Erol Sunat’ın bu yazısı, toplumun zamanla yitirdiği manevi değerleri ve samimi sosyal bağları hüzünlü bir dille ele almaktadır. Yazar, geleneksel komşuluk ilişkilerinin, mahalle bakkalı kültürünün ve eski bilgelerin nezaketinin yerini alan modern duyarsızlığa dikkat çeker. Metin boyunca tekrarlanan “Her neyse” ifadesi, çözülemeyen sorunlar karşısında duyulan bir kabullenmişliği ve derin bir iç çekişi temsil eder. İnsanların birbirine karşı tahammülsüzleştiği ve doğayla olan bağların koptuğu bir dönemde, geçmişin o sıcak ve güven dolu atmosferine duyulan özlem vurgulanır. Toplumsal bir ayna tutma çabası taşıyan bu eser, kaybedilen zarafetin ve samimiyetin yasını tutan edebi bir hatırlatmadır. Tüm bu değişimler, okuyucuyu hem geçmişi yâd etmeye hem de bugünün yüzeyselliği üzerine düşünmeye davet eder.
Her derde, her açmaza, her sıkıntıya, çözülemeyen her ne varsa ne mi diyoruz?
Her neyse…
Her neyse, “boş ver” demenin bir başka açılımı…
Dertlerin yanı başında duran, bazen şahit bazen müşahit, bazen “kaleden kaleye Şahin uçurdum” cümlesinin içinde geçen Şahin’in ta kendisi…
Efkârlı bir söz…
Kederli…
Bazılarına göre efsunlu…
Bazılarına göre “hafakanlar basar basmaz oradayım” gibi bir şey…
Her neyse deyip, nefesleniyorsunuz.
“Boş ver gitsin” diyene “boş vere boş vere ne hale geldik…” şarkısıyla cevap verenlere selam olsun diyorsunuz.
Biz o kadar çok meseleyi kapattık ki…
Boş ver dedik…
Her neyse dedik…
Üstüne bir bardak soğuk su içtik…
Neden mi?
Her neyse…
***
Dilimiz nefret dili…
İçinde tek bir hoş kelime yok.
Hakaret eden bugüne kadar ne kazandı ki…
Lafla dövenimiz var…
Ağzını doldura doldura dere tepe dümdüz sövenimiz var…
Geçmedi hırsımız… Dinmedi öfkemiz… Bitmedi kinimiz…
Biz ne ara böyle olduk?
Her neyse…
***
Bu zamanda, söz kalmadı, sohbet kalmadı.
Dost kalmadı, arkadaş kalmadı.
Muhabbet kalmadı.
Bizi anlayan kalmadı, dinleyen kalmadı.
O cana yakın ağabeyler, ablalar, halalar, teyzeler…
Dayılar, emmiler, enişteler, yengeler kalmadı…
Ne mi kaldı onlardan geriye?
Her neyse…
***

Komşu dert ortağıydı.
Hâl hatır sorulmadan geçilmeyendi.
Yerine göre kardeşten de ileriydi.
Komşu çocukları birbirini kardeş gibi bilirlerdi.
Komşu teyze bir yemek yapsa boğazından geçmez, bir tabak yan komşusuna gönderirdi.
Hastanede hastası olanlar, çocuklarını komşularına emanet ederler, gönül rahatlığı ile hastalarına giderlerdi.
Yıktık o güzelim mahalleleri, sokakları; diktik bilmem kaç katlı siteleri…
Şimdi ne o komşuluklar kaldı ne de öyle anlayışlar.
Diyecek laf çok amma…
Her neyse…
***
Bundan yarım asır önce, hatta biraz daha evvelinde, ekmek almaya, babanıza sigara almaya, eve misafir geleceğinde un ve şeker almaya mahalle bakkalına giderdiniz.
“Parasını daha sonra babam verecek” derdi çocuklar.
Bakkal kara kaplı defterine, sözgelimi Mehmet Bey’e ayırdığı sayfaya kurşun kalemle şöyle yazardı;
Üç ekmek, bir kilo toz şeker, iki kilo un, beş yumurta, bir paket çay, bir paket Maltepe sigarası.
