Dr. Alper Sezener
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Kurumsal Vampirizm ya da Modern İş Dünyasında İnsanın Sessizce Tüketilişi

Kurumsal Vampirizm ya da Modern İş Dünyasında İnsanın Sessizce Tüketilişi

featured
0
Paylaş

Modern iş dünyasında “Kurumsal Vampirizm”, çalışan emeğini ve onurunu “aidiyet” maskesiyle tüketen bir sistemdir. İnsan Kaynakları, artık insanı anlamak yerine itaati ve sessizliği yöneten bir “İnsan ve Kültür” mekanizmasına dönüşmüştür. İnsanı yalnızca bir maliyet hücresi olarak gören bu anlayış; şeffaflık ve kapsayıcılık gibi kavramları gerçek sorunları örtmek için sloganlaştırmaktadır. Sahte ödüllerle beslenen bu yapı, liyakat yerine sadakati ödüllendirerek vicdanlı profesyonelleri dışlamaktadır. Sonuç olarak, insanı sadece bir “kaynak” gören sistemler içten çürümeye mahkûmdur.

 

 

Modern iş dünyasında bir hayalet dolaşıyor: Kurumsal Vampirizm. Ama bu vampirler filmlerdeki gibi değil: ne kan emerler ne de geceleri tabuttan çıkarlar. Onlar gündüz vakti plazalarda dolaşır; çalışanın emeğini, onurunu ve sabrını “aidiyet” adı altında paketleyip sessizce çalarlar. Ve günümüzde bu düzenin en görünür ve etkili aparatı, artık yalnızca İnsan Kaynakları (İK) değil; “İnsan ve Kültür” adıyla pazarlanan mekanizmalardır.

Başlangıçta yalnızca personel evraklarını, işe giriş-çıkış işlemlerini ve maaş ödemelerini yöneten idari bir birim olan İK, zamanla örgütlerin insan sermayesini stratejik bir meta olarak görmesiyle derin bir dönüşüm geçirmiştir: artık kaydı tutmakla kalmaz; itaati, uyumu ve sessizliği yönetir, görünmeyeni görünmez kılar. Günümüzde maskesiyle bu mekanizma; sahte ödüller, performans vitrini ve kurumsal retorik ile güçlendirilmiş; görünüşte insan odaklı ama özünde kurumsal vampirizmin yeni yüzü hâline gelmiştir.

İnsanın var olma, ayakta kalma ve anlam üretme çabasını hiç kavrayamamış bir anlayış, onu yalnızca Excel’deki bir maliyet hücresine indirger. Hayatın sillesini yememiş, gerçek üretim süreçlerine dokunmamış, yalnızca “kurumsal jargon” ezberiyle yetişmiş genç profesyonellerin; 20–25 yıllık mühendisleri, ustaları ve alan uzmanlarını “performans yönetimi” başlığı altında hizaya sokmaya çalışması, trajikomik bir entelektüel sefalet örneğidir.

İnsanla temas edemeyenler kavramlara sığınır; ruhla bağ kuramayanlar prosedür üretir. Sonuç: laf salatası ve kavram enflasyonu. Çeviklik (agility), dayanıklılık (resilience), sinerji (synergy), çalışan bağlılığı/katılımı (employee engagement) vs. Bu kelimeler artık bir anlam taşımıyor; yalnızca eksik ilişkiyi örtüyor. İK’nın insana dokunamadığı her yerde, kavram sayısı artıyor; gerçek ilişki yoksa, sunum devreye girer; samimiyet yoksa, slogan üretilir.

Ve gerçekte ortaya çıkan tablo şudur: üst yönetime aşırı uyumla biçimlenmiş bir idari işlev, felsefi ve psikolojik kavramların sağladığı kavramsal örtüyle daha sofistike ve meşru görünür. Dil yumuşamış, çerçeve derinleşmiş gibi görünse de işlevin özü hâlâ hiyerarşik sadakatin kurumsal bir versiyonu olarak sürmektedir.

Türkiye’deki İK ekosisteminin asıl felaketi ise basittir: insan üzerine düşünmemiş bir zihnin, insanı yönetmeye kalkmasıdır. Sistem; emeği, vicdanı ve hakikati değil; uyumu, itaatkâr zekâyı ve kavram örtüsünü ödüllendirir. Kurumsal dil artık yalnızca bir iletişim aracı değil; iktidarın estetikleştirilmiş örtüsüdür.

