Erol Sunat’ın bu yazısı, bireylerin hayatla kurduğu karmaşık ilişkiyi ve ona yükledikleri farklı anlamları derinlemesine sorguluyor. Metin, insanların yaşam karşısındaki şikayetlerini, hayallerini ve çelişkili tavırlarını gündelik bir dille ele alıyor. Hayatın akıp giden doğası karşısında insanın bazen çaresiz kalışı, bazen de ekonomik zorluklar nedeniyle yaşamdan koptuğu gerçeği vurgulanıyor. Yazar, yaşamı bir kum saatine benzeterek, tüm acısı ve tatlısıyla mecburi bir kabulleniş sürecini tasvir ediyor. Sonuç olarak eser, insanın hayatı nasıl algıladığının aslında kişisel perspektifine ve imkanlarına göre şekillendiğini gözler önüne seriyor.
Hani sormuşlar ya…
Hayatla aranız nasıl?
Adam, “nasıl olsun” demiş, “ne ben ona çatarım ne o bana…”
Hayatla sizin aranız nasıl sorusuna ise doğru düzgün cevap vereni duydunuz ya da gördünüz mü?
Kaçamak cevaplar, ima yollu açıklamalar, hayata tepelerden bakmalar, hafife almalar ise aramadığınız kadar…
“Hayatla aram hiç kötü olmadı ki” diyen yalancılar saymakla bitmez…
“Hayatla aram yok” diyenlerin, hayata olan garezleri, kinleri bitmez…
“Hayatı yeminle çok seviyorum, içim içime sığmıyor” diyen düşman çatlatanlar hayat üzerine bıraksanız sabaha kadar konuşabilirler.
Hayatı yerden yere vuranlar da öyle…
Hayat deyince derin derin of çekenler, ah diyenler, ah edenler, vah diyenler…
Hayat dile gelse, “ne yaptım ben sana” dese… “Her ne yaptıysan sen kendine yaptın… Yanlış giden ne varsa hayata yıktın” dese…
Var mı cevap verebilecek bir kimse?
Hayat kum saati gibi bir şey…
Süre ise, hayata iyi ya da kötü demediğini bırakmayanların elinde olmayan…
***
Delikanlı telefondan seslendi, “hadi” dedi “hayatını yaşıyorsun yine, helal olsun…”
Hayatı yaşamanın ötesi berisi, alçağı yükseği, ilerisi gerisi vardır elbette.
Hayat zaten sağ olduğunuz sürece yaşamak değil mi?
Bizimkisi laf olsun torba dolsun…
Ya bir yere dokunacağız…
Ya bir yere tutunacağız…
Ya bir yere yapışacağız…
Hayat bizim hayatımız…
Acısı da bize, tatlısı da…
Tuzlusu da…
Dahası içine ne katarsanız o…
Hayat, bir çeşit türlü gibi…
“Yesen bir türlü, yemesen bir türlü” derler ya…
“Çeksen bir türlü, çekmesen bir türlü…”
Elinde değil…
Ne yaşarsan yaşa…
Her ne olursa olsun devam ediyor…
Seyretmeye gelmiyor…
Çekiştirmeye gelmiyor…
Övmeye, sövmeye de gelmiyor.
“Dur” desen durmuyor.
***
“Ağlama değmez hayat, bu gözyaşlarına” denmiş…
Gözyaşlarını silen, kaldığı yerden devam ediyor hayata…
Ölüm kesiyor sadece yaşamanın yolunu.
Değilse hayat her şeye rağmen devam ediyor denen o nokta, bir şekilde yola ve hayata devam noktası.
Bazılarına göre donma, donup kalma noktası…
Bazılarına göre kırılma anı, kırılma noktası…
Bazılarına göre de ikinci hayat…
Öbür tarafa gittim geri geldim anlatımları…
Mucizevi hayat serüvenleri…
Hayata dair…
Hayatın içinden…
Hayatın ta kendisi…
Hayat budur denileninden…
Hayatı yaşamak ise bu anlatımların bir yerinde…
Hayatı Ege ve Akdeniz sahillerinde ya da adalarında ya da okyanuslarda bir yerde yaşamak da var, penceresini açıp ya da balkonundan sokağa bakarken dalıp giderek yaşamak da var.
Hayatı yaşamak kişiye göre değişirken, insanların gelirlerine göre de şekilleniyor.
***

“Şimdi sahillerde olmak vardı, şimdi memlekette olmak vardı, şimdi dağlarda, yollarda olmak vardı” diyenlerimiz hayallerini bir sonraki yaza çoktan ertelediler.
Boşa koydular dolmadı, doluya koydular almadı. Yol parasının hakkından gelemediler.
