Erol Sunat, kaleme aldığı bu yazısında Ramazan ayının vedasını derin bir yalnızlık ve ekonomik sıkıntı penceresinden anlatmaktadır. Yazar, manevi iklimin huzurundan ziyade halkın maruz kaldığı enflasyonun yıkıcı etkilerine ve alım gücünün tükenmesine odaklanmaktadır. Emeklilerin, asgari ücretlilerin ve dar gelirlilerin geçim derdiyle boğuşurken bayram sevincinden mahrum kaldıkları vurgulanmaktadır. Toplumsal bir duyarsızlık ve yabancılaşmanın hâkim olduğunu belirten Sunat, yükselen kira fiyatları ve hayat pahalılığı karşısında insanların kendi içine kapandığını ifade etmektedir. Metin genelinde, mübarek günlerin gölgesinde kalan geçim mücadelesi hüzünlü ve sitemkâr bir üslupla dile getirilmektedir.
On bir ayın Sultanı da veda etmeye başladı. Ramazan’ın vedası buruk bir veda…
Ramazan buruk…
Biz buruk…
Ağlamak geçiyor insanların içinden;
“Kara bahtım kem talihim, taşa bassam iz olur / Başım bir Erciyes dağı yaz günleri kış olur…” diyesi geliyor durup durup…
Bahar gelmiş neyleyim, Bayram gelmiş ne haldeyim diyen diyene…
İnsanımız böyle günlerde de görülmezse, hali nicedir diye sorulmazsa ne zaman görülür, ne zaman sorulur?
Biz bizden gittikten, bitip tükendikten sonra mı?
Pazartesi’yi Salı’ya bağlayan gece, bin aydan daha hayırlı olarak bilinen ve anılan Kadir Gecesi.
Perşembe günü Bayram Arifesi, cuma günü bayram.
Ramazan ayında da bize bir bakan, bizi bir gören, bizi bir duyan, bizi bir dinleyen, bizi bir anlayan olmadı.
Yine keşke diye başlayan kelimeler kaldı elimizde…
Gerekçelerin ve mazeretlerin çığ misali arttığı bir dönemde yine kaldık bir başımıza.
Hani şair demiş ya…
“Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar / Yeryüzünde sizin kadar yalnızım / Bir haykırsam belki duyulur sesim / Ben yalnızım, ben yalnızım / Yalnızım…”
Sonra bu içli mısralar şarkı olmuş, yalnızlara teselli olmuş diye anlatırlar.
Kim mi o yalnızlar?
Biz…
Sen, ben hepimiz…
Yalnızlar rıhtımında kalanların cümlesi…
***
Üç tarafımız deniz, dört tarafımız ateş çemberi gibi bir şey.
Yolunu şaşıran şaşkın füzeler üzerimize üzerimize gelmeye devam ediyor.
Orta Doğu bir garip, füzeler bir garip, biz mübarek Ramazan ayında bile garip.
Garip bir durum…
Garibin halinden, dilinden bu Ramazan’da da anlayan olmaması daha bir garip.
Böyle olunca da emekli garip…
Asgari ücretli garip…
Fakir fukara garipten çok daha garip….
Bir Ramazan daha geçip gidiyor; Ramazan geldi geçti, insanların gönlünü deldi geçti.
İnsanlar tuttu oruçlarını…
Kıldı namazlarını…
İftar dediler, sahur dediler, camilere koştular.
Namaz sonrası demli tarafından birkaç bardak tavşan kanı çay içtiler, içemediler.
Ne mi diyelim?
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az denmiş…
Biz başkaca daha ne söyleyelim…
***
Bu haftanın son günü Bayram. Nasipse bayrama erişeceğiz.
Lakin, Bayram yapacak halimiz mecalimiz var mı?
“Bayram gelmiş neyime, anam anam garibem, kan damlar yüreğime…” diye başlayan o içli türkü birçoğunuzu yaralar geçer.
Hatta alır götürür mazinin derinliklerine… Bayram sevinci denen o coşkuya, heyecana…
O derinlere indiniz mi, geri gelmek istemezsiniz…
Hele ki bugünlere…
Enflasyon denen gulyabani artık ne kaçıyor ne gizleniyor. Herkesle senli benli…
Kimi yerde halay çekiyor, kimi yerde horon tepiyor, kimi yerde çiftetelli oynuyor.
Her türlü oyuna yatkın…
Kaçamak bakışlı rakamlar enflasyonun yol arkadaşları.
Bize uzaklardan el sallasalar da…
Ne sevdikleri belli ne sevmedikleri…
Rakamlar da vurdu bizi bu Ramazan da.
