Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. “Elbet Gönüllerde Sabah Olacak”

“Elbet Gönüllerde Sabah Olacak”

featured
0
Paylaş

Erol Sunat’ın bu kaleme aldığı metin, bireysel ve toplumsal ölçekte hissedilen derin bir bunalım ruh halini ve buna eşlik eden belirsizlikleri ele almaktadır. Yazar, toplumun içine düştüğü karamsarlığı, sabrın tükenişini ve ekonomik zorlukların getirdiği yorgunluğu samimi bir dille betimlemektedir. İnsan ilişkilerindeki tahammülsüzlük ve öfke patlamaları vurgulanırken, her şeye rağmen umudun korunması gerektiğine dair teselli edici bir mesaj verilmektedir. Metinde, Türk sanat müziğinin klasikleriyle harmanlanan bir manevi çıkış yolu arayışı ön plana çıkmaktadır. Sonuç olarak, yaşanan tüm tıkanıklıklara ve toplumsal dengesizliklere karşın, karanlığın elbet yerini aydınlığa bırakacağı inancıyla dirençli bir duruş sergilenmektedir.

 

Çıkış yolu araya araya vurduk karaya.

Hani “Vara vara vardım ol kara taşa” diyordu ya o yanık türkü…

Vardık ol kara taşa… “Karadır şu bahtım kara” dedik… Karaları bağladık…

“Kara bahtım kem talihim, taşa bassam iz olur” dedik…

“Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır” da dedik… Anlayacağınız fena bunaldık

Fena demek bile az gelir…

Bu bunalmanın, bu bunalımın, bu içine düştüğümüz tarifi zor halin adını koyamadık bir türlü…

Varsa adını koyacak olan, buyursun söz onun, kürsü onun, meydan onun…

Hayat denen çıkmazda, yalancı dünyanın tuzaklarla dolu yollarında oturduk kaldık.

Hafakanlar sardı

Karamsarlıklar kesti yolumuzu, tuttu bırakmaz kolumuzu.

Bir gariplik çöktü içimize, yansıdı yüzümüze. İçini çeke çeke ağlar olduk vara yoğa, her şeye…

“Ağlamak iyidir, açılırsın, rahatlarsın” diyen çok etrafta… Ağla ağla, sil gözünün yaşını, kalk ayağa; derdin aynı dert, sıkıntın aynı, çözümsüzlük aynı…

“Ayaktayım, hayattayım” denen teselli yanı başımızda.

Güftesi rahmetli Mustafa Nafiz Irmak, bestesi rahmetli Sadettin Kaynak’a ait olan ve rahmetli Zeki Müren’in seslendirdiği “Elbet gönüllerde sabah olacak / Bir gün ağlayanlar ferah bulacak…” diyen o güzel şarkı az mı teselli etmişti insanları…

Fena bunaldık, doğru…

Elbet bir gün, ferah bulacak o ağlayanlar, o feryat edenler, o sessizce bir görünmez, bir bilinmez köşede ağlayanlar…

*****

Bir yanda vesvese, bir yanda endişe, bir yanda bugünü çözümsüz meçhul bir yarın.

Gel de bunalma…

Sabret dedi herkes…

Sabret diyenler bile vazgeçti sabırdan…

Sabır bize kaldı, kahır bize kaldı, bağır çağır faslı bize kaldı, yan ağla dön ağla kısmı bize kaldı hayatın.

Sabır taşı çatladı dedik kimse inanmadı…

Patladı, un ufak oldu dedik, duyduk, “öyle olmuş” dediler yine bir gelen giden olmadı.

Ne yapalım onca olan bitenden sonra?

Kimlere varalım?

Nerelere gidelim?

Başımızı hangi taşlara vuralım?

Kimin omzuna yaslanıp hüngür hüngür ağlayalım?

Elimizi her nereye atsak elimizde kalıyor, tel tel dökülüyor.

Hangi zamandayız? Nasıl bir yerdeyiz?

Tok açın halinden bilmiyor, anlamıyor, anlamak istemiyor, yok sayıyor, görmüyor, hiçbir şey yokmuş gibi her şey güllük gülistanlıkmış gibi konuşuyor.

“Bunaldım” diyeni dinlemiyor.

“Yandım” diyeni, “Yananı Allah görür” diye başından savıyor.

*****

Çarpıntı var…

Öyle bir çarpıntı ki bu…

Kalbin ritmi bozuk, akordu tutturmak imkânsız, tel kopmuş, mızrap kırılmış…

Güfte besteye, beste güfteye darılmış…

Sazda hayat yok…

Sözde hayat yok…

Bu dünyada bize rahat yok…

Çarpıntı yol yürütmüyor, konuşturmuyor, uyutmuyor.

Nasıl bir bela kesildiyse başımıza.

