Erol Sunat tarafından kaleme alınan bu metin, insanların sorumluluktan kaçmak ve kendilerini emniyete almak için sığındıkları “bilmem” ifadesini mecazi bir kale benzetmesiyle eleştirel bir dille inceler. Yazar, bu kavramı yalnızca bir bilgisizlik durumu değil; duyarsızlık, bencillik ve hayata karşı pasif kalma tercihi olarak nitelendirir. Kişinin çevresindeki olaylara gözünü yumarak inşa ettiği bu psikolojik zırhın, aslında toplumsal faydadan ve dürüstlükten uzaklaşmak anlamına geldiğini vurgular. Metin boyunca, her ne kadar sarsılmaz görünse de bu yapay savunma mekanizmasının hakikat karşısında eninde sonunda çökeceği ve kişinin vicdanıyla yüzleşmekten kaçamayacağı hatırlatılır. Sonuç olarak yazar, kaçamak cevaplarla örülen bu kalelerin, hayatın gerçekleri ve ilahi adalet karşısında yıkılmaya mahkûm olduğu gerçeğinin altını çizer.
Kale kaledir dense de yıkılanı var, erişileni var, yalçın dağların, tepelerin üzerine kurulmuş olanları var.
Ayakta kalanları pek az.
Birçoğu enkaz…
Her kale yıkılır denmiş, “bilmem” kalesi yıkılmaz…
Bursa Eğitim Enstitüsünden okul arkadaşım olan Zeki Yılmaz’ın kulakları çınlasın. Söz ondan, ilham ondan…
Meselenin içine mecaz girdi mi, akan sular durur.
Düğün olur oynamayı bilmem, aş pişecek yumurta bile kırmadım aş yapmayı bilmem, süpürmeyi bilmem, yıkamayı bilmem, silmeyi bilmem, hamur yoğurmayı bilmem, bilmem de bilmem…
Ne bilirsin sen?
Onu da bilmem diyecek diyemiyor der insanlar.
Bilmem demek; kendini kenara almak, işi gücü başkalarının üzerine yıkmak, etliye sütlüye karışmamak demek. Bilmem diyenin kalesinin yıkılamayacağı yaklaşımı da bu yüzden söylenir.
Bilmem, kendine göre akıllı geçinmeye kalkanların, kendini gözü açık sananların başvurduğu bir yoldur aslında.
Sanılır ki…
Kaleleri yıkılmaz, bilekleri bükülmez, sözleri geri tepmez, bilmem diyene derman yetmez…
Bilmem diye diye ömür geçer mi?
Ya “ömrübillah bilmem dedi öldü gitti” derler, ya “bilmem dedim, aslında neler neler bilirdim” diye döndü geldi derler.
Bilmem kavramı bayağı bir revaçta.
Bilmem demeye devam etmekse kolay değil, hele ki bu çağda…
***
“Bilmem” kalesi nice kaledir var mı bilen?
Var mı hakkında bir şeyler söyleyen?
Gerçi Yunus, “Bilmeyen ne bilsin bizi / Bilenlere selam olsun…” dese de;
Bilmem, gel desen gelmem, ağzımı açıp tek kelime söylemem, herkes katıla katıla gülse bir tek ben gülmem, neden mi böyle, bilmem dedim ya bilmem diyenler çevirmiş etrafımızı…
Bilmem var… Bilmem ki var… Bilemem var… Bilmiyorum var… Bilemiyorum var… Bilmem de anlamam da var…
Bilmem deyip bir kenara çekilenler var…
Dahası, “bana dokunmayan yılan” diye başlayan cümlelerin ardına sığınanlar var…
En ihtiyaç duyulduğu anlarda bile ortalarda görünmeyenler var…
Birine bir faydam dokunacak diye ödü kopanlar, kimsenin elinden tutmayanlar var…
Kolundan çeksen “bana mı dedin?” demekten imtina edenler…
Kendinden başkasına selam vermeyenler…
Kendilerini bilmem diye bir zırha bürümüşler…
Bilmem demek kimi korudu ki bugüne kadar?
Bilmem diyen kendini her işin içinden çekip sıyırdı sanıyor.
Akıllılık yaptığını sanıyor.
Bilmem dedikçe yürüdüğü yolun akıl kârı olduğu düşüncesine kapılıyor.
***
Bilmem diyerek bütün dertlerinden ve şikâyetlerinden kurtulduğunu zannedenler nerede yaşıyorlar acaba?
Hangi dünyada? Hangi âlemde? Hangi gezegen orası?
Merkür mü?
Bilmem diye bilinmedik bir âlem var da biz mi ıskaladık o âlemi?
