Johann Hari’nin Çalınmış Dikkat kitabı ve Sosyal İkilem belgeseli üzerinden şekillenen bu köşe yazısı, modern insanın odaklanma yetisini nasıl kaybettiğini çarpıcı bir şekilde ele almaktadır. Bireysel bir irade sorunundan ziyade, teknoloji devlerinin dikkat ekonomisi üzerine kurduğu sistematik bir yağma düzenine dikkat çekilmektedir. Yazılım algoritmalarının insan psikolojisini suistimal ederek bizleri birer ticari metaya dönüştürdüğü ve bu durumun toplumsal bir salgına yol açtığı vurgulanmaktadır. Sadece ekran bağımlılığı değil; beslenme, yaşam koşulları ve çalışma düzeni gibi çok boyutlu etkenlerin de zihinsel derinliğimizi yok ettiği ifade edilmektedir. Kaynaklar, bu dijital esaretten kurtulmak için bireysel çabaların ötesinde kamusal ve yapısal değişimlerin zorunlu olduğunu savunmaktadır. Sonuç olarak, dikkat dağınıklığının kişisel bir kusur değil, kurgulanmış bir dış müdahale olduğu gerçeği gözler önüne serilmektedir.
Sabah uyanır uyanmaz ilk işiniz telefonunuza uzanmak oluyor. Belki alarmı kapatmak, belki de dünyada ne olup bittiğine bakmak için… Derken bir bildirim, ardından bir tane daha. Kaydırdıkça kaydırıyorsunuz. “Sadece beş dakika daha” tesellisiyle yarım saat uçup gidiyor; üstelik daha henüz yüzünüzü yıkamadan oluyor tüm bunlar.
Gün içinde önemli bir işe koyuluyorsunuz, hemen araya bir şeyler sızıyor. Telefon titriyor, e-posta düşüyor, mesaj sesi yankılanıyor. Başlangıç noktasına her döndüğünüzde yeniden bölünüyorsunuz. Akşam olduğunda sırtınızda ağır bir yorgunluk var ama günün bilançosunu çıkaramıyorsunuz. Sanki hakkıyla çalışmış gibi değil de, dikkatiniz didik didik edilmiş gibi hissediyorsunuz.
Johann Hari, 2022’de yayımlanmış ufuk açıcı kitabı “Çalınmış Dikkat: Neden Odaklanamıyoruz ve Tekrar Derinlemesine Nasıl Düşünürüz?” isimli eserinde, içinde bulunduğumuz durum hakkında çok net bir teşhiste bulunuyor. Dikkatimiz çalınıyor ve bunun sorumlusu ne sadece irademiz ne telefonlarımız ne de “çağın alameti” diye geçiştirilecek bulanık kaderimiz… Sorumlusu oldukça somut ve ölçülebilir.
Dikkatimiz üzerine milyarlarca dolarlık devasa bir ekonomi kurulmuş durumda. Hari kitabında sarsıcı bir veri paylaşıyor: Son on beş yılda bir çocuğun ortalama odaklanma süresi 12 dakikadan 65 saniyeye düşmüş durumda. Yetişkinler ise ekranda 40 saniyeden fazla kalamıyor. Karşı karşıya olduğumuz şey kitlesel bir dikkat dağınıklığı salgını. Fakat yazarın asıl büyük tespiti şu: “Sen hasta değilsin. Dünya düzensiz.”
Dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinin iş modeli, doğrudan bizim her bir saniyemize endeksli. Ne kadar uzun bakarsak o kadar para; ne kadar çok kaydırırsak o kadar gelir. Bizim dikkatimiz, onların ham maddesi. Bu vahşi ekosistem içinde “daha iyi odaklanmaya çalışmak”, alevler içindeki bir ormanda koşarken “nefesimi düzenlemeliyim” demek gibi bir şey. Bireysel teknikler belki biraz işe yarar ama asıl sorun ormanın yanıyor olması.
Kitabın en güçlü yanı, bu krizi yalnızca ekran bağımlılığıyla açıklamıyor oluşu. Açık ofisler, kesintilerle dolu okul müfredatları, hava kirliliği, çocukların oyun oynama biçimindeki değişimler ve hatta beslenme alışkanlıklarımızın tümü dikkati besleyen ne varsa tek bir kapıdan değil, onlarca kapıdan birden yağmalıyor. Hari’nin şu cümlesi kitabın ruhunu özetliyor: “Dikkatimiz çalındığında, çalınan sadece zamanımız değildir. Çalınan; bir şeyi sonuna kadar düşünme cesaretimiz, can sıkıntısıyla kurduğumuz mahrem ilişki ve kendimize ‘Ben ne istiyorum?’ diye sorma fırsatımızdır.”

