Bu metin, halk tarafından kibirli görülen bir adamın beklenmedik bir şekilde şehre bey tayin edilmesini ve ardından gelişen olayları konu alan ibretlik bir hikâyedir. Yeni Bey, başlangıçta halk ve saray görevlileri tarafından tepkiyle karşılansa da aslında toplumsal adaleti sağlamak ve yozlaşmış düzeni yıkmak için sert bir mizaç sergilemektedir. Gizlice yürüttüğü faaliyetlerle tefecilerin ve zalim ağaların el koyduğu malları gerçek sahiplerine iade ederek şehri içten içe temizler. Kendisine kurulan hain suikast girişimlerini stratejik bir deha ve sadık dostlarının yardımıyla bertaraf etmeyi başarır. Hikâye, dış görünüşün ve genel kanının ötesindeki gerçek karakterin önemini vurgularken, adaletin ancak cesaretle tesis edilebileceğini anlatır. Sonuç olarak bu eser, fedakârlık, sadakat ve hakiki liderlik temaları üzerine kurulu bir toplumsal eleştiri niteliği taşır.
Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde kendini beğenmiş, herkesi hakir gören, kendini bulunmaz Hint kumaşı sanan biri varmış. Ahali adamı pek sevmese de “bana ilişmesin, dokunmasın, mesele çıkmasın” deyip onunla aralarına mesafe koyarlarmış.
Bu kendinden başkasını beğenmez adamın başına devlet kuşu konmuş. Şehre Payitahttan gelenler olmuş. Adamlar onu arıyorlarmış. Gelenlerin sözcüsü, “Beyim,” demiş, “Sultanımız seni bu şehre Bey tayin etti. Beyiniz öldüğünden beri şehrin bir Beyi yoktu.” Kendinden başkasını beğenmez, “Beni kimse bilmez tanımaz,” demiş, “Hatta bu şehirde benden hazzetmezler de. Nasıl oldu bu iş?” Gelenler, “Beyim,” demişler, “Sizin merhum dedeniz, Sultanımızın babasının bu şehirdeki has adamıydı. Sultanımız da dedenizi tanır, bilirdi. Onun için şehre sizi Bey olarak tayin etti. Biz bu kadarını bilir, bu kadarını söyleriz.”
Kendinden başkasını beğenmez almış Beylik beratını, varmış Bey konağına. O varmadan şehir onun Bey olduğunu öğrenmiş. Bey konağının kapılarını ardına kadar açmışlar. Hemen varmış, Bey makamına oturmuş, “Bana,” demiş, “Bedesten Ağası olacak ağayı getirin.” Bedesten ağası mert adammış. Bey, “Ağa,” demiş, “Neden önümde eğilmezsin?” Ağa, “Ben adam olanın önünde eğilirim. Seni bey yapan kim bilir kimin hatırını saydı da yaptı. Lakin sen kim hatır saymak kim, hatırdan anlamak kim?” Bey, “Atın şunu dışarı!” demiş. Payitahttan gelenler, “Dur Beyim,” demişler, “Sakin ol, daha ilk günden yanlış intibalar olur, şehirde aleyhine rüzgarlar eser. Biraz alttan al, hoş görülü ve anlayışlı ol.”
“Alttan alınacak şey var, alınmayacak olan var,” demiş. “Sultanımıza varın saygılarımı selamlarımı söyleyin. Şehri bana emanet.” Payitahttan gelenler, “Bu şehrin istikbali parlak görünmüyor,” demişler, “Ahaliye bir soralım da öyle varalım Sultanımıza.” Gözlerine kim iliştiyse sormuşlar. Ahali, “Sultanımız bizim yüzümüz gülmesin mi ister?” demişler. “Bu kendinden başkasını beğenmez, aynaya bakmaz, kendi yanlışını hatasını görmez, kimseyi dinlemez, kapısına destursuz girilmez.” Hiç kimsenin sevmediği bu adamı bile bile mi seçti Sultan demişler.