“Bir gün olsun gülmedi talih benim yüzüme…” diyor ya bir şarkımız.
Talih nasıl güler adamın yüzüne?
Sonra dokunuşlar var…
Bazen azar azar, bazen cep acıtan, bazen cüzdan terleten cinsten.
En büyük paramız 200 lira…
Et etmez, tavuk etmez, bir kilo balığa yetmez.
Bir zamanların ağır azam okkalı bir parasıydı. Tedavüle çıktığı 1 Ocak 2009’da 132 dolar ediyordu, şimdi beş dolar bile etmiyor.
Pazara giden üzülür gelir, çarşıya gitmeye kalkan yarı yolda vazgeçer… Sokağa çıkan cebimde kalsın daha iyi diye düşünür.
Böyle geçirdik biz bu Ramazan’ı dediğimizde bazılarına yalan geliyor herhalde.
***

Fiyatlara dokunulmadık gün yok. Göstermelik bir ürün işinize yarar ya da yaramaz bayağı bir iniyor.
Onun yapmış olduğu fedakârlık, tezgahlarda ne varsa hepsine birden fiyat güncellemesi olarak yansıyor… Aslında kelime olumsuzluk ihtiva ediyor…
Sizce de öyle değil mi?
Güncelleme…
Yani dokunma hiçbir şeye elleme… Eline kalem falan alma…
En azından neyse ne densin, fiyat yerinde kalsın diyeceğiz…
Diyeceğiz amma…
Ondan sonrası muamma…
O işin aslı güncelle deniyor, kalem yazıyor, güncelleniyor, fiyatlar değişiyor.
Enflasyon ben lafla falan düşmem havalarında fır dönüyor.
“Dertleri zevk edindim kendime bende neşe ne arar / Elem dolu kalbimden gitmiyor hatıralar…” der gibi belli belirsiz bir şeyler mırıldanıyoruz.
Neden mi?
Bizi dinleyecek birilerini bulamadık yine…
Ulaşamadık kimseye…
***
Hiç değilse diye başlayan çok şeyler söyledik söylemesine de…
Belli ki vakit dardı…
Hava karardı…
Konuşulsa dahi neye yarardı?
Dert dediğiniz varacağı yere vardı…
Asıl ulaşması gereken yere bir türlü ulaşamadı….
Bir Ramazan ayı daha geçti…
Gülmedi insanların yüzü…
Güzel bir şeyler bekledi yollarda kaldı gözü…
Enflasyon düşmüştü ya bir ara hani…
O düşme sadece birkaç kelime…
O düşmedi biz düştük…
Kapaklandık kaldık yere…
Tut elimi diyecekler nerede?
Biz onca denizler aştık, boğulmak üzereyiz derede…
Hasat zamanına dönen Ramazan ayında fiyatlara dokunmayan kalmadı.
O dokunuşlar bize fena dokundu.
Zaten halimiz hal değildi. Başımız eğildi. Sesimiz çıkmaz oldu.
Bir zamanlar efkârlansak ya da hafakanlar bassa atardık kendimizi sokağa.
Ya şimdi?
Şimdi eve kapandı kaldı insanlar. Hem eve kapandı hem de içine…
Bu insanlar bir deyin hele, bu enflasyon karşısında nasıl geçine?
***
“Yana yana kül oldum…” diye bir şarkı var ya hani…
Yandık ki ne yanmak…
Başınızı nereye çevirseniz enflasyonun cesaretlendirdiği etiketler çıkıyor karşımıza.
En belalısı kira…
Barınma kadar insanımızı yoran, zorlayan, düşündükçe beynini zonklatan bir başka şey yok.
Barınma denen şeye Ramazan da kâr etmedi.
Nuh deyip Peygamber demeyen kuru inatlı, gaddar, ikna olmayan, esnemeyen, karşısındakinin durumunu hiçe sayan, duygusuz, vicdansız insanlar olup çıkmışız haberimiz yok.
Gurur ve kibrin kuşattıkları onlar bir başka alem. Selam dahi vermeye eriniyor.
Selam verenin selamını almayan, kendinin selamla arası bozuk, iki kelime konuşsa sanki kıyamet kopacak asık suratlı, gergin ifadeli, kısık gözlü duvar gibi soğuk ve donuk insanlar.
Bu Ramazan da gülmeyi de gülümsemeyi de unuttuğumuzu fark ettiniz mi?
Bu metinle ilgili başka bir düzenleme yapmamı veya belirli bir kısmını analiz etmemi ister misiniz?