Mehmet Bey ay başında maaşını aldığında, bakkalın yanına bir tahta sandalye çeker, defterdeki kendi sayfasının yekûn borcu ne ise toplatır borcunu öder helalleşirlerdi.
Bu arada birer de demli çay içerlerdi karşılıklı.
Kaldı mı öyle mahalle bakkalları?
Her neyse…
***
Şimdi hiçbiri hayatta olmayan yaşlı ağabeyler vardı.
Sohbetlerine doyum olmazdı.
Birçoğu güngörmüş insanlardı.
Her sözleri yılların tecrübesinden süzülüp gelen, safi tecrübeydi.
Ölçmeden, biçmeden laf söylemezlerdi.
Ağırlığınca altın olan nasihatleri vardı.
Bir şey anlatacaklarında bir hikâye ile söze başlarlar, o hikâyeden sonra asıl konuya girerlerdi.
Bal damlardı ağızlarından.
Çok da naziktiler.
Bir konu hakkında araya girdiklerinde “lafını balla kestim” derlerdi.
Araya harç koymadan konuşamayan bugünlerin ağabeyleri neden onları örnek alamadılar hiç düşündünüz mü?
Her neyse…
***
Bir zamanlar, aynalara küs ve dargın olanlar, kendi kendilerine zehretmişlerdi hayatı.
“Aynaya baktım saç beyaz olmuş” şarkısını hatırlıyorsunuz değil mi?
Toplumumuzun her kesiminin aynaya bakma ihtiyacı var artık.
Çünkü aynalara bakmasını unuttuk…
Hatta üzerine kalın bir örtü örtenlerden olduk…
Siyasette, ticarette, sanayide aklınıza gelebilecek her dalda….
Var mı aynalara bakmaya niyeti olan?
Her neyse…
***
Sefasını süremediğimiz denizlere sahibiz biz…
“Denize denize, deniz bizim nemize” diye tekerlemeler icat etmişiz.
Üç tarafımız denizlerle çevrili diye de mangalda kül bırakmamışız…
Hamsiden, istavritten ve sardalyadan başka deniz balığı bilmez de sevmez de yemez de yiyemez de birçoğumuz.
Denize gitmek teşvik edilmemiş…
Tatil kültürünün yanına bile uğranılmamış!..
Deniz sevgisi verilmemiş…
Deniz nasıl bir şey anlatılamamış.
Çocuklara “Deniz” ismi koymuşuz; adını Deniz koyduğumuz çocuk denizin kenarından geçmemiş, geçememiş.
El gezmiş, biz bakmışız…
Neden diye sormuş, cevap alamamışız…
Sonrası ne mi olmuş?
Her neyse…
***
Zülfüyâra dokunulduğunda ne olurdu?
Zülfüyâr, sır mı demekti?
Sırlar perdesi mi demekti?
Eteklere toplanan taşlar dökülmesin diye alınan bir tedbir miydi?
Söylenmesi gereken ancak insanlar incinmesin, zarar görmesin denen konunun oldukça yüzeyden geçilerek dile getirilmemesi miydi?
Zülfüyâra dokunmadan geçmek denge miydi, nezaket miydi, zarafet miydi?
Galiba mı, herhalde mi?
Her neyse…
***
Un var, şeker var, yağ var.
Kazandan yana sıkıntı yok.
Odun dersen dağ gibi.
Ateşi yakmaya gaz var, çıra var, kibrit var, çakmak var…
Anlayacağınız yok yok…
Ne mi yapacağız?
Ocağı yakıp kazanı üzerine yerleştireceğiz.
Etrafımıza merakla toplanan, “ne oluyor, ne olacak” diye soran gözlerle bakan ahaliye de…
Tellal çıkartıp helva pişeceğini davullu zurnalı duyuracağız.
Nasıl helva?
Şeker lokumlu helva…
Kendir tohumlu helva…
Cevizli helva…
İsterseniz unlu…
İsterseniz irmik…
İsterseniz yaz helvası…
Böyle bir helvadan bir tabak yiyen, bir daha öbür tatlılara dönüp bakmaz bile denileninden…
Eeee… Sonra…
Her neyse…