Dr. Alper Sezener
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Küçük Şeylerin Ontolojisi

Küçük Şeylerin Ontolojisi

featured

Dr. Alper Sezener tarafından kaleme alınan bu metin, küçük nesnelerin ve anların varoluşsal değerini felsefi bir derinlikle ele almaktadır. Yazar, devasa kavramlar ve ideolojiler yerine; bir kahve telvesi veya eski bir bilet gibi gözden kaçan detayların hayatın en saf ve dürüst hakikatini temsil ettiğini savunur. Modern dünyanın dayattığı büyük beklentilere karşı bir direniş olarak sunulan bu bakış açısı, bireyi eşyanın kendisine ve anın sadeliğine dönmeye davet eder. Metinde, bu ontolojik yaklaşımın sinemadaki yansıması olarak Wim Wenders’in “Mükemmel Günler” filmi üzerinden gündelik ritüellerin kutsallığı vurgulanmaktadır. Nihayetinde eser, insanın kendi varlığını ancak yavaşlayarak ve küçük ayrıntıları fark ederek anlamlandırabileceğini zarif bir dille özetler.

 

Bir fincan kahvenin dibinde kalan telvenin kıvrımları, pencereden sızan tozlu ışık huzmesinin halıya düşürdüğü soluk dikdörtgen, eski bir ceketin cebinde unutulmuş bir tiyatro bileti… Bunlar, varlığın büyük manifestoları değil; sessiz, neredeyse utangaç tanıklıklarıdır. Büyük felsefeler sistemler kurar, ontolojiler evrenin temelini sorgular; oysa varoluşun en hakiki yüzü, bu küçük, kırılgan, kolayca gözden kaçan şeylerde kendini ele verir. Çünkü büyük olan, genellikle kendi ağırlığı altında ezilir ve yalan söyler. Küçük olan ise yalan söyleyemez; o, sadece vardır.

“İnsan, anlam arayışında hep devasa kavramlara sarılır,” önermesi varlık felsefesinin en derin paradokslarından birine işaret eder. Varlık, Hiçlik, Özgürlük, Ölüm. Heidegger’in Dasein’ı, Sartre’ın kötü niyeti, Camus’nün absürdü… Bunlar, düşünceyi aydınlatır ama yaşama nadiren dokunur. Oysa bir sabah uyanıp da perdelerin arasından sızan o ilk ışık demetini gördüğümüzde, bir anlığına bütün metafizik sorular susar. Işık, sadece ışıktır. Biz, sadece oradayızdır. Bu karşılaşma, hiçbir kitabın veremeyeceği bir ontolojik yoğunluk taşır.

Büyük olaylar, savaşlar, devrimler, aşkların doğuşu ve yitirilişi, zamanı dramatik biçimde böler. Buna karşılık, küçük şeyler zamanın akışını ele geçirir ve zamanı örer. Onlar şeffaf değildir; bir sır taşırlar. Bir çekmecenin en ücrasında duran, artık yazmayan eski dolma kalem, herhangi birimizin gençliğinde taşıdığı umutların gölgesini saklar. Onu her gördüğümüzde, bir parça kendimizle yeniden karşılaşırız, ama bir tamamlanmamışlık hissi de içimizi kaplar. Bu eksik karşılaşma, varoluşun en edebî halidir.

Fenomenoloji, özellikle Husserl ve Merleau-Ponty üzerinden, “şeylerin kendilerine dönüşü”nü salık verir. Küçük şeyler, işte bu çağrıya en içten cevap verenlerdir. Bir yaprağın düşerken çıkardığı sesi dinle. O ses, ne bir semboldür ne de metafor. Sadece bir yaprağın dünyaya veda edişinin somut, bedensel ifadesidir. Biz ise o sesi hemen “sonbahar”, “hüzün”, “geçicilik” diye kodlarız. Oysa kodlamadan önce bir an durmak, şeyin kendisini olduğu gibi kabul etmek, nadir bir ontolojik cesarettir. Küçük şeyler bizi bu cesarete davet eder.

Modern dünyada küçük şeylerin ontolojisi aynı zamanda bir direniştir. Algoritmalar bizi sürekli büyük duygu dalgalarına, büyük öfkelere, büyük mutluluklara yönlendiriyor. Bir beğeni, bir paylaşım, bir viral video… Hepsi büyük. Oysa insanın ruhu, küçük şeylerle beslenir. Rainer Maria Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda dediği gibi, “Görmeyi öğreniyorum.” Biz burada, görülmemiş şeyleri görmek için değil, her şeyi yeniden, ilk kez görüyormuş gibi görmek için varız.

