Özgür Çelik
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Türkiye’nin Batı’ya “Dönüşü” mü, Batı’nın Çaresizliği mi?

Türkiye’nin Batı’ya “Dönüşü” mü, Batı’nın Çaresizliği mi?

featured

Yazar Özgür Çelik, yaklaşmakta olan NATO zirvesi ekseninde Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini ve egemenlik mücadelesini kapsamlı bir perspektifle ele almaktadır. Metinde, son dönemde artan diplomatik ve askeri baskıların tesadüf olmadığı, aksine Türkiye’nin bağımsız dış politika arayışına karşı kurulan bir sistemin parçası olduğu savunulmaktadır. Mavi Vatan, Kıbrıs meselesi ve savunma sanayii gibi stratejik konuların hükümetler üstü bir devlet aklı ile korunması gerektiği vurgulanmaktadır. Makale, Türkiye’nin küresel güç odakları arasında bir seçim yapmaya zorlanmasına karşı çıkarak, ülkenin kendi çıkarlarını koruyan bir özne olarak kalmasının önemine dikkat çekmektedir. Sonuç olarak, ekonomik zorluklara ve dış dayatmalara rağmen, milli güvenliğin ve tarihsel kazanımların pazarlık konusu edilmemesi gerektiği hatırlatılmaktadır.

 

7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanacak NATO zirvesi, son on yılın en kritik eşiklerinden birini oluşturuyor. Zirve öncesinde art arda gelen gelişmeler — Heybeliada Ruhban Okulu tartışması, Kıbrıs’ta yeniden ısıtılan federasyon formülü, Doğu Akdeniz’i ABD-Yunanistan-GKRY-İsrail eksenine bağlayan yasa tasarıları, Avrupa Parlamentosu’nun Mavi Vatan’ı hedef alan raporu — tesadüfi bir haber yığını değil, bir baskı mimarisinin parçalarıdır. Ve bu mimari, son on yılda Türkiye’nin Rusya ile Batı arasında kurduğu dengeyi yeniden tartışmaya açan o büyük tabloyla iç içe geçiyor.

Burada en başta yapılması gereken ayrım şudur: Konuşulan şey bir liderin kişisel tercihleri değil, bir devletin var olma biçimidir. Erdoğan’ın iç politikadaki hataları, zaman zaman taktiksel savruluşları ayrı bir eleştiri konusudur ve eleştirilmelidir. Ama Kıbrıs’ta toprak vermemek, Doğu Akdeniz’de geri adım atmamak, S-400 kararıyla ifade edilen savunma bağımsızlığını korumak — bunlar hangi hükümet iktidarda olursa olsun aynı kalması gereken bir kurumsal iradenin, bir devlet aklının meselesidir. Hükümetler değişir, siyasetçiler yorulur; ama bir milletin kendi denizini, kendi havasını, kendi kararını koruma refleksi değişmemelidir. Önümüzdeki zirvede sınanan da tam olarak budur: Bir kişinin değil, kurumun refleksi.

2015-2022 arası dönemde Ankara’nın Washington ve Brüksel’den uzaklaşır göründüğü süreç, “Batı’dan kopuş” değil, bağımsız bir dış politika arayışıydı. ABD’nin Suriye’de PKK/YPG yapılanmasına verdiği destek, sınırın güneyinde bir terör koridoru inşa etme girişimiydi; bunu “müttefiklik” örtüsü altında yapan taraf Ankara değildi. 2016 darbe gecesi Batı başkentlerinden gelen o soğuk, hatta şüpheli sessizlik de unutulacak gibi değil. S-400 alımı bir “Rusya’ya kayma” değil, bir egemenlik tercihiydi: Kendi hava sahasını koruyacak sistemi başkasının vetosuna tabi olmadan seçme hakkı. Bir NATO üyesinin müttefiklerinden bağımsız savunma kararı alabilmesi, eşitler arasındaki bir ittifaktan değil, vesayet ilişkisinden medet uman bir zihniyet için kabul edilemezdi.

