Bu köşe yazısı, Türkiye’nin son dönemdeki müfredat değişiklikleriyle gündeme gelen “Adalar Denizi” isimlendirmesinin stratejik ve hukuki sonuçlarını derinlemesine sorgulayan bir eleştiridir. Yazar, Osmanlı dönemine ait bu tabirin tarihsel bir bilinci yansıtsa da günümüz uluslararası hukuk dengelerinde Yunanistan’ın “takımada devleti” iddialarına hizmet edebileceği endişesini taşımaktadır. Coğrafi tanımlamaların siyasi tezlerden bağımsız olamayacağını vurgulayan kaynak, bu ismin yerine Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarını daha iyi savunacak “Kuzey Akdeniz” gibi jeopolitik terimlerin tercih edilmesini önermektedir. Ayrıca, deniz isminin değişmesinin yerleşik “Ege Bölgesi” tanımıyla yaratacağı idari ve toplumsal uyumsuzluklara dikkat çekilmektedir. Sonuç olarak çalışma, milli hassasiyetlerin ötesine geçerek dış politikada Türkiye’nin elini zayıflatmayacak, gelecek vizyonuyla uyumlu bir terminoloji kullanılmasını tavsiye etmektedir.
1941 yılında yapılan coğrafya kongresinde “Ege” olarak adlandırılan denizin, Osmanlı İmparatorluğu’nun haritalarında yer alan ismi, özellikle çalışmalarından gurur duyduğumuz müstafi Amiral Cihat Yaycı’nın da sık kullandığı şekilde, M.E.B. haritalarında tekrar “Adalar Denizi” olarak kullanılmaya başlanacakmış.
Anlaşılabilmek için ve “Adalar Denizi” tabirini samimi bir tarih şuuru ve milli hassasiyetle kullanan dost gönülleri incitmeden, hatta onları da mutmain etmek için derdimi izah etmeye çalışayım.
Evvela şunu peşinen söyleyelim; ben ne bir dışişleri uzmanıyım ne bürokratım ne de diplomat. Devlet aklının bütün katmanlarına vakıf olduğumu da iddia etmiyorum. Lakin memleketin tarih okumuş sıradan bir Türk milliyetçisi olarak; kullanılan kavramların, hele ki dış politikaya temas eden meselelerde, uzun vadede ne gibi sonuçlar doğurabileceğine dair kendi adıma bazı sualler sorma ihtiyacı hissediyorum. Hele ki mevcut AKP iktidarının geçmiş icraatlarının sonuçlarını yaşamış ve yapılmış nice hatanın uluslararası arenada aleyhimize kullanıldığını gördükten sonra insan, bazı mevzularda daha temkinli düşünme ihtiyacı duyuyor.
Evet…

Osmanlı bu denize Adalar Denizi diyordu. Çünkü ecdat o denize bu ismi verirken tapusu kendisinde olan coğrafyanın jeopolitik tanımını yapıyor ve dünyaya bunu dikte ediyordu. Devlet, gayet tabii kendi fiili hüküm sahasını tarif ediyordu. Fakat bugün aynı coğrafyaya baktığımızda, o adaların ezici çoğunluğunun Yunanistan’ın egemenliği altında olduğu da inkâr edilemez bir gerçekliktir.
Şimdi burada insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bugünün siyasi ve hukuki gerçekliği içinde, denizi “adalar” üzerinden tarif etmek acaba kimin tezini güçlendirir?
Çünkü uluslararası ilişkilerde kavramlar boşlukta dolaşmaz. Her kavram bir siyasi zemine oturur. Bugün Yunanistan’ın uluslararası hukuktaki en temel argümanlarından biri, bu denizin karakterinin adalar üzerinden şekillendiği, yani kendilerinin bir takımada devleti olduğu iddiasıdır. Türk devleti yıllardır bu denizin Anadolu’nun doğal bir uzantısı, yani kıta sahanlığımız olduğu gerçeğini savundu. Dolayısıyla siz adalar vurgusunu yaptığınızda, farkında olmadan onların semantik alanına yaklaşmış, hukuki tezlerine su taşımış olmuyor musunuz?
Anlatmaya çalıştığım mesele budur.
Yoksa mesele Osmanlı’ya mesafe koymak değildir. Kaldı ki, ecdat kullanımını referans alacaksak başka birileri de başka tarihi isimleri kendi lehlerine yeniden gündeme getirmesine cevabımız ne olacak? Yarın Yunanistan çıkıp, “Madem tarihi terminoloji esas alınacak; o halde siz de İstanbul’a Konstantiniyye deyin” derse ne diyeceğiz?
Çünkü uluslararası siyaset biraz da karşılıklı hamle sanatıdır. Siz bir kapıyı hangi gerekçeyle açarsanız, karşı taraf da aynı gerekçeyi kendi lehine kullanmaya çalışır. Tarihi bir isimlendirmeyi anlamlı kılan şey, yalnızca geçmişte kullanılmış olması değildir; onu doğuran siyasi ve coğrafi şartlardır. Bir coğrafyayı nasıl tarif ettiğiniz, hangi kavramı öne çıkardığınız, hangi unsuru merkeze aldığınız; hepsi siyasi anlam taşır. Kullanılan kavramların uzun vadede hangi tezlere hizmet edebileceğini hesaba katmak gerekir ki kendi tezini savunduğunu zannederken, farkında olmadan karşı tarafın anlatısı kuvvetlenmesin.
Diyeceksiniz ki o halde Yunanistan bu isim değişikliğine neden tepki gösterdi.
Yunanistan’ın son müfredat değişikliğine gösterdiği diplomatik tepkinin ana sebebi Türkiye’nin “Adalar Denizi” ismini kullanması değil, “Ege” ismini kullanmayı reddetmesidir. Zira Ege (Aegean) kavramı, onların antik Helen mitolojisine ve bu coğrafyadaki tarihsel kimliklerine dayandırdıkları egemenlik iddialarının can damarıdır. Yani yeni bir isimlendirme yapmamıza değil, kendi tarihsel anlatılarını taşıyan bir ismin Türkiye tarafından resmi düzeyde silinmesine öfkelenmektedir.
Ancak madem mevcut isimlendirmenin karşı tarafın tezlerine hizmet ettiği düşünülüyor ve yeni bir terminoloji arayışı zaruri görülüyor; denizi doğrudan Yunanistan’ın elinde bulunan adalar üzerinden tarif etmek ne kadar mantıklıdır? Bunun yerine, Türkiye’nin mavi vatan ve kıta sahanlığı tezlerini perçinleyecek, uluslararası hukukta karşılığı olan “Kuzey Akdeniz” gibi daha nötr ve jeopolitik gerçekliğe çok daha uygun bir isimlendirme etrafında kenetlenmek daha tutarlı olmaz mıydı?
Üstelik hesaba katmamız gereken bir de pratik ve sosyolojik gerçeklik var: Ege Bölgesi.
Bir süre sonra, denizinin adı Ege değilse, karadaki bölgenin adı neden Ege Bölgesi sorusuyla yüzleşmek kaçınılmaz olacaktır. Denizi “Adalar” diye tanımladığınızda, bölgeyi de “Adalar Denizi Bölgesi” diye isimlendirmek gerekecek ki, bu hem idari olarak suni duracak hem de halkın dilinde bir karşılık bulmayacaktır.
Bir coğrafyayı isimlendirmek, sadece geçmişi yâd etmek değil, geleceği inşa etmektir. Ecdadın mirasına ve tarihi şuura sahip çıkarken, bugünün uluslararası masalarında ülkemizin elini zayıflatacak hamlelerden kaçınmak şarttır.