Sultanın sözcüsü, “Ahali,” demiş, “Bundan önceki Bey yumuşak huylu, gani gönüllü, herkese yardıma koşan bir Beydi. Adam kim vurduya gitti. Kim vurdu, kim şehir surlarının önüne attı, bilen yok. Bir şey diyeceğim ama dilim bağlı,” demiş, adamlarıyla çıkıp gitmiş şehirden. Ahalinin içinde, “Kendinden başkasını beğenmez tam da bizim aradığımız Bey” diyenler de varmış.
Bey, Bey konağındakileri toplamış; “Sizin,” demiş, “akçelerinizi bundan böyle ben vereceğim. Bana itaat isterim. Ben akçelerinizi verdiğim sürece bana hizmet edeceksiniz. Ben ne dersem onu yapacaksınız. İtirazı olan varsa şimdi konuşsun.” Konağın kâhyası, “Bey,” demiş, “Biz bu şehre hizmet ederiz. Yarın sen gidersin, bir başkası Bey olur; bizi aşağılar gibi konuşman bir Beye yakışmaz. Ben en az on Bey gördüm bu konakta, senin gibisi hiç olmadı. Bey kırıcı ve yıkıcı değil yapıcı olur diye biliriz. Ya senin Beylikten haberin yok ya da biz Beylik nedir onu bilmeyiz.” Bey, “Kâhya, seni bu şehirde herkes sever de sayar da, laflarını seç de konuş,” demiş. Kâhya, “Bey laflarını seçip konuşmazsa, ahali dere tepe dümdüz gider,” demiş. Bey, “Sen bir çık dışarı kâhya,” demiş, “Şu anda çok sinirliyim. Sinirlerim geçince tekrar konuşalım.” Kâhyanın Beye söyledikleri şehirde dalga dalga yayılmış.
Ahalinin önde gelenleri, “Biz,” demişler, “Bundan önceki Beyi ortadan kaldıranları araştırmadık bile. Bu bizden ve içimizden biri. Ancak vicdan merhamet hak getire bir adam. Hepimizi bilir, nerede ne yapacağımızı tahmin eder.”
Kendinden başkasını beğenmez, ertesi gün şehirdeki konaklardan birinin çalmış kapısını; yanında kalabalık bir muhafız birliği. Şehrin ileri gelenlerinden biri açmış kapıyı. “Hayırdır,” demiş, “Güpegündüz konak mı basarsın?” Bey, “Sen zamanında kızını bana vermedin. Şimdi Bey olarak kızını yeniden isterim,” demiş. Konağın sahibi, “Bende sana verilecek kız yok,” demiş. Demiş amma, muhafızlar yıkmışlar kapıyı, Bey girmiş içeri; şehrin ileri gelenlerinden biri olan adamın kızını almış çıkmış dışarı. Ve aynı gün nikah kıymış, akşamına da evlenmiş. Şehir, “Biz böyle bir hengâme görmedik, ne yapmak ister bu densiz?” demişler.
Birkaç gün sonra Bey, yanında muhafızlarla şehrin en zengin adamının konağını basmış. “Sen,” demiş, “kendimi bildim bileli tefecilik yaparsın. Faili meçhul kaç cinayet işledin Allah bilir. Senin paraların nerede, senet sepetlerin nerede hepsini bilirim. Atın şunu zindana!” demiş, tefecinin nesi var nesi yok el koymuş. Ertesi gece Kâhya’yı çağırtmış. Kâhya, “Beni işlerine alet etme; zindana atacaksan at, süreceksen sür, öldüreceksen de öldür,” demiş. Bey, “Sen kendini mi hafife alırsın, beni mi? Tefecinin senet sepet neyi varsa aldım. Altın akçesini de. Bu gece yarısı bu şehirde tek bir Allah’ın kulu bu vicdansız tefeciye borçlu kalmayacak, herkesin hakkını da vereceksiniz. Tek bir şartım var: Kimse beni bilmeyecek. Bu şehirde senden başka itimat edeceğim kimse yok,” demiş, çıkmış gitmiş.