Bilmem kavramını diline pelesenk edinenler, bilmem köprülerinde bilmem diyenlerle mi buluşuyorlar?
İki bilmem yan yana geldiğinde ne oluyor?
Bilinmeyen mi?
Birkaç bilinmeyenli bir denklem mi?
Matematikle aramız yoksa da matematik dâhisi dostlarımız kapı gibi yanımızdalar.
***

Bilmem diyene “bilirsin” diyorlar…
Bilirsin de bilmem demek işine geliyor olmalı…
Sonrası inkâr, sonrası “bana iftira atılıyor” yaygaraları falan filan…
Bu dünya…
Bilmem deyip yönünü çevirip gidenlerin, “senin bildiğin kadar benim unuttuğum var” diye böbürlenenlerin var olduğu fani bir dünya…
“Ben yalan bilmem” diyen yalancılar…
Çok bilmişler…
“Benim bilmediğim yoktur, bana kuşun kanadından haber gelir” diyen kendilerini gizem boyasıyla boyayanlar…
Öyle bir bilmem pelerinine sarıyorlar ki kendilerini…
Bilmem kavramı sırlar içinde kendini tatlandırıyor, merak ettiriyor, bir yığın soru da cabası…
Yalancının mumu yatsıya kadar mı, sabahlara kadar mı yanıyor var mı tahmini olan?
O mum gece gündüz yanar da bilende olmaz gören de diyenlere ne demeli?
Bilmem mi? E… herhalde…
***
Bir ara “ben bilmem abim bilir” gibi söylemler de vardı.
Bilmem diyen, üzerinde ne kadar yük ve ağırlık varsa ya kaldırıp atar ya da birinin üzerine yıkar.
Ya da karşıdan öyle görünür…
Bilmem diyecek ki, ona dokunan da ilişen de olmayacak…
Onu kimse sorgulamayacak…
“Bilmem dedi, madem bilmiyormuş, geç bakalım mevzuyla alakalı olmayanların yanına” denecek…
Sonrası gemisini denizde yüzdürdüğü yetmiyormuş gibi, havada ve karada da yüzdürecek…
Bilmem diyen ne bilir, neyi bilir ki?
Hiç düşünen oldu mu?
“Açmam, açamam söyleyemem derdimi” diye bir şarkı vardı ya hani…
Bilmem, bilemem diyemem ne bildiğimi der gibiler, bilmem diyenler…
***
Bilmem diyene…
“Sen ne bilirsin?” deseniz ne diyecek?
“Ben bilmem dedim ya…”
Bilmediğimi söyledim ya babında bir şeyler mi?
Bilmem diyenin ruh hali…
Duymam… Görmem… Kısacası hiçbir şeyden haberim yok gibi bir şey…
“Bilmem dedim; bilmediğimi, hiç ama hiçbir şey hakkında bilgi sahibi olmadığımı kimselere anlatamadım” dese inanacak aklınız yatacak mı?
Bu anlatım, bilmem diyenlerin resmen döktürmesi diye düşünmeyecek misiniz?
Ya galiba ya da bir ihtimal…
Bilmem diyen…
Ben oldum olası her şeye alakasız biriyim dese…
Kim kime ne dedi, niye dedi, niçin dedi onları dahi merak etmem dese…
“Azıcık aşım, ağrısız başım” diye de devam etse ne diyeceksiniz?
Sonra cevaplasam gibi bir şey mi?
***
Ben bilmem diyen varsın desin.
Bilen bildiğini demezse, gördüğünü, duyduğunu, şahit olduğunu söylemezse ne zaman diyecek ne zaman konuşacak?
Ölüm döşeğinde mi?
Varsın, bilmem diyen, bilmem diye dolaşsın köşe bucak…
Hakikat, yarın Hakkın Divanı’nda davacı olacak bilmem diyenden…
Bilmem diyenin karşısına, çıkar gelir bir “Ben bilirim” diyen demişler….
Kim diyordu “ben bilirim” diye…
Rahmetli Barış Manço…
Bilmem diyenin kalesi “bilmem-bilmem” diyerekten yıkılır.
Yıkılmaz diyenler de yok değil…
Aman efendim…
“Geç bunları” diyenleri de duymadınız mı?
Dünyada yıkılmayan kale mi kaldı?
İstanbul bile 29 kez kuşatıldı, sonunda düştü…
Kale bu, bir şekilde düşer; bilmem dese de düşer, bilmem demese de…
Ya içten fethedilir ya savaşsız teslim olur ya da kuşatmadan sonra düşer.
Bilmem diye öne sürülse de bahaneler, yıkılır geçer cümle surlar cümle kaleler…