Bu köşe yazısı, Lütfü Şahsuvaroğlu’nun kaleminden çıkan ve çay ile “dem” kavramı etrafında şekillenen derin bir anlatıyı sunmaktadır. Yazar, Mamak Cezaevi günlerindeki hapis hayatından Ahmet Rasim’in edebî mektuplarına kadar uzanan geniş bir yelpazede çayın simgesel değerini ele alır. Çay; bir içecek olmanın ötesinde özgürlük, maneviyat, dostluk ve hayatın sürekliliği gibi kavramlarla ilişkilendirilerek şiirsel bir dille tasvir edilir. Farklı vezinlerde kaleme alınan şiirler, çayın Rize’deki kökenlerinden Saraybosna’daki savaş hatıralarına kadar taşıdığı toplumsal ve duygusal yükü gözler önüne serer. Toplamda bu kaynak, dem kelimesinin temsil ettiği o eşsiz anın hem edebiyattaki hem de insan ruhundaki kalıcı izlerini derlemektedir.
Biz Mamaklılar (12 Eylül darbesi ile içeri atılanlar) için çay ve dem bahsi önemlidir. Önemli olmaz olur mu?
Her havalandırma, yani idarenin (yani Albay Raci Tetik’in) işkence gibi hava lütfundan sonra 15, 35 ya da 70’lik çay demliklerinin koğuşa alınması her şeye rağmen hayatın sürdüğünün işareti, geleceğe dair ümitvar olmamızın bahanesiydi.
Hele hele naylon ya da sonradan bahşedilen melamin bardaklarla içilen çaya mahkûm olan tutukluların içerden çıktıktan sonra elbette özgürlüğün yansıması olarak tadacakları ilk şeyin cam bardaktan çay içmek olduğunu bizim kuşak için söylemeye ne hacet?…
Çay ile dem arasında müthiş bir korelasyon katsayısı vardır. Vardır ki, birdir.
Bir, yani tastamam… Böylece bir (1), hepsinden yani diğer tüm rakamlardan büyük olur kendileyince…
Dem hecesi tek başına kudretli bir kelimedir.
Dem, edebiyatımızda vazgeçilmez bir yere sahiptir. Vazgeçilmez ve devredilmez.
Şarap bahsinde geçse de çoğunlukla, asıl çay mevzuunda mihverdir dem.
Tasavvufta ve halk edebiyatında da dem ruh bakımından, maneviyat zenginliği bakımından bir yüce makamdır.
İlahi sevgiliye, kutsala olan aşkın dem tutması…
“Dem bu demdir!” dendi mi artık Allah ile vuslat tecelli etmiştir.
Sûfinin o ânı tarif edilmez bir kalp huzurudur.
Hem nefestir hem vakit, hem andır, hem ebedilik…
Farsçası bizim edebiyatçıların daha çok ilgisini çektiği için dem nefes ve vakit ötesinde Arapçadaki gibi kan olarak belki de en müşahhas hâliyle çay için kullanılır.
Tavşan kanı çay…
Demini bulmuş çay…
Kan ile dem ne alâka…
Ya “dem sürmek” ne öyle? Hani öyle bir ân idi ki tarifi mümkün değildi.
Pekâlâ o zaman uzun vadeli bir ömür nasıl olur da dem ile açıklanabilir?
Bütün ömrünü hoş vakit geçirmek… huzurlu bir hayat sürmek…
Bir de vurmak fiili ile kullanıldığı hâlleri var ‘dem’in…
Dem vurmak. O bahsi açmak..
Aşktan dem vurmak…
Davadan dem vurmak…
Hacda ‘demurmak’ başka bir şey… Suçunun hafiflemesi için kan akıtmak, kurban kesmek…
ŞEHİR MEKTUPLARI’NDA ‘DEM’
Ahmet Rasim Şehir Mektupları’nın 20’cisini çaya ayırır. Bu mektuplarının çoğunu bir Ramazan münasebetiyle yazmıştır merhum.
Yine öyle bir Ramazan mahmurluğundadır ve her Ramazan’ın birinci günü ellerin titrediğinden, başların gerdan üzerinde raks ettiğinden dem vurur.
Hele hele on bire doğru göğüslerin ‘derece-i inbisâtına’ göre ağızlar dolusu esnemelerin haddi hesabı yoktur.
