Fazıl Çetiner
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Görünmez Duygusal Yara-Psikolojik Travma

Görünmez Duygusal Yara-Psikolojik Travma

featured

Sunulan köşe yazısı, psikolojik travmayı çıplak gözle görülemeyen ancak bireyin biyo-kimyasal yapısını ve stres mekanizmasını kökten değiştiren derin bir duygusal yara olarak tanımlamaktadır. Travmanın akut, kronik ve kompleks türleri detaylandırılırken, bu durumun sadece zihinsel değil, aynı zamanda vücudun alarm sisteminin bozulmasıyla ilişkili bedensel bir süreç olduğu vurgulanmaktadır. Kaynağa göre, travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bireylerde beyindeki yapısal değişimler nedeniyle kişi dünyayı bir tehdit merkezi olarak algılayabilir ve geçmişteki acı verici olayları tetikleyiciler aracılığıyla yeniden yaşayabilir. Bu etkilerin nesilden nesile aktarılabileceği ve özellikle çocukluk döneminde yaşanan sarsıntıların kişilik gelişimi üzerinde kalıcı izler bıraktığı ifade edilmektedir. Metin, toplumsal farkındalığın artırılmasının ve sosyal dayanışmanın, bu görünmez yaraların iyileşme sürecindeki kritik önemine dikkat çekmektedir. Sonuç olarak, travmanın profesyonel destek ve güvenli bağlar yoluyla rehabilite edilmesi gereken biyolojik bir gerçeklik olduğu savunulmaktadır.

Psikolojik travma, çıplak gözle görülemez duygusal yaradır. Bedensel yarası olan tabibe başvurur, ancak çoğu zaman kişi kendisinin ve başkalarının duygusal yarasının farkında değildir. Travma yarasını görebilmek ya da fark edebilmek için öncelikle travma konusunda bilgilenmek gereklidir. Travma sözcüğü Yunanca “traûma” yaralanma, yara anlamına gelir. Önceleri fizyolojik yaralanma için kullanılırken, 1800’lerden itibaren duygusal yaralanma anlamında da kullanılmaya başlamıştır. 1860’larda bir tren kazası sonrası kazazedelerin fiziksel yaralarının yanında korku, panik, huzursuzluk, uykusuzluk, kâbus görme gibi bazı duygusal semptomların da olduğunu fark eden İngiliz Doktor John Erichsen, bu durumu “Demiryolu Omurgası (Railway Spine)” olarak; daha sonra Alman nörolog Hermann Oppenheim bu semptomları “Travma Sonrası Nevrozu” olarak adlandırdı. Günümüzde Amerikan Psikologlar Birliği (APA) psikolojik travmayı; “bireyin başa çıkmakta zorlandığı derin kaygı, korku, üzüntü verici veya hayatı tehdit edici bir olaya verdiği fiziksel, duygusal tepki” olarak tanımlar.

Travma; yangın, sel, deprem gibi doğal felaketler, kaza, ölümcül bir hastalıkla teşhis edilme, fiziksel veya cinsel saldırıya uğrama, soyulma, rehin alınma, savaş deneyimi, çok sevilen birini kaybetme gibi kişide derin duygulara neden olan bir olay sonunda bir anlık derin stres reaksiyonu etkisi sonucu oluşabilir. Buna akut travma denilir. Bunun yanı sıra aile içi çekişme, dışlanma, uzun süre baskı altında tutulma, savaş bölgesinde bulunma gibi düşük dozda, uzun süreli ve tekrarlayan olaylar zinciri nedeniyle oluşan stres reaksiyonu sonucu da gelişebilir. Buna kronik travma denilir. Birbirinden farklı birçok travmatik olay sonucu gelişen travmaya ise kompleks travma denilir.

