Bu köşe yazısı, Türkiye’nin güncel ekonomik ve siyasi manzarasını sert ve eleştirel bir dille analiz etmektedir. Yazar, devletin sunduğu verilerin sadece olumlu kısmının paylaşılmasını gri propaganda olarak tanımlarken, özellikle dış ticaret açığı ve emekli maaşlarının yetersizliği gibi krizlere dikkat çekmektedir. Hükümetin uluslararası ilişkilerdeki tutumu ve liyakat sorunları eleştirilmekte, emeklilerin yaşadığı maddi imkansızlıklar milletvekili maaşları ile kıyaslanarak sorgulanmaktadır. Ayrıca, ülkenin milli güvenliği ve toplumsal birliği üzerindeki dış tehditlere karşı sert bir uyarı yapılmaktadır. Sonuç olarak eser, toplumsal adaletsizliklere karşı çözüm önerileri sunan ve milli değerlerin korunması gerektiğini vurgulayan bir siyasi yergi niteliği taşımaktadır.
Ocak; bitmek bilmeyen, Şubat cüce, Mart ise baharın telaffuz edildiği aydır. Her umudun peşine bir diğeri sıralanır. Sizler, ulaştığınız ufukların yenisini doğurduğuna şahitlik ederek ömrünüzü törpülersiniz. Herkese merhabalar olsun. Türkiye, birden büyüktür…
Propaganda çeşitleri beyaz, gri ve kara olarak üçtür. Arzu edileni, her şeyi bire bir açıklayanı, yani beyaz olanıdır. Ama buna itibar edildiği görülmemiştir. Türkiye’de en yaygını gri olanıdır: İşimize gelen doğruyu söylemek ama işimize gelmeyenden bahsetmemek. Mesela, “İhracat patladı, 250 milyar dolara dayandı” derseniz, doğrudur. Ama ithalatın 350 milyar dolar olduğundan bahsetmezseniz herkesçe alkışlanırsınız. İşin gerçeği, 100 milyar dolar dış ticaret açığınızın olduğu felaket bir durumdur. Bunu saklarsanız, sadece ihracatı gündeme getirirseniz işte buna gri propaganda denir.
Son zamanlarda bir “Bilo” modası aldı gidiyor. Hazret her yerden baş veriyor. Umulan ve beklenen, Azerbaycan modelinin ülkemize de uyarlanması. Kardeş ülkede İlham’dan sonra hangi aile ferdinin iş başına geleceği belli değil ama biz henüz birinci aşamaya gelemedik. Yani “Banker Bilo”yu başa getirirsek sonra neler olabilir diye Azerbaycan’ı bekleyebiliriz… Bir Emita’cı olarak, Bilal Oğlan’dan bir ricam var: Olaylara baban üzerinden dalma. Mesela, onun için “Dünyanın en saygın liderlerinden” diyorsun; bana göre öyle değil.
Mesela Putin, Afrikalı bir lideri bile kapısı önünde dakikalarca bekletip bunu da canlı yayınla bütün ülkeye seyrettirmedi. Trump, “Aptallık etme, ekonomini bitirir, senin ve ailenin bütün mal varlıklarını açıklarım” diye senin liderini tehdit etmedi (Venezuela hariç). Demek ki Trump’ın gözünde bizim ayarımız Venezuela’ya denk geliyor. Libya’da üstümüze bomba yağdıran BAE’nin ayağına gidip para istedik; “can düşmanımız” dediğimiz Sisi’nin elini sıktık. Bir araya gelmek için yapmadığımız kalmadı. Daha çok sayarım da okuyucu “sayfa dolduruyorsun” der.
Venezuela için diyecek hiçbir şey yok… Allah hepimizi RT’nin dostu olmaktan korusun. Kim kardeş ya da dost olursa başına gelmedik felaket kalmıyor. Rusya-Ukrayna, ABD-Venezuela’dan sonra Çin-Tayvan işgali veya müdahalesi de olursa Bermuda Şeytan Üçgeni tamamlanmış olur. Dünyada hiçbir şey tek taraflı olmaz. Biri bir şey yapıyorsa mutlaka diğerlerine de bazı şeylerde göz yumuyordur; bilmem anlatabiliyor muyum? Venezuela için tek endişem, “kâinat güzeli” olmaya alışmış cins-i latiflerin bir zarar görmemesi. ABD bir gece operasyonu ile bunları da alıp götürürse —ki işin içinde Trump varsa hiç şaşırmam— Venezuelalı erkekler açısından çok üzülürüm.

Türkiye’de bir şey, şek ve şüphe götürmez biçimde ortaya çıktı: Emekliye dolaylı olarak “öl” deniyor. Yapılan zamlar, reva görülen maaşlar bir ailenin değil, bir insanın bile yaşayamayacağı seviyede. Kırk yıl prim yatıran kimseye yapılan maaş zammı, iki yıl milletvekilliği yapan kimsenin maaşına yapılan zammın otuzda biri. Şu an itibarıyla en düşük SGK kesintisi 10 bin liranın üzerinde. Bu parayı BES denilen sisteme yatırın, kırk yılda düzenli olarak ödeyin; elinize ne kadar maaş geçer tahayyül bile edemezsiniz. En az şimdikinin iki misli olur.
Bu durumda şöyle bir gerçek ortaya çıkıyor: Emeklilerin 30-40-50 yıllık ödemelerine, birikimlerine devlet çökmüş durumdadır. Onlarca emekli kuruluşu herhangi bir teklif üretmeden sadece seyirci durumdadır; hepsi Türkiye’deki taksiler gibi sapsarıdır. Yaptıklarını “kayıkçı kavgası” olarak bile değerlendiremeyiz. “Peki, sen ne diyorsun?” diyenlere teklifim şudur: Bir çalışanın maaşından kesilen SGK paralarını devrin dolar kuruna göre belirleyip ortaya çıkan meblağı BES’e aktarın. Herkes abat olur. Hodri meydan! Mevzuat falan filan diyerek kırk dereden su getirirsiniz.
Bir başka örnek vereyim: Hani öcü gibi korktuğumuz Atatürk var ya; muhterem, “milletvekili maaşı ne olmalı?” diye sorduklarında, “Öğretmen maaşını geçmesin” demiş. İşte kıstas bu! Emekli milletvekili maaşı, emekli öğretmen maaşını geçmesin. Buna razı gelinmeyeceğini bildiğim için, 40-50 senelik emekli öğretmen maaşının, iki yıllık emekli milletvekili maaşına yükseltilmesini teklif ediyorum.
Tarih boyunca sana ait olmamış topraklara çökeceksin; su kaynakları, baraj, petrol, doğalgaz hazır; ABD tasması da boynunda… Ne ala durum! Bu kadar bedava toprağı yedirirler mi sana? Yaptığın köpeklikle kalırsın. İçerideki mahlukdaşlarına ders olsun. Elin adamının işine gelmesin, anında buruşuk mendil gibi fırlatıp atar. En güvenli ve uygun liman, Türk’ün sinesidir. Orada riya, eza, sıkıntı olmaz; gül gibi yaşar gidersin. Rahat bir yerlerini karıncalandırırsa da gereğini yaparlar.
Çoğu Kürt bile olmayan, yabancı istihbarat kuklaları olan ağaların aceleyle Nusaybin’e koştu. Kuş beyinlerindeki saklı duygular ortaya çıktı. İt oğlu itler, o bayrak elinize yakışmaz. Onun karşısında ancak selam durursunuz. Bu millet şımarıklığınıza izin vermez, kendinize gelin. Ben dâhil hepiniz o güzel Allah’a emanet olalım. Hoşça kalınız.