İnsan merkezli olmak; renkli ofisler, ücretsiz kahve makineleri ya da vitrinlik ödüllerle ilgili değildir. İnsan merkezli olmak; emeğin hakkını teslim etmek, haysiyeti korumak ve sözü cezalandırmamaktır. Geri kalan her şey dekorasyondur.

Bugün Türkiye’de birçok İK yapısı, ne yazık ki birer kavram işleme tesisine dönüşmüştür. “Psikolojik güvenlik” yüksek sesle telaffuz edilir; fakat en küçük eleştiride çalışanlar görünmez listelere alınır. “Kapsayıcılık” anlatılır; işe alımlar hâlâ hemşehrilik, akrabalık, okuldaşlık ve sadakat ağları üzerinden şekillenir. “Şeffaflık” vaaz edilir; ücret politikaları, terfi kriterleri, işe alım süreçleri neredeyse gizli belge muamelesi görür.

Bu tablo basit bir tutarsızlık ya da münferit bir ikiyüzlülük değildir. Daha derin bir problemle karşı karşıyayız; yani, hakikatin, dil aracılığıyla boğulmasıyla. Kavramlar çoğaldıkça gerçek geri çekilir; dil şiştikçe vicdan daralır. İnsan kaynaklarının en “başarılı” olduğu alan, sorunları çözmek değil; onları sofistike laf cambazlığıyla görünmez kılmak olmuştur.

“En İyi İşveren” anlatılarının nasıl üretildiği artık sır değildir, yalnızca yüksek sesle konuşulmayan bir mutabakattır. Mekanizma son derece işlevseldir: Kurum bedelini öder, danışmanlık paketi alınır, anketler yönlendirilir. Çalışanlara açık ya da örtük bir mesaj gider: “Kurumu düşük puanlama; sonuçları olur.” Ardından sahneye, kendi ekibinin adını bilmeyen, asansörde göz temasından kaçınan yöneticiler çıkar ve “Yılın İnsan Odaklı Lideri” ödülünü alır. Bu artık bir çelişki değil; kurumsal kara mizahın ta kendisidir.

Bu düzenin en yıkıcı tarafı tam da buradadır. Gerçekten insanı anlayan, insan bilimleri altyapısına sahip, sahici hayat deneyimi olan ve gerektiğinde yönetime “Bu etik değil” diyebilecek profesyoneller bu sistemde tutunamaz. Çünkü sistem, itirazı değil itaati; muhakemeyi değil sadakati ödüllendirir. Kurumsal vampirizm yalnızca çalışanı değil, hakikati savunabilecek olanları da tüketir. Geriye kalanlar ya susmayı öğrenir ya zamanla sisteme benzemeyi… ya da yapının dışına itilir.

Sonuç olarak, gelinen noktada İK’nın işlevi artık insanı anlamak veya korumak değil; kurumun görüntüsünü parlatmak, kararlarını meşrulaştırmak ve krizleri örtbas etmektir. Sahte ödüller ve sosyal medya gösterileri, çalışanların günlük gerçekliğini değiştirmez; asıl mesele, sistemin kendisinin etik ve vicdani bir temelden yoksun olduğunu kabul etmektir.

İnsan odaklı olduğunu iddia eden her yapının, önce kendi uygulamalarını sorgulaması şarttır. Felsefi ve antropolojik hüküm nettir: İnsanı yalnızca bir “kaynak” olarak gören her sistem, er ya da geç kendi içinden çürür.

Bu metin bir “devrim” çağrısı değil; stratejik bir teşhistir. Ve bazen en etkili adım, yalnızca “Kral çıplak” demekle sınırlı değildir; o kıyafetleri diken terzinin ve gerçeği bilip sessiz kalanların da bu düzenin ayrılmaz parçaları olduğunu göstermek, sistemin işleyiş mantığını ve zayıf noktalarını görünür kılar. Bu, sistemin çarklarını ifşa ederek değişim için stratejik bir farkındalık yaratmanın en keskin yoludur.

İyi pazarlar!

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!