“Ramazan olur ba’de’l-iftar Hacı Reşid-i bî-nevâya başvurulmaz olur mu? Dün akşam yine musahabet-i sükkerîni ile demsâz olduk. Yine o halde, o tatlılıkta, o kıyafet, o tavırda. Şair olduğu cihetle ortada dönüp dolaşan ‘Dekadanizm’ gürültülerine de âgâh. Hatta hakk-ı şairânesinde tâ Bağdat’tan yollanan bir gazeli vererek şuara-yı mumâileyhin nazar-ı takdirlerine arzetmekliğimi niyaz eyledi. Berâ-yı hâtır yazıyorum:
Çayınız rengindir la’l-i leb-i dilber kadar
Sohbet-i ihvânınız şîrindir sükker kadar
Gerçi ben mehcûruyum hoştur yine dükkânınız
Menbâ-ı Ab-ı Bekâ vü Çeşme-i Kevser kadar
Müctemi’dir bezminizde dâimâ ehl-i hüner
Gerçi olsam ben görünmem zerre-i kemter kadar
Nâme göndermişsiniz hakkımda lûtf etmişsiniz
Şükrü hamd ettim o lûtfa karşı dünyâlar kadar
Emriniz üzere bu beş beyti size takdîm ile
Arz-ı ihlâs eylerim yâr-ı vefâ-perver kadar
Zannederim ki şirin edalı şair Kebabçı-zade Nidâ Bey Efendi kardeşimizin bu gazeli tanzir ederek bizleri sevindirir.”*
- mektupta da geçer çay…
Oruç ayı girmiştir ve esasa gelinmelidir.
Ahmet Rasim bu mektubu kaleme aldığında şair Sabit çoktan ebediyete uğurlanmıştır.
Öyle olmasaydı berceste beyitinde İstanbul şehrinde zembil modasının geçmiş olduğunu idrak edecekti.
Elde işkembe fener, arkada zenbil-i sahur
Gece faslında şikem-harelerindir meydan
(Gece faslında oyun meydanı elinde işkembe biçimi muşamba fener ve sırtında sahur sepetiyle dolaşan midesine düşkün kişilerindir)
Yevm-i şekk niyetine şi’re sıkarken yaran
Sıkboğaz etti gelip sahne-i şehr-i ramazan
(Dostlar belki şüpheli gündür diyerek üzüm suyu sıkarken içme hazırlığı yaparken ramazan ayı görevlisi gelip onları sık boğaz etti içki âleminden alıkoydu.)
Ramazan günü vakit geçirmek gerek.
Ahmet Rasim o bahaneyle devrin birçok dükkânının ismini verir.
Bir tanesi de Hacı Reşid-i Bi-neva’nın dükkânıdır. Dükkânda şu mısra asılıdır:
“Çay-ı ma hoş-güvar ü şirin est”
(Çayımız lezzetli ve tatlıdır.)
Bu arada Haliç Dersaadet vapurlarında yolsuzluk olduğuna dair İkdam’ın bir şaka yazısına değinir. Yolsuzluk olunca çayın demi kaçar.
Düşünsenize vapurda bir çay içeceksiniz, boğazın en güzel keyfi kaçmaz mı?
Çayda yolsuzluk yapmak çeşme suyunu damacanaya koyup satmak gibi bir alçaklık değil midir?
Bence ‘dem’
Bir zaman çaycılar benden çaya dair şiir istemişlerdi, muhtemelen iyi çay içtiğimden;
Ben de onlara her vezinden çay şiirleri yazıp göndermiştim.
İşte o şiirler:
Üç vezinde çayın hikâyesi
Aruz, hece ve serbest vezinde üç şiire bir dibace yazılacaksa o da rubai tarzında olmalıdır:
DİBÂCE
Müstehaktır tutsa her gün sayfasın Maarif’in*
İhtiyaç bahsinde târif pek lüzumsuz ârifin
Öyle bir sevdâ ki çay, hem tende can, hem kanda can
Âşığın bir dinle gönlünden çayın dem târifin
_ v _ _ / _ v _ _ / _ v _ _ / _ v _

*Saatli Maarif Takvimi’ne gönderme
DEM BU DEMDİR
Al çizgisi, ak çizgisi bardakaltının, nazlı
Bir sözlü hayat anlatıyor, efkârım dinmez ki
Yaldızlı zamanlar deminin bardağı yaldızlı
Çay varsa henüz son sözümüz bitti de denmez ki
Efkârım nasıl dinsin bu saatler coşuyor gönlüm
Çay geldiği ân kendi kendinden taşıyor gönlüm
Ey dost, özgürlük bahsini el’an açıyor gönlüm
Çay varsa henüz son sözümüz bitti de denmez ki
Sâzendeye iş kalmaya dilrûn ola tan aşkla
Gel çay içelim meşk edelim câm ola can aşkla
Rûh-i derûnum etse ihâta asuman aşkla
Çay varsa henüz son sözümüz bitti de denmez ki
