Dr. Alper Sezener
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Zamanın Aldıkları, Bizim Sustuklarımız

Zamanın Aldıkları, Bizim Sustuklarımız

featured
1
Paylaş

Dr. Alper Sezener’in kaleme aldığı bu metin, insan yaşamındaki kayıpların ve bu kayıpların ardından gelen anlam arayışının doğasını zarif bir dille irdeliyor. Yazar, acının zamanla yok olmadığını, aksine sadece biçim değiştirerek hayatın bir parçası haline geldiğini ve insanın bu boşlukla yaşamayı öğrenerek olgunlaştığını savunuyor. Hayatın önceden belirlenmiş büyük bir anlamı olmadığını belirten eser, asıl direncin gündelik rutindeki küçük ve sessiz varoluş çabalarında saklı olduğunu vurguluyor. Özellikle anne kaybı üzerinden somutlaşan eksiklik hissi, dünyevi hırsların beyhudeliği ve zamanın geri döndürülemezliği ile harmanlanarak anlatılıyor. Metin, kaybın yarattığı sessizlikle barışmanın ve sevgiyi bu sessizliğin içinde muhafaza etmenin gerçek bir dayanma biçimi olduğu tespitiyle sona eriyor.

 

Bazı kayıplar sessizdir. Kimse fark etmez, cenazesi olmaz, başsağlığı mesajları gelmez. İçimizden bir şey çekilir gider; bir sabah uyanırsın ve artık eskisi gibi bakmadığını anlarsın. Hayatın o meşhur “anlamı” tam da burada çatırdar. Çünkü anlam dediğimiz şey, büyük laflardan çok, kaybetmediklerimiz sanılırken; aslında hep kaybettiklerimizin üzerine yamanmış geçici bir örtüdür.

İnsan kaybettikçe küçülür. Daha doğrusu, dünya büyür; biz ona sığamaz hale geliriz. Birini, bir inancı, bir ihtimali ya da kendimizin eski bir hâlini yitirdiğimizde, evrenin bize borçlu olmadığını fark ederiz. Hayatın adil olmadığı bilgisi bir teori olmaktan çıkar, bedene yerleşir. İşte o an, anlamsızlık soyut bir fikir değil, gündelik bir deneyim olur.

Teselliler bu noktada işe yaramaz. “Zamanla geçer” denir, geçmez; sadece yer değiştirir. Acı, biçim değiştirerek yaşamaya devam eder. Kimi zaman bir şarkının ortasında ya da bir film karesinde, kimi zaman sokakta rastgele bir yüz ifadesinde ortaya çıkar. Anlam arayışı da böyledir: Bulunmaz, ertelenir. İnsan çoğu zaman yaşamak için anlam bulmaz; anlam aramayı erteleyebildiği ölçüde yaşamaya devam eder.

Belki de en rahatsız edici hakikat şudur: Hayatın baştan verilmiş bir anlamı yoktur. Bu, karanlık olduğu kadar dürüst bir bilgidir. Kayıplar bize bunu öğretir. Giden geri gelmez, boşluk dolmaz, bazı sorular cevapsız kalır. Ve insan, tam da bu cevapsızlıkla baş etmeyi öğrendiği ölçüde olgunlaşır. Anlam, bir hedef değil; dayanma biçimi hâline gelir.

Yine de garip bir direnç vardır insanda. Her şeye rağmen sabah kalkılır, su kaynatılır, bir pencere açılır. Bu bir umut gösterisi değildir; daha çok inatçı bir var olma hâlidir. Kayıplarla yaşamak, onları aşmak değil, onlarla birlikte yürümeyi kabul etmektir. Anlamsızlıkla barışmak da öyle: Onu yok etmeye çalışmadan, sessizce yanımıza almaktır. Belki hayatın anlamı, bulunacak bir şey değil; kayıpların arasında düşmemeye çalışırken sergilediğimiz o küçük, neredeyse görünmez dirençtir. Büyük cevaplar yoktur. Ama hâlâ nefes alıyorsak, bu da başlı başına bir cümledir. Noktalı, eksik, ama gerçek.