Psikolojik travma temelde stres sistemi ile alakalıdır. Bu yüzden psikolojik travma, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yayımladığı Rehber Kitapta (DSM-5-TR) “Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB / PTSD)” olarak adlandırılır. Psikolojik travmayı anlamak için stres sistemini iyi anlamak gerekir. Bilimsel terimlerden uzak, stres sistemini bir metaforla açıklayacak olursak; bir aracı insan bedenine, aracın şoförünü ise duygu, düşünce, bilinç işlemlerini yürüten beyne benzetmemiz gerekir. Araç bir bataklığa saplandığında, bir çukura düştüğünde, bir engeli aşmak zorunda kaldığında şoförün tek yapacağı şey gaza yüklenmektir. İşte stres, vücudun gaz sistemidir; yüksek stres anında salgılanan (kortizol, adrenalin, nöroadrenalin gibi) kimyasalların etkisi ile nabız ve tansiyon yükselir, beyin uyanır, teyakkuz durumuna geçer, nefes alıp verme hızlanır, kana şeker aktarılır… Bu zihinsel ve bedensel değişimin tamamı, bataklıktan kurtulmaya çalışan aracın çabası gibi; kişinin bir engeli aşmak, tehlikeden kaçıp kurtulmak, bir zorluğa katlanabilmek için verdiği zihinsel ve bedensel mücadeledir.

Araç ile şoförün iki farklı şey olması gibi, insan bilinci ile bedeni de farklı şeylerdir. Aracın zorlanıp motor sesinin ve ısısının yükselmesi, bütün aksamlarının zorlanması ve bu durumda şoförün korkup kaygılanması, üzülmesi, paniklemesi gibi; aşırı stres anında bedenin tüm organlarının zorlanması da insan bilincine üzüntü, kaygı, korku ve panik olarak yansır. Yani stresin iki boyutu vardır; (a) bedenseldir, (b) duygusal ve zihinseldir. Ancak stres anında biz kanımızdaki şekerin ne kadar yükseldiğini, nabzımızın ne kadar hızlandığını fark edemeyiz; sadece tüm bu zihinsel teyakkuz ve bedensel alarm durumunu huzursuzluk, korku, kaygı, üzüntü olarak bilincimizde hissederiz. Ancak travma deneyiminde bu durum had safhadadır. Akut travma anında kişi ölümle yüz yüzedir ve yapacak bir şeyi yoktur, kişi tamamen çaresizlik hissi içindedir. Bu yüzden, bataklıktan çıkmak için olağanüstü zorlanan bir aracın arızalanması gibi, bir defada yaşanan çok ciddi travmatik olay anında veya düşük dozda süregelen travmatik olaylar sonunda stres sisteminde ve duygu sisteminde anormallikler oluşur. Yani beyinde biyokimyasal değişimler meydana gelir.

Bu aşamada şu soru akla gelebilir: “Peki, travmatik olay sonlandıktan sonra etkisi neden devam eder?” Bu soruyu cevaplamak için yine bir metafordan faydalanalım; bir kapı zili düşünelim. Kapı ziline olanca gücümüzle bir darbe indirirsek kapı zilinin formu bozulur ve zil takılı kalır; parmağınızı çekseniz de zil çalmaya devam eder. Bu durum; ölümle yüz yüze gelmek, yapacak bir şey bulamamak, çaresizlik hissetmek gibi trajik bir olayın etkisidir. Stres sistemi takılı kalır, elinizi çekseniz de zil çalmaya, yani vücut stres üretmeye devam eder. Bu akut travmadır. İkinci durum; zil günde birkaç kez basılmak üzere tasarlanmıştır. Zile günde yüzlerce defa basarsanız bir süre sonra zilin tuşu “yalama” olur, daha dokunmadan çalmaya başlar. Uzun süreli, tekrarlayan travmatik olay sonucunda ise kişinin stres sistemi hassaslaşır, aşırı-aktif olur ve basit bir nedenden dolayı tetiklenebilir. Bu da kronik travmadır. Bu durum, psikoloji ve psikiyatride “Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)” olarak adlandırılır. Travma sonrası stres bozukluğu, gözle görünen bedensel bir yara gibi derin olmadığında kişi bazı zorluklar yaşasa da günlük hayatını normal sürdürebilir. Ancak ileri safhada kişinin normal hayatını sürdürmesine engel teşkil ediyorsa bu durum profesyonel yardım gerektirir.