Gönlüm yine geçmişteki hüsranları andın a
Öz derdine hâşâ, vatanın derdine yandın a
Ya Şahsuvar çay vaktini mahpus geçirmiştin a
Çay varsa henüz son sözümüz bitti de denmez ki
Özgürlüğü temsil ediyor çay dem alışlarda
Kimdir bize dost, söyle o her yolda kalışlarda
Rehber sana Lütfî, yine efkâra dalışlarda
Çay varsa henüz son sözümüz bitti de denmez ki
_ _ v v / _ _ v v / _ _ v v / _ v _
(_ _ _)
ÇAY İSTERİM
Huzur bulup uzandığım şu çardak
Yordu beni hayat denen gösterim
İnce belli kristalden bir bardak
Çaysadım acilen bir çay isterim
Ancak o gösterir tavşan kanını
Cihana yaydırır çayın şanını
İmrendirir hatta hanlar hanını
Çaysadım acilen bir çay isterim
O damakta gezinen rayihası
Güzellerin alın teri mirası
Hürmet kılsın yeryüzü şuarası
Çaysadım acilen bir çay isterim
Her yerin çayı kendince güzel
Hind mi, Çin mi; Seylan, Gürcistan, Nepal
Fakat çay Rize’de bambaşka bir hâl
Çaysadım acilen bir çay isterim
Ruhuna bin dua Zihni Derin’in
Toplayıp hem de demle demleyenin
Eline yaraşır taze gelinin
Çaysadım acilen bir çay isterim
Bir sevgili buldu çay bahçeleri
Gün günden yayıldı çay bahçeleri
Rize’ye ad kıldı çay bahçeleri
Çaysadım acilen bir çay isterim
Tomurcuklar dağların saçlarında
Bereket dalgası yamaçlarında
Çay Rize’de tam kıvamında
Çaysadım acilen bir çay isterim
Sanki Mecnûn artık buldu Leylâ’yı
Söz lûgatten çıkıp sardı heceyi
Rize çayı sevdi, çay da Rize’yi
Çaysadım acilen bir çay isterim
Garibanın hallerine yanarken
Çay dedim yutkundum dostu anarken
Her sabah, her akşam, hem geç, hem erken
Çaysadım acilen bir çay isterim
Şehsuvar inmeden daha atından
Lütfi ya eyleme dostu yolundan
Dost deminden bir de tavşankanından
Çaysadım acilen bir çay isterim
ÜÇ MEKÂNDA ÇAY
“Çay” diye sordu çocuk
“Çay!”
“Çay içer misiniz?”
Başında takkesi vardı
Belli ki Müslüman’dı
Teo gülümsedi gülümseyene
Aliya da oradan gülümsedi
Acı acı gülümsedi Bosna
“Çay!” dedi çocuk…
“Çay her zaman bulunur bizde…”
Keskin nişancılar yukarılardan bakıyorlardı
Yukarılardan… şehre abanan yükseklerden
Şehir sis basanda bayram yeriydi
Çay faslı başlardı çağ kesilip
Saraybosna sineması yıkılmıştı bombardımandan
Bir beyaz perde kalmıştı, beyaz duvar
Kurşun deliklerinden sisti görünen
Yani her şey beyazdı
Beyazdı kurşundan beyaz
Çocuk koştu çeşmeye
Destisini doldurdu
Keskin nişancılar rastgele sıktılar melanet mermilerini
Çocuk umursamaz koştu sinemaya
Çay demledi Teo’ya
Teo Alangalapulus da kim?
Bu gelen belli ki ağır misafirdi
Ulyis gibi bakıyordu gözleri
Konuştular sinemadan savaştan
Çay her derde devaydı
Her sohbete aşinaydı
“Çay!” dedi gardiyan.
Çay saati…
Mamak’ta çay saati bir başkadır
Grup grup öbek öbek tutuklular
Gelsin on beşlik, otuz beşlik, yetmişlik
Melamin bardaklar iyidir plastikten
Kıtlama şeker gibidir çay saatleri
Kırılırken ses çıkartır mutluluktan
Joplar dinlenir, asker sanki izne çıkmıştır
“Alın demliklerinizi!”
Bu komut pek farklıdır ötekilerden
Kafes’ten kokusu gelir çayın
Parmaklıklar arasından
Ne beis! Yatmak iyidir
Varsa zindanda çay
Çay… vay vay vay!
“Çay” dedi ocak başı
Çaykur’un bahçesinden
Bakarken Rize’nin denizine dağına
“Belki farklıdır ha burada çay”
Eskiden çekilmesi gereken bir filmin galasından yeni çıkmışlardı
Çıkmışlardı Rize’nin en yükseğine
Buradan nasıl görünür Saraybosna, Hüseyingazi Tepesi?
Bir tek çayı hatırlıyor
Çay içimini
İçim
İç
Çay