir.
Bu nedenle günümüz siyasetini anlamak isteyenlerin yalnızca alınan kararlara değil, dolaşıma sokulan fikirlere de dikkat etmesi gerekir. Çünkü bazen bir karar uygulanmadan çok önce toplumsal hafızada yer edinmeye başlar.
Belki de bugün tartıştığımız birçok konuya bu gözle bakmak gerekiyor.
Karşımızda gerçekten bir öneri mi var?
Yoksa bir yoklama mı?
Yaşanan şey bir tartışma mı?
Yoksa bir alıştırma süreci mi?
Ve en önemlisi…
Henüz normalleşmemiş olan ne, normalleşme yolunda olan ne?
Çünkü siyaset tarihine baktığımızda görüyoruz ki toplumlar çoğu zaman büyük dönüşümleri bir gecede değil, küçük adımların birikimi sonucunda yaşarlar.
Bu yüzden son yılların en dikkat çekici siyasal iletişim modelini üç kelimeyle özetlemek mümkündür:
YAN, yani;
Yokla. Alıştır. Normalleştir.