İnsan canlı bir organizmadır, elbette mekanik bir zilden farklıdır. Belli bir süre sabahları kahve içerseniz bir süre sonra vücudunuz ve zihniniz buna adapte olur, bu sizin normaliniz olur; bu aşamadan sonra kahve içmediğinizde bir şeyler aksar. Aynı şekilde, stres sistemi belli bir süre sık sık tetiklenirse, vücut ve beyin buna adapte olur; stres sistemi normalin üstünde yeni bir “normal nokta” belirler. Bu yeni normal nokta aslında anormaldir; sanki her an kötü bir şeyler olacakmış gibi kişi teyakkuzdadır; gergin, huzursuz, alıngan, öfkeli, patlamaya hazırdır. Kapı çarptığında bomba patlamış gibi irkilir, hiçbir şeyden haz almaz, kimseyle görüşmek istemez. Uykuları düzensizdir, iştahında değişme olur, kâbuslar görür, herhangi bir tetiklenme sonucu travmatik olayı tekrar tekrar canlıymış gibi yaşar ve korku, panik, üzüntü veya utanç, suçluluk hisseder. Travma sonrası kişi geçmişte iyi bildiği bir bilgiyi, bir beceriyi tamamen veya kısmen unutabilir (travmatik amnezi), ama kişi bunun farkında değildir. Mesela travma sonrası bir çocuk konuşma yeteneğini kaybedebilir. Olumsuz duyguların verdiği acıyı bedensel bir ağrı gibi hissedebilir; çünkü duygusal acı ile bedensel acının beyindeki görünümü üst üste çakışır. Bağırsaklarda düzensizlik görülebilir. Sürekli stres nedeniyle gevşeyemeyen, dinlenemeyen vücut fazla enerji harcadığından, kişi yorgunluk ve bitkinlik hissedebilir.

Travmatik deneyim kalıcı olur. Çünkü yoğun duygulara neden olan olayların hayati önemi vardır; dolayısıyla bu olaylar kalıcı, kolay hatırlanacak şekilde hafızaya alınır. Dolayısıyla travmatik olaylar en küçük ipuçlarıyla hatırlanır ve olay anı canlı gibi tekrar tekrar yaşanır; olay anındaki korku, üzüntü, panik tekrar hissedilir, vücut aynı şekilde stres üretir. Bu durum travma yarasını derinleştirir. Bilindiği üzere tekrarlanan bilgiler daha da kalıcı şekilde hafızalanır, kolayca hatırlanır. İnsan hafızası bir video kamera arşivi gibidir; sadece olayı değil, olayın geçtiği yeri, o andaki renkleri, kokuları, etraftaki kişilerle birlikte algılar ve hafızaya kaydeder. Çünkü bu, kişinin hayatta kalması için gereklidir. Mesela kaplanla yüz yüze gelmemek için kişi kaplanın nerede yaşadığını, sesini, rengini, şeklini şemalini de hafızasında tutmak zorundadır. Benzer şekilde, savaş anında kişi tehlike arz eden sadece düşmanı, silahı değil; silah sesini, barut kokusunu da hafızalamak ve hatırlamak zorundadır. Dolayısıyla savaş ortamı olmasa da savaş deneyimi olan kişi barut kokusunu algıladığında kendisini savaş meydanında hisseder ve stres sistemi harekete geçer. Travmanın ileri safhasında, beyindeki yapısal ve kimyasal değişimler sonucu kişi gerçeklerden kopar; hayatı bir hayal, bir film gibi, bir perde arkasından izler, kendini başka biriymiş gibi hisseder, kendi davranışlarını başka biri yapıyormuş gibi algılar (dissosiasyon / çözülme). Daha ileri safhada kişi kendinden tamamen kaçmak ister; eski benliğinden uzaklaşır, yaşadığı bölgeden uzak bir yerde, başka bir isim ve kimlikle hayatını sürdürebilir. “Dissosiyatif füg (kaçış)” olarak adlandırılan bu davranışı kişinin bilinçli mi yoksa bilinçsiz olarak mı yaptığı net değildir; bazen kişi eski benliğini hatırlar, bazen geçmişi hakkında hiçbir şey hatırlayamaz.

