Bu köşe yazısı, Gazze’de yaşanan insani dramı ve dünyanın bu trajedi karşısındaki duyarsızlığını sarsıcı bir dille ele almaktadır. Yazar, çocuklarını kaybeden bir annenin adalet arayışını artık bu dünyadan değil, ilahi adaletten beklemesini insanlığın ahlaki bir çöküşü olarak nitelendirir. Küresel güçlerin siyasi çıkarlar ve stratejik sessizlikleri nedeniyle uluslararası hukukun işlemediği, sivil kayıpların ise sadece birer rakama dönüştüğü vurgulanmaktadır. Makale, toplumların bu acılara alışmasını ve tepkisiz kalmasını merhametin ölümüyle bağdaştırarak vicdanlara ağır bir sitemde bulunur. Sonuç olarak, dünyadaki sessizliğin aslında insanlığın terk edilmesi anlamına geldiği ifade edilerek derin bir suç duyurusu yapılmaktadır.
12 bin Filistinlinin idamının onaylandığı iddia ediliyor. Üstelik bunların 4 bininin çocuk olduğu öne sürülüyor.
Ancak bu bilgiler bağımsız ve güvenilir kaynaklar tarafından doğrulanmış değil.
Ama şu var ki…
İnternette gezinirken karşıma bir annenin konuşması, daha doğrusu isyan edişi çıktı. Onu dinledim.
Ne bir siyasetçiye sesleniyordu ne dünyaya ne insanlığa…
Artık kimseyi muhatap almıyordu.
Çünkü Gazze, insanlardan umudunu kesmiş gibiydi.
Bir annenin ağzından dökülen sözlerdi bunlar:
“Biz Rabbimizden istiyoruz… Sevdiklerimizin, çocuklarımızın intikamını O alsın… Bizim intikamımız bu dünyada değil, ahirete kaldı.”
Dikkat edin…
Bu sadece bir öfke cümlesi değil.
Bu, bir çöküşün ilanı.
Bir insan, adaleti artık yeryüzünde aramıyorsa…
Bir anne, çocuklarının hesabını mahkemelerde değil de ahirette soracağına inanıyorsa…
Orada bir şey bitmiştir.
Ve o biten şey sadece umut değildir.
İnsanlıktır.

Gazze’de insanlar artık ölmekten korkmuyor.
Çünkü yaşamaktan yoruldular.
Bu cümleyi yazmak bile ağır ama gerçek şu:
Onlar artık hayatta kalmayı değil, bir gün adaletin tecelli edeceğine inanmayı seçiyorlar. Ama o gün… bu dünyada değil.
Düşünebiliyor musunuz?
Bir toplum, yaşadığı acıyı bu dünyaya anlatmayı bırakmış.
Çünkü kimse duymuyor.
Çünkü kimse gerçekten duymak istemiyor.
Görmek istemeyen gözler…
Duymak istemeyen kulaklar…
Konuşmaktan korkan diller…
Ve sonra biz kalkıp “neden böyle konuşuyorlar?” diye soruyoruz.
Bir annenin “intikamımızı Allah alsın” demesi, aslında insanlığa açılmış en ağır davadır.
Bu sadece bir dua değil.
Bu bir suç duyurusu.
Sanık sandalyesinde kim var biliyor musunuz?
Sessiz kalan herkes.
İnsanlık bazen bombalarla ölmez.
Bazen susarak ölür.
Bazen görmezden gelerek…
Bazen “bana ne” diyerek…
Ve bazen de en tehlikelisiyle:
Alışarak.
Evet, alıştık.
Ölü sayıları artık sadece rakam.
Çocuklar artık birer “haber içeriği”.
Annelerin çığlıkları ise arka plan sesi.
İşte tam burada öldü insanlık.
Ama belki de asıl soru şu:
Gerçekten öldü mü…
Yoksa biz mi onu terk ettik?
Peki neden?
Bu kadar ağır bir drama karşısında dünya neden susuyor?
Neden sadece birkaç ülke konuşuyor…
Ve neden o konuşmalar da çoğu zaman sadece sözde kalıyor?
Neden yaptırım yok?
Neden net bir itiraz yok?
Neden uluslararası hukuk, bazı yerlerde bu kadar hızlı işlerken, burada bu kadar yavaş… hatta görünmez?
Çünkü mesele sadece vicdan değil.
Çünkü mesele güç dengeleri.
Çünkü mesele çıkarlar.
Bazı devletler için adalet, evrensel bir ilke değil;
Uygulanabildiği yerlerde kullanılan bir araç.
Bazıları için sessizlik bir tercih değil, bir strateji.
Bazıları içinse konuşmak bile bir risk.
Ve sonuç?
Konuşanlar var ama durduran yok.
Kınayanlar var ama engelleyen yok.
Görenler var ama harekete geçen yok.
Bu yüzden bir annenin duası, dünyanın bütün diplomatik cümlelerinden daha gerçek geliyor.
Çünkü o duada siyaset yok.
Ama dünyanın suskunluğunda fazlasıyla var.
Çünkü insanlık belki de hâlâ bir yerlerde nefes alıyor.
Ama o nefesi duymak için kulaklarımızı vicdanımıza çevirmemiz gerekiyor.
Aksi halde…
Bir gün herkes kendi sessizliğinin altında kalacak.
Ve o gün geldiğinde…
Belki de herkes aynı cümleyi kuracak:
“Biz artık insanlardan umudu kestik…”