Ardından gelen ekonomik krizleri — enflasyon, liranın değer kaybı, yabancı sermayenin çekilmesi, 2023 depreminin yıkıcı etkisi — inkâr etmek mümkün değil. Ama sorulması gereken soru şudur: Bu baskılar tamamen kendiliğinden mi oluştu, yoksa bağımsız bir dış politikanın bedeli olarak bilinçli biçimde dayatılan bir cezalandırma mekanizmasının parçası mıydı? Savunma sanayisine uygulanan yaptırımlar, F-35 programından çıkarılma, CAATSA tehditleri tesadüf değildi; “bağımsız hareket edersen bedelini ödersin” mesajıydı. Dolayısıyla bugün ekonomik gerekçelerle açıklanan her Batı’ya yakınlaşma adımı, aslında bir zafer değil, baskının işe yaradığının itirafıdır.

İşte tam bu noktada NATO zirvesi devreye giriyor. Zirve öncesinde Ankara’ya yönelik baskı tek cepheden değil, eş zamanlı iki cepheden geliyor: Ege-Doğu Akdeniz hattı ve Karadeniz hattı. Doğu Akdeniz’deki kuşatmanın arkasında küresel bir enerji mücadelesi yatıyor. Hürmüz Boğazı çevresindeki krizler nedeniyle stratejik petrol rezervleri tarihinin en düşük seviyelerine gerilemiş olan Batı için, Doğu Akdeniz kaynaklarının süratle dünya pazarına bağlanması artık stratejik bir önceliğe dönüşmüş durumda — ve bu denklemde tek engel, coğrafi konumu ve Mavi Vatan yaklaşımıyla Türkiye’dir. Karadeniz tarafında ise Montrö’ye dayalı aktif tarafsızlık politikası hedef alılıyor; son haftalarda Türkiye’nin yetki alanında yaşanan tanker saldırılarının mesajının aslında Rusya’ya değil, doğrudan Ankara’ya yönelik olduğu düşünülebilir. Sorulması gereken soru burada da aynı: Bu saldırılar kendiliğinden mi gelişiyor, yoksa Türkiye’yi belli bir tarafa itecek bir senaryonun parçası mı?

Kıbrıs cephesi bu baskının en somut görünür yüzü. BM Genel Sekreterliği eliyle hazırlandığı konuşulan yeni formül, 2017 Crans-Montana’dan sonra üçüncü kez adayı federasyon eksenine çekme girişimi. Maraş’ın, Güzelyurt’un, Mesarya’nın bir kısmının devri, Türk askerinin kademeli çekilmesi, fiilî garantörlüğün aşındırılması, adanın NATO şemsiyesi altında yeniden yapılandırılması konuşuluyor — karşılığında sunulan “siyasi eşitlik” ve “ortak devlet” vaatleri ise tarihin defalarca gösterdiği gibi kâğıt üzerinde kalan teminatlar. KKTC sıradan bir dış politika başlığı değil; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ileri karakolu, deniz yetki alanlarının güvencesi, Anadolu’nun güneyden çevrilmemesinin teminatıdır. Bu adadaki varlık zayıflatıldığında, Mavi Vatan doktrini kâğıt üzerinde kalan bir söylemden ibaret hale gelir.

Bir başka boyut, NATO’nun zirve sonrası olası genişleme planı. “NATO Middle East” adıyla yeni bir güvenlik şemsiyesinin gündeme gelebileceği, Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan İran’a kadar bölgenin —üyelik verilmeden— bu şemsiye altına alınabileceği konuşuluyor. Görünüşte masum bir “güvenlik mimarisi” olarak sunulan bu yapı aslında Türkiye’yi, bölgedeki tek NATO üyesi sıfatıyla bütün müdahalelerin icra aracı haline getirme riski taşıyor. Bu şemsiye altına girildiğinde, komşu coğrafyalarda yaşanacak her gelişmede İsrail’e, Amerika’ya, dolayısıyla NATO’ya yakın bir müdahale aracı olarak kullanılacak tek ülke Türkiye olur. Türkiye’nin komşu halklarla tarihsel bağı bundan ne ölçüde zarar görür, yönetimler değişse de halkların hafızası bunu unutur mu? Bu, Türkiye’yi eli kolu bağlanmış, komşularıyla ateşe atılmış bir bıçak sırtına itme riskidir.