Bu semptomların tamamı aynı anda olmayabilir; teşhisin nasıl konulacağı Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yayımladığı DSM denilen rehber kitapta belirtilmiştir. Bu semptomlardan birkaçı belli bir süre (3 aydan uzun süre) devam ediyorsa kişinin bir profesyonele başvurmasında fayda vardır.

Duygusal travma herkesi farklı etkiler; bazı kişiler içe dönük ve depresiftir, hiçbir şeyden haz almıyor, kendini izole ediyordur. Bu kişilerin kendine zarar verme, intihar etme eğilimleri vardır. Bazıları ise dışa dönük ve öfkelidir; bu kişilerin ise saldırganlık, başkasına zarar verme, cinayet işleme eğilimleri vardır. Duygusal travma sonunda kişi ya suçluluk ya da utanç hissedebilir. Mesela cinsel saldırıya uğrayan bir kadın “Bu benim suçum, şunu yapmasaydım bu olmazdı ya da şunu yapsaydım kurtulurdum, yapamadım, bu benim suçum” diyerek kendisini suçlu hissedebilir. Ya da “Ben artık kirliyim, kötü biriyim, lanetli biriyim” hisleriyle utanç duyabilir. Her iki his sonucunda kişinin kendine olan saygısı, öz güveni azalabilir, kendine karşı nefret duygusu gelişebilir. Bu kişiler kendilerine zarar verebilir, hayatlarına son verebilir. Herhangi bir anda kişinin dikkati yoğun duyguya neden olan konu üzerindedir. Dikkat neyin üzerinde ise zihin o konu üzerinde işlem yapar. Dolayısıyla duygusal travma geliştiren kişi dönüp dolaşıp yoğun duyguya neden olan travmatik olayı düşünür. Bu durum, geviş getiren hayvanların besini yutup geri çıkarıp tekrar çiğnemesine benzediğinden buna İngilizcede “rumination” (geviş getirme) denilir. Bu düşünceler de döner, duyguları ve stres sistemini tekrar tekrar tetikler. Tekrarlayan stres, kronik travmayı derinleştirir.

Duygusal travma madde kullanımına ve bağımlılığa neden olabilir. Duygusal travma ile ortaya çıkan semptomlar kişinin fizyolojik, psikolojik, sosyo-ekonomik, eğitim, kariyer ve aile hayatını olumsuz yönde etkiler. Gerek duygusal travmanın olumsuz semptomları gerekse neden olduğu sosyo-ekonomik sorunlar nedeniyle kişi sorunların altında ezilmekte, acı çekmektedir. Zorluklarla karşılaşan kişi, zorluğu aşmak için iki farklı yol izler; sorunlar çözülebilecek durumda ise kişi “sorun odaklı” davranır. Mesela kişinin çocuğu kaza geçirmişse hastaneye götürür. Ancak çocuk hayatını kaybetmişse yapılacak bir şey yoktur; bu durumda kişi “duygu odaklı” davranır, yani derin acı ve üzüntüyü dindirmenin yollarını arar. Duygularla baş etmenin yaygın yöntemlerinden biri alkol, esrar, eroin gibi madde kullanımıdır. Dolayısıyla duygusal travma ile madde bağımlılığı arasında yakın bir ilişki vardır. Bu yüzden özellikle madde kullanan kadınlarda duygusal travmanın izleri aranır. Benzer şekilde, kişinin zihninden geçenler kişinin duygularını tetikler. Bu durumda kişi olumsuz duyguları tetikleyen düşüncelerden arınmak, zihnini sürekli meşgul etmek için kumar alışkanlığı geliştirebilir.