Sonra baş dönmesi var… Başımız pek fena dönüyor. İki adım at, yıkıl kal…

Yüzükoyun yere mi kapaklanırsın, bir duvara mı vurursun, bir şey mi gelir vurur şansına kalmış.

Bir de diyorlar ki…

“Başı dönen adamın sokakta ne işi varmış?”

Denge diye bir meselemiz daha var.

Denge kaybolunca, dengeyi kolaysa arayın bulun…

Halde denge yok… Dilde denge yok…

Gözler fersiz… Konuşmalar yersiz…

Nasıl olacak böyle dengesiz?

Ayakta durmak başlı başına mesele…

Veremedik neden bilmem el ele…

Otur bir yere…

Otur; konuşma, karışma hiçbir şeye…

*****

Çatacak adam arıyormuşuz…

Bakın o esaslı bir mevzu.

Kavgayı severiz… Hatta bayılırız…

Mesele; dalaşmak, sataşmak, takılmak, laf atmak, çatmaksa şayet…

Biz çatarız arkadaş…

Sadece ona buna değil, kendimize de kastımız çoktur bizim…

Biz en çok felek denen o bizi bilmez, bizden yana olmaz, yüzümüze bakmaz, elimizden tutmaz, selam vermez, selamımızı almaz, işine gelmezsek el bile sallamaz hayırsıza çatarız.

Felek var ki elimizde hırsımızı ondan çıkarıyoruz.

Felek tam bir vurdumduymaz…

Allah’tan öyle…

Duymuyor… Aldırmıyor… Dikkate almıyor.

Biz de “ah felek, vah felek” deyip rahatlıyoruz galiba…

Duvara çarpmalarımız da meşhurdur bizim.

Efkâr bastı mı, gözümüze garip bir perde iner hiddetten, öfkeden…

Duvara çarpmadan ya da toslamadan durmaz birçoğumuz.

Kafa göz yarılır… Kol kanat kırılır… Duvar üzerimize yıkılır…

Kafamız olur olmaz her lüzumsuzluğa takılır.

“Ben dersimi aldım, aklım başıma geldi” diyen olur mu?

Bir ihtimal…

Gelirse gelir akıllar başa…

Gelmezse var bir daha çarp duvara, taşa…

*****

Adını koyamadığımız bir öfke problemimiz var.

Kızmak an meselesi.

Hoşgörü dilde…

İtidal, açılmayan kalınca bir perde…

Alttan alma sürünür durur yerde…

Surat savat bir karış…

Gülümseme kara kış…

Tebessüm ümitsiz bir yalvarış…

Lakin burnumuzdan solumaya diyecek yok.

Kızmak için, sinirlenmek için…

Olay çıkarmak için bahanemiz hem kolay hem hazır.

Bana baktın. Bana dedin. Beni kastettin…

Alınma bizde…

Alınganlık vazgeçilmez huyumuz…

İşkillenmek tavan…

Baş tacımız küfür denen enstrüman…

Dilimiz, küfrün merkezine oturmuş, araya harç koymadan edemiyor, konuşamıyor.

Kelime haznesi tamamen küfre ve küfür sözlerine rezerve.

Açtık mı ağzımızı ne çıkacak ağzımızdan?

“Yıka da gel o ağzını” diyene hasret kaldık yeminle…

*****

Çıkışı çıkışmakta araya araya geldiğimiz noktanın var mı bir adı?

Bir çıkışa geldik gelmesine de…

O çıkış o hayal ettiğimiz bir çıkış mı ondan da bihaberiz.

Oldukça uzun bir süredir umuda yolculuk edercesine çıkmış olduğumuz yolculukta çok büyük kayıplar verdik.

Karşımıza Pandemi çıktı… Enflasyon çıktı… Bizi bekletenler, bekletip de gelmeyenler, söz verip de sözlerinde durmayanlar çıktı.

Çıkış yolları kör ışıklı tünellerde didinme, uğraşma derken… Bir de baktık ki hiç de hayal etmediğimiz bir yerdeyiz yeni bir gün ışırken…

Çıkış yolunu bulduk mu, bulamadık mı, nasıl bir yerdeyiz, nerelerdeyiz, yaşıyor muyuz, yoksa “yaşadım mı öldüm mü” denilen o bilinmez ruh hali mi var üzerimizde…

Bu sorular hâlâ cevapsız… Fena bunaldık dememiz ondan…

Yola çıktık, yoldayız; aradığımız bu fena halde bunalmaktan çıkış yolu.

Yola çıkan aradığını eninde sonunda bulur demişler; er bulur, geç bulur, er geç bulur…

“Elbet gönüllerde sabah olacak…”

Biz de Türk Milletiysek, Türk oğlu Türk’sek eğer, kuru gürültüye pabuç bırakmayız evvel Allah…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!