Anlam arayışını ertelemek için nesnelere tutunuyoruz. Eşyalara, mülklere, unvanlara… Sanki biriktirdiklerimiz bizi ölümden saklayacakmış gibi. Oysa bu tutunma, bir korunma değil; dikkati başka yöne çevirme hamlesi. Hayatın esas sorusuna bakmamak için vitrini parlatıyoruz. Gündelik zevklerle oyalanıyor, küçük hazları büyütüyor, büyük boşlukları bastırıyoruz. Bu arada sevdiklerimizi zamana teslim ediyoruz; “sonra” dediğimiz her an, onlardan sessizce eksiliyor.

Ömrün kısa olduğu bilgisi, ancak geç kalındığında gerçek bir ağırlık kazanıyor. İnsan bunu bilmediği için değil, bilmek istemediği için mahvoluyor. Hırs, rekabet, kavga ve bitmeyen mücadele bize güç kazandırmıyor; aksine aynı kısır döngüde yavaş yavaş aşınıyoruz. Kazandık sanılan her zafer, biraz daha yalnızlıkla ödeniyor. Hayat, bir yükselme hikâyesi gibi anlatılırken; gerçekte çoğumuz, fark etmeden tükenmenin inceliklerini öğreniyoruz.

Belki de asıl kayıp, bu koşuşturmanın ortasında durup bakamamaktır. Yanımızdakinin yüzüne, kendi yorgunluğumuza, geçen zamana. Anlamı ertelemek, zamanı da ertelemek sanılıyor; oysa zaman, hiçbir ertelemeyi kabul etmiyor. Yine de çok küçük bir ihtimal var. İnsan, her şeye rağmen yavaşlayabilir. Daha az tutunup, daha çok fark edebilir. Belki anlam, büyük cevaplarda değil; geç kalmadan edilen bir cümlede, bırakılabilen bir hırsta, sıkıca tutulan bir elde saklıdır. Umut büyük değildir ama gerçektir: Döngü kırılabilir. En azından bir yerinden…

***

Bu satırların arasına bir isim yazılmıyor ama bir boşluk var. Anne boşluğu. Hiçbir kelimeyle doldurulamayan, sadece etrafından dolaşılabilen bir yer. Bir insan annesini kaybettiğinde, yalnızca birini yitirmez; zamanın bir parçası kopar, çocukluğun dili susar, dünya biraz daha soğur. Bundan sonra her anlam arayışı, ister istemez o eksik yerden geçer. Bu yüzden yazının sonuna bir cümle değil, bir duruş yakışır. Uzun uzun konuşmayan, bağırmayan, açıklamaya kalkmayan bir şey.

Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın Still Walking (Hâlâ Yürüyoruz, 2008) filmi böyle bir duruştur. Büyük dramlar kurmaz, yasın reklamını yapmaz. Bir ailenin içinde dolaşır; suskunluklarda, mutfakta, bakışlarda gezinen kaybı gösterir. Anne figürü oradadır: güçlü, kırılgan, hayatı taşıyan ama kimseye yük olmayan hâliyle. Film, ölümden çok geride kalanların nasıl yaşamaya devam ettiğini anlatır. Tam da bu yüzden ağır değil, gerçek; sarsıcı değil, derindir.

Belki umut da buradadır. Kayıp geçmez ama şekil değiştirir. Acı bağırmaktan vazgeçip içimizde oturur. Ve insan, bir filmi sessizce izlerken, bir anlığına şunu hisseder: Sevgi ölmez, sadece sesini kısar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Bu yazı, okuru yönlendirmiyor; elinden tutup bir sonuca götürmeye çalışmıyor. Tam tersine, okuyucuyu kendi sessizliğiyle baş başa bırakıyor. Belki de en güçlü yanı bu: Okurken bir şey “öğrenmiyorsun”, ama bir şeyin farkına varıyorsun. Metin, kaybı açıklamak yerine onunla aynı odada oturmayı öneriyor. Bu da rahatlatıcı değil, ama gerçek. Bitirdiğimde aklımda cümleler değil, duraklamalar kaldı. Sanırım bazı metinler cevap vermek için değil, insanın içindeki aceleyi yavaşlatmak için yazılır. Bu da onlardan biri.

    Cevapla
Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!