Yazar, dört yıl boyunca dünyayı dolaşarak bu krizin panzehirlerini arıyor. San Francisco’daki bildirim savaşçılarından İzlanda’daki rehabilitasyon merkezlerine, Baltimore’un dikkat dostu okullarından Londra’nın açık ofis isyanlarına kadar pek çok deneyimi inceliyor. Vardığı sonuç net: Bireysel reçeteler yetmez. Dikkat ekonomisinin tıpkı tütün endüstrisi gibi kamusal olarak düzenlenmesi, algoritmaların şeffaflaştırılması, okulların ve iş yerlerinin yeniden “insan ölçeğinde” tasarlanması gerekiyor. Kitabın arka kapağını kapattığınızda ilk yapacağınız şey muhtemelen telefonu başka bir odaya bırakmak olacak. Sonra bir çırpıda elli sayfa devirecek ve bir an durup şunu fark edeceksiniz: “Ben aslında hiç bu kadar dağınık değildim. Benim dikkatim dağıtıldı.”
***
Peki, Johann Hari’nin bahsettiği bu hırsızlık nasıl oluyor da bu kadar sessiz, etkili ve küresel çapta yürütülebiliyor? İşte “The Social Dilemma” (Sosyal İkilem) belgeseli, bu sorunun ekrandan gözümüzün içine bakan cevabı.
Çünkü dikkatimizi yağmalayan şey “teknoloji” gibi soyut, masum bir kavram değil; sosyal medya platformları ve onları hararetle çalıştıran algoritmalar. Hari’nin kitabında teorisini kurduğu “bildirim savaşları” ve “ekran bağımlılığı”, bu belgeselde birer suç mahalline dönüşüyor. Kitap teoriyi yazıyorsa, belgesel faili gösteriyor.
Yönetmenliğini Jeff Orlowski-Yang’ın üstlendiği 2020 yapımı Sosyal İkilem, bir belgeselden ziyade büyük bir itirafname. Çünkü kameraların karşısına geçenler; Facebook, Google, Instagram ve Twitter’ın eski üst düzey yöneticileri ve yazılımcıları. Yani bu dijital canavarları bizzat inşa edenler, şimdi oturmuş kendi canavarlarının dünyayı nasıl yuttuğunu anlatıyorlar. Eski Google etik tasarımcısı Tristan Harris’in o meşhur cümlesi belgeselin omurgasını oluşturuyor: “Bir ürün için para ödemiyorsan, ürün sensin.” Dikkatimiz bir meta haline geldiyse bunun nedeni, bizi ücretsiz sanıp aslında satılan mal olduğumuz bir ekonominin içinde yaşamamızdır.
Belgesel boyunca algoritmaların kusursuz röntgenini izliyoruz: Hangi videoda saniyelerce takıldın? Hangi gönderiye iki kez baktın? Hangi başlık seni öfkelendirdi? Sistem, seni ekranda tutacak duygusal tetikleyiciyi tam on ikiden vuruyor. Sinirliyken kışkırtıcı haberler, üzgünken melankolik videolar, meraklıyken komplo teorileri… Her tık bir veri, her veri yeni bir hapis. Yapım, bu karanlık döngüyü kurgusal bir gencin dramatik hikayesiyle canlandırarak somutlaştırıyor. Bildirimlerin kölesi olan, uykusunu, arkadaşlıklarını ve gerçekliğini kaybeden o genç, Hari’nin “çalınan sadece zamanımız değil” çığlığının ete kemiğe bürünmüş hali.
2021’de BAFTA ve Emmy gibi prestijli ödüllerde adından söz ettiren Sosyal İkilem’in asıl başarısı ödülleri değil; izleyen herkesin artık telefonuna bir “şüpheli” gibi bakmasını sağlaması. Çalınmış Dikkat’i okuduysanız, bu belgesel onun en keskin görsel tamamlayıcısıdır. İkisi birden bize şu umudu fısıldıyor: Bu sistem insan eliyle kuruldu, öyleyse değiştirilmesi de insan eliyle mümkün. Her şey, o görünmez kelepçeleri fark etmekle başlıyor.
İyi Pazarlar…