Putin’in “güvenilmez bir partner” olduğuna dair yargı, Karadeniz’deki gerilimler ve Suriye’deki çıkar çatışmaları göz önüne alındığında belli bir gerçekliğe dayanıyor. Ama güvenilmezlik bir ölçütse, bu ölçüt sadece Moskova’ya değil, Washington’a da eşit uygulanmalıdır; Türkiye’ye karşı onlarca yıldır sürdürülen çifte standart, terör örgütlerine verilen destek, ambargo tehditleri de aynı teraziye konulmalıdır. Karadeniz’de yaşanan kriz Ankara’yı otomatik olarak NATO’nun sadık bir vasalına dönüştürmez ne Moskova’ya ne Washington’a kayıtsız şartsız bağlanmak, egemen bir devletin tercihi olamaz.

Burada devreye giren bir tarihsel hafıza var. Tam yüz bir yıl önce, 1925’te, Musul meselesi Milletler Cemiyeti’nde görüşülmeye başladığının hemen ardından Şeyh Said İsyanı patlak vermiş, Ankara’nın dikkati içeriye çevrilmiş, Musul üzerindeki baskı gücü zayıflamış ve İngiltere istediğini almıştı. Bu tesadüf değildi; dış cephede baskı altındaki bir devletin en kırılgan noktası, çoğu zaman dış değil iç cephesidir. Bugün de aynı mantık işliyor: Dış politikada tarihi kararların alınacağı bir döneme girilirken, iç siyasi krizlerin, kutuplaşmanın, muhalefetin kendi iç meseleleriyle boğuşup hayati konularda hiçbir anti-tez üretememesinin, dışarıdan bakan güçler için bulunmaz bir fırsat sunduğu unutulmamalı. İç cephe sağlam tutulamazsa dış cephenin kaybedilmesi kaçınılmaz hale gelir.

Ekonominin ideolojiyi yendiği, Avrupa’nın vazgeçilmez ticaret ortağı olduğu, Türk sanayisinin Batı teknolojisine muhtaç kaldığı doğrudur. Ama bu bağımlılık tek yönlü ve kalıcı değildir. Son yirmi yılda kaydedilen savunma sanayii yerlileşmesi — İHA’lar, SİHA’lar, milli tank ve uçak projeleri — tam da bu zincirin kırılması için atılmış adımlardır. Provokatif dış politika ile ekonomik gerçekçilik arasında bir çelişki varmış gibi sunulması, Türkiye’nin aynı anda hem bağımsızlık arayışını sürdürebileceği hem ekonomik ilişkilerini yönetebileceği gerçeğini gizler; bu ikisi birbirini dışlamaz.

Rusya’nın Suriye’de etkisini kaybetmesi doğru bir tespit olabilir, ama buradan “Rusya artık önemsiz” sonucuna sıçramak aceleci bir genellemedir. Türkiye’nin bölgedeki çıkarları kendi sınır güvenliği ve kendi terörle mücadelesi etrafında şekillenir — bu hesap Moskova’nın değil, doğrudan Ankara’nın kendi hesabıdır.

Sonuç olarak ortaya çıkan tablo şudur: Türkiye’ye dayatılan, “ya tam uyum ya yalnızlık” ikilemidir. Oysa egemenlik anlayışı ne tek bir blokla kayıtsız şartsız bütünleşmeyi ne de tecrit olmayı kabul eder; kimsenin vesayetine girmeden kendi çıkarını koruma iradesidir. Bu irade bir liderin icadı değil, Sevr’e direnişten, Lozan’da Misak-ı Millî’yi savunmaktan, Kıbrıs Harekâtı’ndan süzülüp gelen kolektif bir hafızanın ürünüdür. Bugün masaya yatırılan Maraş, Güzelyurt, Mesarya; yarın belki başka bir koridor, başka bir deniz parçası olacaktır. Mesele tek tek toprak parçaları değil, bu döngünün kırılıp kırılamayacağıdır.

NATO zirvesi yaklaşırken Ankara’nın önündeki sınav açıktır: Kışkırtmalara kapılmadan, gerilimin tarafı haline gelmeden, Montrö rejimini ve iki devletli çözüm politikasını koruyarak bu süreci yönetebilmek. İhtiyaç duyulan, yeni cepheler açmak değil, devlet aklını korumaktır. Bu akıl hangi hükümetin elinde olursa olsun aynı çizgide kalmalıdır: Ne tam teslimiyet ne tecrit, sadece kendi kararını kendi veren bir Türkiye. Türkiye’nin gerçek meselesi, NATO’ya mı yoksa Rusya’ya mı yakın durduğu değil; hangi eksende olursa olsun özne kalabilen, taşeronlaşmayan bir devlet olabilmesidir.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!