Atsız Burucu adıyla yazan Doç. Dr. Mehmet Salih Karaçaltı’nın kaleminden çıkan bu yazı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Türk unsurların yaşadığı sosyo-ekonomik ve kültürel gerilemeyi çeşitli tarihsel örneklerle sorgulamaktadır. Yazar, devletin asli kurucusu olan Türklerin ağır askerlik yükümlülükleri ve ekonomik kısıtlamalar altında ezilirken, gayrimüslim azınlıkların ticaret ve bürokraside nasıl imtiyazlı konuma geldiğini ele almaktadır. Ayrıca metin, alfabe reformu, dini kurumların korunması ve arşiv belgelerinin yönetimi gibi konularda Cumhuriyet dönemine yöneltilen eleştirilere karşı Osmanlı dönemiyle kıyaslamalar içeren bir savunma sunmaktadır. Türk halkının geniş bir coğrafyada verdiği can kayıpları ve yoksulluk, azınlıkların refahı ile tezat oluşturacak şekilde vurgulanmaktadır. Sonuç olarak eser, Osmanlı’nın çöküş sürecinde Türk kimliğinin ihmal edilişini ve Cumhuriyet devrimlerinin bu tarihsel arka plan üzerindeki gerekliliğini savunmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin son dönemleri tartışılırken şu soru sıkça sorulur: Eğer Osmanlı sistemi gerçekten bu kadar başarılıydıysa, neden Osmanlı’daki Türkler büyük ölçüde yoksulluk içinde yaşarken, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve diğer gayrimüslim topluluklar ticaret, finans ve şehir ekonomisinde daha güçlü bir konuma sahipti?
Yunan Ord. Prof. Dr. Dimitri Kitsikis’in şu sözü dikkat çekicidir: “Batılılar bizi kışkırtana kadar Osmanlı’yı Ermeniler, biz (Yunanlılar) ve diğer devşirmeler yönetiyordu.”
Peki neden Osmanlı’daki Türkler, İstanbul’a (o zamanki adıyla Konstantinopolis) gidebilmek için yaşadığı yerin eşrafından veya beyinden, borcu olmadığına ve geri döneceğine dair iki kefilli muhtesip vizesi almak zorundayken, bu uygulama Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve diğer gayrimüslimler için geçerli değildi?
Neden Boğaz’ın iki yakasındaki yalılarda, köşklerde ve Marmara kıyılarındaki görkemli konutlarda neredeyse hiç Türk yaşamıyordu?
Neden Osmanlı Bankası dâhil dönemin önemli bankalarının sahipleri ağırlıklı olarak Rum, Ermeni ve diğer gayrimüslimlerdi? Neden Türkler bu kurumlarda çoğu zaman en alt görevlerde bile yer bulamıyordu? Bu tabloya tepki olarak Mithat Paşa, Memleket Sandıkları‘nı kurarak Türk çiftçisini desteklemeye çalıştı. Daha sonra bu kurum Ziraat Bankası‘na dönüştü. Mithat Paşa ise Taif’e sürgün edildi ve orada öldürüldü.
Neden Osmanlı’da doktorların, eczacıların, hatta birçok köy bakkalının önemli bölümü Rum veya Ermeniydi?
Neden Osmanlı’daki Türkler 10, hatta 15 yıl süren askerlik yükümlülüğü altında yaşamlarını cephelerde geçirirken, Osmanlı vatandaşı Rum ve Ermeniler uzun yıllar askerlikten muaf tutuldu veya bedel ödeyerek bu yükümlülükten kurtuldu? Bunun Türklerin ticaretten, sanattan ve ekonomik yaşamdan uzaklaşmasına yol açtığı bilinmesine rağmen bu düzen neden sürdürüldü?

Neden Osmanlı’nın son döneminde Tanzimat aydınları, “Bu alfabe bizi cahil bıraktı, Latin alfabesine geçelim.” diyerek İlbasan Kongreleri düzenliyordu?
Tapu dairelerinde, telgraf yazışmalarında ve sarayın bazı resmî mektuplarında Latin harfleri kullanılabilirken, Osmanlı’daki Türklere neden Arap ve Fars harflerinden oluşan Osmanlı yazısı dayatıldı?
Osmanlı’da yaklaşık doksan yıl boyunca alfabe tartışmaları yapılmış olmasına rağmen, neden bugün hâlâ “alfabe bir gecede değiştirildi” söylemi tekrarlanmaktadır? Gerçekte süreç yaklaşık doksan yıllık bir tartışmanın ardından bir gecede yürürlüğe giren bir reformdan oluşmaktadır.
Bir Amerikalı gazeteci Atatürk’e, “Neden milletin alfabesini değiştirip cahil bıraktınız?” diye sorar. Atatürk ise, “Ben on bin kişinin alfabesini değiştirdim ama uygun alfabe ile halkıma okuma yazma öğrettim.” yanıtını verir.
Neden Cumhuriyet yönetimine yönelik “Osmanlı arşivleri Bulgarlara satıldı” iddiası sürekli gündeme getirilirken, AKP döneminde Millî Kütüphane’den çok sayıda tarihî belgenin hurda olarak satıldığı iddiaları aynı şekilde tartışılmamaktadır?
Kaldı ki Bulgaristan’a verilen belgeler çöpe atılmamış; tasnif edilerek Türkçe dâhil çeşitli dillere çevrilmiş ve araştırmacıların hizmetine açılmıştır.
Neden Cumhuriyet’in camileri yıktığı veya Kur’an’ı yasakladığı iddiaları dile getirilirken, Sultan Vahdettin döneminde Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’nin satıldığı ve Papa XV. Benoit’in heykelinin 1921 yılında Harbiye’deki Saint Esprit Kilisesi’nin bahçesine dikildiği olayları aynı şekilde anlatılmaz?
Yine neden Atatürk’ün satılan Ağa Camii’ni yeniden satın aldırarak ibadete açtırdığı, savaşta zarar gören çok sayıda camiyi onarttığı ve bazı bölgelerde kullanılmayan kiliseleri camiye dönüştürdüğü yeterince dile getirilmez?
Osmanlı’daki Türkler, Yemen’den Fizan’a, Kafkaslar’dan Balkanlar’a kadar bitmek bilmeyen savaşların en ağır yükünü omuzladı. Nesiller cephelerde tükendi, köyler boşaldı, üretim durdu, yoksulluk derinleşti.
Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Hiç Rum Ağıtı duydunuz mu?
Hiç Ermeni Ağıtı duydunuz mu?
Hiç Osmanlı’daki Türk olmayan unsurların Yemen’de kırılan evlatları için yakılmış bir ağıt duydunuz mu?
Ama Yemen Ağıtı hâlâ söyleniyor.
Çünkü Yemen’de ve bütün cephelerde ölenler, Osmanlı ailesini kurdukları devletin başına geçiren Türklerdi.
Not: Bu yazı yazılırken Sayın Bahtiyar Aydın’ın araştırmalarından yararlanılmıştır.
Atsız Burucu (Mehmet Hoca), Camcı Çeşme, İstanbul – 29.06.2026