Duygusal travma direkt ya da indirekt yolla ortaya çıkabilir. Kaza geçirme, şiddete maruz kalma, savaşta yaralanma, ölümle yüzleşme gibi trajik olayı bizzat deneyimleme sonunda direkt bir etki ile ortaya çıkabilir. Bu, direkt birinci el travmadır. Travma indirekt yolla, yani ikinci el yolla da gelişebilir. Empati sahibi her kişi trajik olayları sadece görmez, duymaz; aynı zamanda mağdur durumdaki kişinin yaşadığı duygusal acıyı, korkuyu hisseder ve stres sistemi tetiklenir. Dolayısıyla aile içi şiddet, asker arkadaşının şehit olmasına şahit olma, bir vahşete tanık olma gibi gözlem sonucu travma gelişebilir. Kişi, çok sevdiği bir yakınının başına gelen trajik olayı duymakla kalmaz, onun acılarını hisseder, stres sistemi tetiklenir. Dolayısıyla duygusal travma trajik bir olayı duyma, okuma veya öğrenme sonucu da gelişebilir. Travma, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgilerin etkisi ile nesiller boyu devam edebilir. Mesela Yahudilerde, Amerikan ve Avustralya yerlilerinde trajik olaya maruz kalan kişilerin torunlarında duygusal travma semptomlarına rastlandı. Buna “generational” (nesilsel), nesilden nesile aktarılan travma denilir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi trajik bir olay sonunda beyinde yapısal ve kimyasal değişimler olur ve yetişkin kişinin stres sisteminin normali değişir. Bu durumu tamamlanmış bir binada yapılan renovasyon (yenileme) gibi düşünürsek, çocukların durumu bundan farklıdır. Çocukların beyni henüz temelleri atılan, duvarları yükselmekte olan bir binadır. Temeli atılan bir okul binası ile konutun farklı olması gibi, erken yaştaki duygusal travmanın etkisi çok daha derin ve kalıcıdır. Çocuğun duygu ve stres sisteminin anormal şekilde gelişmesine neden olabilir. Direkt olarak şiddete maruz kalan ya da aileden birinin şiddete maruz kaldığına şahit olan çocuk duygusal travma geliştirebilir. Travma geliştiren çocuk “Bu benim suçumdu, şunu yapmasaydım bu olmayacaktı” gibi suçluluk; “Buna engel olmalıydım, anneme, kardeşime yardım etmeliydim, edemedim, ben işe yaramaz biriyim” gibi utanç hissedebilir. Bunun sonucunda çocuk kendine güvensizdir, utangaçtır, zihni sürekli trajik olayla meşguldür, dikkatini toplayamaz, kendi kapasitesinin farkında değildir… Ve dolayısıyla olumlu sosyal ve arkadaşlık ilişkileri kuramaz, kendi kapasitesini gösteremez, okul başarısı düşüktür. İlkokuldaki başarısızlık daha sonraki eğitimleri de çocuğun kariyerini de olumsuz yönde etkiler. Çocuğun kişiliği bu temeller üzerine kurulur ve hayat tecrübeleriyle küçük değişmeler olsa da kişilik ömür boyu kalıcıdır.

