Prof. Dr. Fuat Gürdoğan tarafından kaleme alınan bu duygusal yazı, Elazığ Anadolu Lisesi 1988 mezunlarının yaklaşık yarım asra yaklaşan sarsılmaz dostluk bağlarını ve ortak geçmişlerini konu almaktadır. Yazar, ortaokul yıllarında temelleri atılan bu köklü arkadaşlığın, zamanın getirdiği zorluklara ve fiziksel mesafelere rağmen nasıl bir kardeşlik çınarına dönüştüğünü içten bir dille anlatır. Anıların tazeliği ve yerel şiveyle harmanlanan anlatım, grubun birbirine olan vefasını ve “gakgo” ruhunun kültürel derinliğini ön plana çıkarır. Hayatın son düzlüğüne girilirken hissedilen bu aidiyet duygusu, maddi değerlerin ötesinde manevi bir servet olarak nitelendirilir. Nihayetinde yazı, bir mezuniyet hikayesinden ziyade, ömür boyu sürecek bir yol arkadaşlığına sunulmuş duygusal bir saygı duruşu niteliğindedir.
Bugün kalemimi biraz taraflı, kelimelerimi biraz iltimaslı kullanacağım. Doğum günüme denk gelen bu özel günde, izninizle kendime ve 45 yıllık yol arkadaşlarıma küçük bir torpil geçmek istedim. Yazının içinde yer yer özüme dönüp Elâzığ şivesine kaçacağım için şimdiden tüm okuyucularımın affına sığınıyorum. Ne de olsa insanın gönlü neyse, dili de o olur.
Bugün size dünyada eşi benzeri az bulunan bir “vefa” tablosundan, EAL 88 ruhundan bahsedeceğim.
Dile kolay, tam 45 yıl… Ortaokulun o çekingen ilk günlerinden, lisenin o fırtınalı zamanlarına kadar beraber yedik içtik. Elazığ’ın o serin akşamlarında, okul çıkışı yapılan o samimi yürüyüşlerde temelleri atılan bu dostluk, bugün artık bir “arkadaş grubu” olmaktan çıkıp koca bir çınar haline geldi. “He deyin hele, biz ne ara bu gadar yaşlandık? Sanki daha dün o okulun bahçasında zıplayıp duridik.”

Zaman dediğimiz o acımasız değirmen, neleri öğütmedi ki? Ne binalar yıkıldı ne devirler kapandı ne hayaller yön değiştirdi… Ama bir şey var ki ne hayat mücadelesi ne de araya giren uzun yollar onu eskitebildi. Elâzığ Anadolu Lisesi 1988 mezunlarının o bitmek bilmeyen kardeşliği hep devam etti.
Bizimkisi sadece bir mezuniyet hikâyesi değil, bizimkisi bir “aynı dili konuşma” meselesi… Grupta patlayan bir espriyle 15 yaşındaki o çocuğa geri dönebiliyorsak, bir arkadaşımızın derdiyle hepimiz aynı anda dertlenebiliyorsak, bu 45 yılın hakkını vermişiz demektir. Hiçbir kamera açısının, hiçbir yönetmenin o günlerdeki samimiyetimizi kadraja sığdıramayacağı kadar büyük ve derin bir film çevirdik aslında. Ve işin en güzel yanı, bu filmin jeneriği hâlâ akmadı, başroller hâlâ yerinde!
Bizim gardaşlığımız öyle lafla değil, samimiyetle örüldü. Ne vakit birimizin keyfi kaçsa, öbürü hemen koştu. Hani derler ya, “dar günde dost belli olur“. Başımıza gelen tam da böyle bir şeydi.
Gah Gazi Caddesi’nde dondurma yerken, gah Çaydaçıra’da türkü çığırırken kurulan o bağ, bugün hâlâ ilk günkü gibi taze. Kimimiz evlendi, kimimiz ocak kurdu, kimimiz gurbete düştü ama o telefonun öbür ucundaki “Nerdesin, nedisin gakkom?” sesi hiç eksik olmadı.

Şaka maka derken filmin son düzlüğüne girdik. Benim gibi kellerimiz hariç, saçlara ak düştü, kaporta biraz çizildi ama ruhumuz hâlâ o ortaokul-lise yıllarının rüzgârıyla yaşıyor. Evet, belki ömrümüzün en güzel, en “demli” yıllarını ekonomik krizlerle, bitmek bilmeyen siyasi tartışmalarla ve “emeklilik şanssızlığımızla” harmanlanmış bir döneme denk getirdik. Tam “hayatın tadını süreceğiz” dedik, kendimizi zamları takip ederken bulduk. Ama ne gam! EAL 88 gibi harbi dostların varlığı, şu yalan dünyadaki en büyük servetim.
İyi ki o sıralarda yan yana oturmuşuz. Bu güzel dostlarla bu yolu yürümek benim için en büyük gururdur. Aramızdaki bağ öyle her babayiğidin harcı değildir. Tabiri caizse, bu sevda mezara kadar bitmez! Hepsini tek tek, o güzel yüreklerinden öpüyorum.
“Eyi ki varlar. Ağa bahtlı, altın tahtlı olalar. Gakgolarım benim!”