Kendinden başkasını beğenmez Bey olunca, Payitahta şikayetler yağmış. Sultanın emrini tebliğ eden, “Sultanım,” demiş, “O şehir böyle giderse çok karışır.” Sultan, “Kaygılanma,” demiş, “O Bey kolay anlaşılamayan bir cevherdir. Ferasetli adamdır. Yiğittir. Onu kendi şehrinde herkes bilir görünür, aslında kimse bilmez. Bırak o şehri kendi haline, su akar mecrasını bulur; o ahaliye de gelen şikayetlere de fazla itibar etme. Uzaktan seyret. Bey darda kalırsa Beye yardıma git lakin bizim yardım ettiğimiz belli olmasın. Sessizce, derinden meselelere müdahale et.” Sultanın Beyi, “Anlaşıldı Sultanım,” demiş, çıkmış gitmiş saraydan.
Bey bundan sonra ne yapacak diye ahali merak ederken; Bey, han sahiplerini toplamış, ardından aşhane sahiplerini, ardından Bedesten ağası ve dükkân sahiplerini. Esmiş, yağmış, gürlemiş. Bedesten Ağasına, “Sen kal, seninle hesabımız bitmedi,” demiş. Bedesten Ağası, “Anlaşıldı, sıra bana geldi,” demiş, “Sen demeden ben diyeyim: Bedesten Ağalığını bırakıyorum. Senin kendine benzer bir ağaya ihtiyacın var, bana değil.” Kendine verilmiş beratı bırakmış gitmiş.
Bey, atlamış atına, yanına muhafızları da almış, varmış şehrin en ihtişamlı konağının önüne, çalmış kapıyı. Konak kapıları açılmış. Bey ve adamları girmiş içeri. Konak sahibi, “Bey,” demiş, “Haddini fersah fersah aşarsın. Kendinden öncekilerin başına neler geldi bilmezsin. Boyundan büyük işlere kalkışırsın. Ben bu şehrin en büyük tepesiyim. Bazıları bana ‘dağ’ gibi de derler. Sen de kendini beğenmişlerdensin amma, sen kim, ben kim? De bakalım benden ne istersin? Benim ecrim ne?” Bey, “Bu şehrin yarısı senin,” demiş, “İnsanların evlerine zorla el koyarsın. Borç verir, borcunu ödeyemeyenin nesi var nesi yok elinden alırsın.” Konağın sahibi, “Bana söyleyene bak,” demiş, “Sen sanki benden farksız mısın? Sen Bey olduğunda sevinmiştik. Bizim izimizden gelecek, yerimizi alacak biri nihayet Bey oldu demiştik. Sen Beylik yapmıyorsun. Senden kim daha ilerideyse nesi var nesi yok her şeyine çöküyorsun. Bunun adı Bey usulü haramilik. Sen demeden ben vereyim: Şehrin yarısı benim, doğru. O yarının yarısını sana vereyim. Diğer yarısı bende kalmalı. Biz seni anladık; şehirde senin dışında güçlü, kudretli ve zengin insan kalmasın istiyorsun. Benim dediklerim seni tatmin etmedi, sen elimdeki her şeyi istiyorsun.” Bey, “Ha şunu bileydin,” demiş. “Ya hepsi, ya zindan; direnirsen ya sürgün ya ölüm.” Beyin muhafızları konak sahibinin adamlarını etkisiz hale getirmişler, konak sahibini de atmışlar zindana.
Bey, çağırmış Bedesten Ağasını. “Ağa,” demiş, “Ağalığa devam edesin. Şehrin yarısı benim diyenin elindeki dükkanları, haneleri, bağları, bahçeleri ve arazileri geri aldım. Araştır, kim hak sahibi ise herkese hakkını iade et, geri ver. Yalnız adım hiçbir şekilde geçmesin.” Bedesten Ağası, “Anlayamadım,” demiş. Bey, “Gayet güzel anladın Ağa,” demiş, “Başka lisanla konuşmuyorum. Açık ve tane tane anlattım.” Bedesten Ağası çıkmış dışarı, kendi kendine sormuş: “Kim bu? Biz bunu anlayamadık, tahlil edemedik.”