Hayatı yaşamak kulağa her zaman güzel geldi.
Hayatı yaşamak ya yaşandı, ya yaşanacak, ya da yaşanmaya bir ucundan başlayan bir şey dedik durduk.
“Var git hayatını yaşa” deniyor ya hani…
O hayatı yaşamak bazılarımıza göre hayatı abartmak olarak dahi alındı.
İnsan anlaşılması kolay olmayan bir varlık.
Hayata nasıl bakar? Neresinden bakar? Ne anlam verir? Ne anlam yükler?
İçimizde hayatı tiye alanlar var…
Bu konuda yazanlar, çizenler… Hayatı boş vermişler… Hayat hakkında çok bilmişler… Ahkâm kesenler… Hayat hakkında başımıza filozof kesilenler… Herkesin hayatına karışmayı kendine iş edinenler…
Var oğlu var…
Sonra dönüp bir bakıyorsunuz, bu harran gürran içerisinde hayatı yaşamaya zaman kalmış mı diye?
Bulamıyorsunuz.
“Neden bulamadık” diye dalıp gidiyorsunuz.
Sonra o dalıp gidenleri aramaya çıkıyorsunuz…
Nerede mi?
Hayatın içinde tabii…
Bulabilene aşk olsun…
***
Hayat uzun ince bir yol, Aşık Veysel “gidiyorum gündüz gece” demiş.
Bir de ne diyorlar?
Hayat kime güzel?
Bize değilse kime?
Adam diyor ki, “atım yok, arabam yok, katım yok, yatım yok, param yok, pulum yok… Deniz bilmem, sahil bilmem. Hamsiden başka balık bilmem, sevmem, yemem.”
“Aldığım asgari ücret, hanım çalışır, kız çalışır, oğlan çalışır, hayatları hayat değil. Yüzleri gülmez. Hayalleri yok. Kalpleri kırık.”
Hayat çıkmaz sokak gibi bazılarımıza…
Umutsuz vaka…
Bazen şaka gibi…
“Hayatı ciddiye almıyorum” diyenler de az değil…
“Bu benim hayatım” diye ciddi ciddi konuşanlar da…
Aslında ne kadar inkâr etsek de, sımsıkı sarılmışız hayata, bırakmaya niyetimiz yok…
***
Allah’tan hayatın bize aldırdığı yok. “Delidir ne yapsa ne etse ne dese ne söylese yeridir” der gibi bakıyor olsa gerek ki, onun için sayıp döktüklerimize aldırdığı yok, gülüp geçiyor.
İnsan değil mi?
Söyler söyler geçer, pişman olur, “hayat senden özür diliyorum” der, sonra unutur o özürleri yine sayar, söver, döker, sonra bir daha pişman olur. Sonra bir daha, bir daha… Hayatın içinde bunlar defalarca tekrarlanır durur.
Nasreddin Hocamızın dediği gibi, hayat bize, “işinize bakın köftehorlar, bırakın benimle uğraşmayı; ben sizinle bir uğraşırsam diyeceğim, diyemiyorum.” deyip duruyor herhalde.
Hayatın tadını kim çıkardı, kim çıkarmadı, kim kime imrendi, kim kimi kıskandı, kim kime fena salladı her biri hayatın içinde…
“Hayat harcadın beni…” diye şarkı sözü yazanlar hayata sitem ediyorlar.
Hayat sitemleri kaldırır mı?
Alınır mı?
Kalbi kırılır mı?
Varsın kırılsın, bizim az mı kalbimizi kırdı o hayat dediğin diyen diyene…
***
Hayatı yaşamak konusu apayrı…
Bardağın ne tarafından baktığınıza bağlı derler ya hani…
Bardak bu…
Dolu tarafı var… boş tarafı var… hoş tarafı var… loş tarafı var… mayhoş tarafı var… içmeden sarhoş tarafı var…
Hayatımızı nasıl yaşıyoruz? sorusu en gıcık sorulardan biri.
“Hangi hayat?” diye derinden bir of… çekenleri bir dinleyin hele…
İnsanlar günü kurtarmak gibi bir gayya kuyusunun içine düşmüşler…
“Hayat mı bu, yaşamak mı?” şarkısı bile kesmiyor hiçbirini…
Akşama kadar bulması gereken bir paranın derdinde olan, başını dağlara taşlara vuran biri ne yapar?
Dost dedikleri, hısım akraba dedikleri, iyi gününde etrafında pervane olanların hiçbirinin bulunmadığı o günde çektiği o ızdırabın adına hayat denebilir mi?
“Bize çok yardım etmişti, bugün de sıra bizde” diyebilecek kaç kişi var, kaç kişi kaldı?