Bir kahve fincanının sıcaklığını avuçlarında hissetmek, eski bir kitabın sayfalarını çevirirken çıkan o kuru hışırtıyı duymak, rüzgârın perdeleri hafifçe kıpırdatışını izlemek… Tüm bunlar, varlığın en temel katmanına dokunmaktır. Bu dokunuşlar olmadan, felsefe kuru bir soyutlamaya, edebiyat ise gösterişli bir oyuna dönüşür.

Küçük şeyler ölümü de usul usul öğretir. Ölüm, büyük bir kelime olarak hep uzakta ve korkutucu durur; oysa küçük şeyler onu yaklaştırır, parçalara ayırır ve elle tutulur kılar. Bir bitkinin kenarlarından yavaşça sararmaya başlaması, bir telefon numarasının kullanım dışı olması, geçmişte vücuda tam oturan giysinin şimdi dolapta boş boş asılı duruşu… Bunlar, sessiz ve geri dönüşsüz küçük ölümlerdir.

Her biri, büyük vedanın provasıdır. Ama aynı zamanda ince bir minnet dersidir: “Henüz buradayım, dokunabiliyorum ve hissediyorum.”

Sonuç olarak, küçük şeyler bizi büyük felsefeden daha derin bir yere taşır, yani kendimizle yüzleşmeye. Çünkü büyük kavramlar bizi korur; küçük şeyler ise çıplak bırakır. Bir an durup masanın üzerindeki toz zerresine baktığımızda, evrenin bütün karmaşıklığı o zerrede özetlenir. Sen de o zerresin. Hem önemsiz hem mucizevi.

Varlık, büyük harflerle yazılmaz. O, fısıltıyla, dokunuşla, unutulmuş bir eşyanın sessiz tanıklığıyla açığa çıkar. Küçük şeylerin ontolojisi, aslında insanın kendi varlığını alçakgönüllülükle kabul etme sanatıdır. Bu sanatı öğrendiğimiz ölçüde, hem daha az korkarız hem de daha derin hissederiz.

Ve işte bu duyguyu, sinemanın en saf haliyle en güçlü veren filmlerden biri, Wim Wenders’in Mükemmel Günler (Perfect Days, 2023) eseridir. Film, Tokyo’da tuvalet temizleyen mütevazı bir adamın, Hirayama’nın günlerini takip eder. Her sabah aynı saatte uyanır, aynı ritüelle kahvesini içer, aynı kasetleri dinler, aynı ağaçların altından geçer, ışık huzmelerinin yapraklara değdiği o anları sessizce izler. Büyük bir hikâye yoktur. Dram yoktur. Sadece küçük şeylerin ardı ardına dizilişi vardır.

Wenders, Hirayama’nın gözünden bize varoluşun, büyük olaylarda değil, tekrarlanan küçük ritüellerde anlam kazandığını hatırlatır. Film boyunca bu anlar, adeta ruhsal bir meditasyona dönüşür. Hirayama’nın yüzünde beliren o hafif tebessüm, felsefenin en ağır kitaplarından daha çok şey söyler. İnsan, ancak küçük şeylerle barıştığında gerçekten özgürleşir.

Mükemmel Günler, bize modern dünyanın gürültüsünden kaçmanın yolunun, onu reddetmek değil; onun içinde küçük, kendine ait bir düzen kurmak olduğunu gösterir. Bir fincan kahve, bir kitap, bir şarkı nakaratı, bir ışık huzmesi, bir oyun parkından yükselen çocuk kahkahaları… Bunlar, Heidegger’in “dünyada-olmak” dediği şeyi en somut biçimde yaşatır. Film bittiğinde, dışarı çıktığınızda kendi hayatınızın küçük şeylerini başka bir gözle görürsünüz. Birden o eski dolma kalem, pencereden sızan ışık, cebinizdeki eski bilet daha anlamlı hale gelir.

Küçük şeylerin ontolojisi, nihayetinde yavaşlamaya, bakmaya, görmeye, dokunmaya, hissetmeye davettir.

Düşünelim…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!