Bey evine gelmiş, karısına seslenmiş. “Hatun,” demiş, “Ben sana sevdalanmıştım, babandan istedim, seni bana vermedi. Bey olunca da vardım kapınıza, zorla aldım seni. Altı aydır yanımdasın. Sana tek bir kötü kelam etmedim. Allah var, senden de duymadım. Şu andan itibaren serbestsin. Babanın evine gidebilirsin. Şehirde çok hasım kazandım. Baban zaten hasmım. Bir hasım da sen ol istemem.” Karısı, “İşin doğrucası,” demiş, “İlk aylar sen evde yokken kaçıp gitmeyi çok istedim. Hatta bir gün çıktım dışarı. Kapıda yaşlı bir kadın durdu. ‘Bey diye bilinenin gerçek yüzü öyle değil. O lakabı ona, bu şehrin kendini bilmezleri, edepsizleri, herkesi kendi gibi zannedenleri taktı. O da aldı kabul etti,‘ dedi. ‘Sen neyine sıkıldın da gidersin? Üçkağıtçı, ayaküstü yalan söyleyen babanın yanına mı, yoksa fitne fesatlıkta önüne geçilemeyen ananın yanına mı? Sen böyle biri değilsin ki a kızım. Bey sende bu özellikleri görmese bilmese basar mıydı babanın konağını? Sen bu işin nesini anlayamadın? Adamla geçimin yoksa var git uğurlar olsun; yok seviyorum diyorsan gir tekrar o kapıdan içeri. Ne sen beni gördün ne de ben seni ne de sana söylediklerimi.’ Döndüm geri, olayları irtibatlandırdım. Bey konağında kaldım. Anam babam haber gönderdi, gelmem dedim. Ben de sana gönül verdim.” Kendinden başkasını beğenmez, “Ne demek,” demiş, “İnsan ana babasını ziyaret etmez mi? Ben sana istediğin zaman gidebilirsin demedim mi? Gidersen geri gelmezsin diye korktuğum doğrudur.” Karısı, “Beyim,” demiş, “Sana söylemek isterim ki hasımların sana karşı bir cephe oluşturdular. Bu şehirde bir gecede kaybolan, nerede öldüğü bilinmeyen, sonra getirilip şehrin meydanına veya sur dibine bırakılan üç Beye ben şahidim. Allah korusun sen onlara benzemeyesin.” Böyle olursa ben ne yaparım, nasıl dayanırım diye ağlamış.
Bey çıkmış dışarı, kapıda bekleyen muhafızlardan birine bir şeyler söylemiş. Kendinden başkasını beğenmez, zindana attıklarını üç günden fazla tutmuyormuş. Bu bile şehirde başka taraflara çekilmiş. Ahali, “Ne varsa bizim ağalarımızda var,” diyormuş. “Bey sadece konak basmasını bilir. Bize malımızı, mülkümüzü, akçemizi ağalarımız kendiliğinden geri verdi.” Beyin konağını bastıkları bu benimsemeyi sonuna kadar Beyin aleyhinde kullanmışlar. Kâhya ve Bedesten Ağası, “Beyim,” demişler, “Ahali senin iyi niyetini görmez, meselenin hallolmasını eski ağalarından bilirler.”
Sultanın adamları şehre tebdili kıyafet girseler de bilinmez birileri onları eliyle koymuş gibi bulmuş, almış çıkarmış şehirden. Gece yarısı Bey konağı basılmış. Bey, elindeki kılıç kırılıncaya kadar savaşmış. Sonunda yakalanmış. Şehrin geçmişte yarısına sahip olan ağa, “Bey,” demiş, “Senin benden aldıklarını geri aldım. Kimden ne aldıysan aldıklarını gerisin geriye sahiplerine vardım. Karını da babasına teslim ettim. Bu şehirde tutar dalın kalmadı. Dolayısıyla bu şehirde de… Sultanın adamları da zindanda. Seni zindana atsam olmaz. Seni şehrin dışında gebertip, ölünü şehrin meydanına atacağım. Bir daha bizim malımıza mülkümüze kimsenin el koyamayacağını herkes anlar.”