Günlük hayatta duyguları ve stresi hafife alırız; “üzüldüm, korktum, stres oldum” ya da “boş ver takma, stres yapma” deriz. Ancak görüldüğü üzere duygular ve stres, sadece bilincimize yansıyan bir histen daha karmaşık, irademiz ve bilincimiz dışında gelişen, biyokimyasal boyutu olan karmaşık bir olaydır. “Üzülme, stres yapma” derken biz kişinin bilincine, zihnine hitap ediyoruz; ama duygular ve stres bilinçli olarak başlatılabilen ya da sonlandırılabilen bir reaksiyon değildir. Duygu ve stres, insanın hayatta kalmasını sağlayan, genetik kökenli, yarı otomatik bir mekanizmadır. Olumsuz bir gelişme sonunda duygu ve stres sistemi otomatik olarak tetiklenir; derin duygulara neden olan trajik münferit bir olay ya da uzun süre tekrarlayan trajik olaylar sonunda stres sisteminin normalinin değişmesi kişinin aklı, iradesi ve bilinci dışında gelişir. Bu yüzden travma sonrası stres reaksiyon bozukluğunun nörokimyasal temelleri vardır, çoğu zaman profesyonel yardım almayı gerektirir.

İçinde bulunduğumuz sosyo-ekonomik, siyasi zorluklar, aile içi şiddet, deprem, Güneydoğu’da devam eden düşük yoğunluklu terör eylemleri gibi olayların neden olduğu düşük yoğunlukta tekrarlayan stres ya da saldırı, şiddet, intihar, cinayet, savaşta ölümle yüzleşme, arkadaşın şehadetine tanıklık etme gibi bir defada derin duygulara neden olan olaylar duygusal travma nedenleridir. Birey olarak kendimizin farkında olmak, toplum olarak başkalarının duygusal travma geliştirmiş olabileceğini bilmek ve ona göre davranmak duygusal travmanın bireysel ve toplumsal zararlarını azaltacaktır. Dolayısıyla evde ebeveynler, okulda öğretmen, askerde komutan, fabrikada işveren, halkı yoksulluk içindeki devlet yöneticileri duygusal yaranın ve semptomlarının ne olduğunun ve bu semptomların kişiyi fizyolojik, psikolojik, sosyo-ekonomik olarak nasıl etkilediğinin farkında olmalı; bunların nedenlerini ortadan kaldırıcı, semptomlarını azaltıcı tedbirler almalıdır.

Travmatik olay sona erse de duygusal etkinin belli bir süre devam edeceğinin bilincinde olmak, sönmekte olan ateşe odun atmaktan kaçınmanın iyileştirici etkisi vardır. Deprem felaketini yaşamış insanlara tekrar tekrar deprem görüntüleri izletmek, sevdiği bir yakınını kaybetmiş çocuğa temsili bir mezar başında dua ettirmek, trajik helikopter kazası sonucu “Dönüyorum, hâlâ nerede olduğumuzu bulamadınız mı?” diye feryat eden kişinin sesini yakınlarına tekrar tekrar dinletmek, şiddete maruz kalmış insanlara şiddet filmi, cinsel saldırıya uğramış kadınlara tecavüz sahneleri izletmek gibi yanlışlar sönmekte olan ateşe odun atmak, alandaki ismi ile “rekindle” (sönmekte olan kandili yeniden alevlendirmek) travmayı derinleştirir.

Buna karşılık, travmatik bir deneyim sonunda kişiye yakınlık göstermenin, güven vermenin, destek olmanın, hatta onu sadece dinlemenin dahi ateşi söndürücü etkisi vardır. Çünkü yalnız insanın hayatta kalma şansı yoktur, kişi otomatik olarak bunu fark eder. Dolayısıyla kalabalık içinde olsa dahi yalnızlık hissi güvensizlik, korku ve kaygı nedenidir. Sadece bir yakın dostu olduğunu, bir grubun üyesi olduğunu hisseden kişi kendini daha güvende hisseder, kişinin vücudu daha az stres üretir. Dolayısıyla sosyal dayanışma ve yardımlaşma, hayatın her alanında olduğu gibi duygusal olarak yaralanmış bireyin sağlığına kavuşmasına da yardım eder. Sosyo-ekonomik tedbirler ve psikolojik destek sonucu sağlığına kavuşan bireylerden oluşan toplum daha sağlıklıdır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!