Beyi ıssız bir yere götürmüşler, tam kellesini uçuracaklarken asilerin üzerine ok yağmış. Okçuların Başı, “Beyim,” demiş, “Şimdi biz seni öldü diye alıp şehrin meydanına bırakacağız. Zindandaki arkadaşlarımızı kurtarıp tetikte olacağız.” Şehrin kapısına geldiklerinde Okçu Başı, “Biz Beyin ölüsünü bulduk, onu şehrin meydanına bırakacağız, gerisi size kalmış,” demiş. Beyi meydanın tam ortasına getirip bırakmışlar. Ağalar, ileri gelenler başına toplanmışlar. “İşte,” demişler, “Bizimle iyi geçinmeyenin, bize ayak uyduramayanın akıbeti budur. Biz bunun gibi nice Beyi gömdük. Bunun leşini de atın uçurumdan aşağı kurtlar kuşlar yesin.” Bu konuşmalar olurken Bey, meydandakilerin şaşkın bakışları arasında ayağa kalkmış; Okçu Başı ve muhafızlar meydanı sarmış. Okçu Başı, “Beyim!” demiş, bir kılıç atmış. Bey kılıcı havada yakalamış. İsyan bayrağı açan ne kadar asi varsa cansız bedenleri meydanda kalmış. Ahali evlerine kaçışmış.
Beyin karısı o kargaşa arasında öldü sandığı Beyi görünce sarılmış boynuna ağlamış. Bey, ahaliyi zorla meydana toplamış. “Varınızı yoğunuzu elinizden alanların bundan böyle böyle bir şeye teşebbüs edecekleri halleri kalmadı. Herkesin malını mülkünü ikinci kez dağıtıyorum. Benden başka yanında duracağınız kimse kalmadı.”
Anlatırlar ki; Kendinden başkasını beğenmez, teşekkür etmesini bilmeyen ahaliye rağmen Beyliğe devam etmiş. Kâhya’yı ve Bedesten Ağasını yanına yardımcı ve danışman yapmış. Sultan, “Senin o şehirde üç destekleyicin var,” diyormuş. “Biri karın, ikincisi Kâhya, üçüncüsü de Bedesten Ağası. Bu zenginlik az bir zenginlik değil, kıymetlerini bil.”
Aradan yıllar geçmiş, kendinden başkasını beğenmez iki kız bir erkek çocuk sahibi olmuş. Büyük kızı Bedesten Ağasının oğluyla evlenmiş; oğlu da Kâhyanın kızıyla. Bedesten Ağasının oğlu, yani Bey damadı, sonraki yıllarda şehre Bey olmuş; Bey kızı da Bey hatunu. Şehir insanların gerçek yüzünü öğrenmesine öğrenmiş amma, iyi ve doğruların yanında yer almaları gerekirken yanlış yerlerde durmaktan kendilerini alamamışlar.
Şehir şehre, Kendinden başkasını beğenmez kendinden başkasını beğenmeze, Bedesten Ağası Bedesten Ağasına, Kâhya Kâhyaya, Sultan Sultana, kayınpeder kayınpedere, Okçu Başı Okçu Başına, Bey Hatunu Bey hatununa, Konak Ağası Konak Ağasına, tefeci tefeciye, yaşlı kadın yaşlı kadına, Muhafız muhafıza, ileri gelenler ileri gelenlere, han hana, ahali ahaliye benzer…
Bir kıssadır anlatılan. Her kıssadan bir hisse alına denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere… Sürçü lisan eylediysek affola… Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…