Yazar Yusuf Dülger, Türkiye İçişleri Bakanı’nın Kudüs Valisi olma arzusunu ve bölgeye dair yayılmacı söylemlerini sert bir dille eleştirmektedir. Metin, dini kavramların ve kutsal makam özleminin siyasi emellerle suistimal edilmesinin toplum üzerindeki aldatıcı etkilerine dikkat çekmektedir. Suriye ve Ortadoğu’nun mevcut siyasi gerçekliğinin göz ardı edildiğini savunan yazar, hayali fetih rüyalarının Türkiye’nin kendi güvenliğini tehlikeye atabileceği konusunda uyarıda bulunur. Tarihsel tecrübelere ve Falih Rıfkı Atay’ın eserlerine atıf yapılarak, dış politikanın hamasi nutuklar yerine akılcı ve gerçekçi temellere dayanması gerektiği vurgulanmaktadır. Sonuç olarak kaynak, geçmişteki imparatorluk kayıplarından ders çıkarılması gerektiğini ve Anadolu’nun geleceğini korumanın esas öncelik olduğunu savunur.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi diyor ki: “Rabbim, bir gün de olsa bana Kudüs Valiliğini nasip et diye niyaz ettim. Şam’ın, Halep’in özgürlüğünü gördüğümüz gibi inşallah bir gün Kudüs’ün de özgürlüğünü göreceğiz.”
Kudüs Valiliği diğer yerlerin valiliği gibi idari bir görevdir; diğerlerinden, velev ki Mekke-Medine valiliği olsun, bir üstünlük ve kutsallığı yoktur. Kutsallık makam ve maddede değildir, inanç ve dürüstlüktedir. Akıl ve vahiy bunu söyler.
Böylesi yanlışlıklar çokça dinî eğitim görmüş, hafızlık yapmış kişilerde görülüyor. Makam ve objeleri kutsallaştırmak, dinî sloganlarla kitleleri yönlendirmek, kutsal duyguları sömürmek riyakârlıktır ve tabii günahtır. Allah riyakârlara, “Yazıklar olsun” (Maun Suresi), “Allah’la aldatmayın/aldanmayın” der (Lokman 33, Fâtır 5).
Bugüne kadar Hristiyan ve Müslüman dünyasının din ve duygu istismarcıları insanları çok aldattılar, halkın sırtından geçindiler, saltanatlarını sürdüler. Papaların Haçlı Seferleri için akıttıkları kanlar, Muaviye ve Yezid’in kılıçlara takılan Kur’an sayfaları bunun kanıtıdır.
Beşar Esad gidinceye kadar Halep ve Şam düşman işgalindeydi de şimdi mi özgürleşti? Suriye kurulduğu günden beri müstakil bir devlettir. Bir ülkenin yöneticisi senin gibi düşünmüyorsa, şehirleri ve halkı esir olmaz. Amerika, Türkiye gibi bazı devletlerin yöneticilerini yanına çekerek Irak, Libya, Suriye gibi devletlerin rejim ve haritalarını değiştirdi, kendine bağladı; asıl esaret bundan sonra başladı. Esad zamanında Suriye’de İsrail askerleri yoktu, şimdi İsrail Şam’ın 20 km güneyine İsrail askerleri yerleştirdi ve Batı’nın “terörist” diye başına ödül koyduğu Suriye’nin başındaki Şara susuyor. Bu adam Amerika ve sömürgeci Batılılarla birlikte İran’ı kınıyor. Türkiye’nin İçişleri Bakanı dünyayı böyle mi okumalı?
Mustafa Çiftçi veryansın ediyor: “İnşallah Kudüs’ü alacağız, orayı biz yöneteceğiz.” İnsanda biraz tarih bilgisi, devlet tecrübesi, tutarlı siyaset olmalı. Şu anda İsrail ile Filistin, Kudüs’ü bölüşemiyorlar, savaş yapıyorlar. Kudüs valisi olabilmen için Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail’i alman gerekir. Bunu nasıl yapacaksın? Tehlikeli konuşmaların faturası ağır olur.

Liderimiz sayesinde o toprakları alacakmışız! Bir milletin başkanından bakanına, çiftçisinden çobanına kadar herkesin; ayağını yere basması, dünyayı okuması, geleceği öngörmesi gerekir. Irak, Suriye, Filistin, Mısır gibi ülkeler geçmişte bizimdi, biz yüzyıllarca oraları imar ettik, kendimiz açken oralardaki insanları doyurduk, kimliğimizi kaybettik. Sonra ne oldu? Oraların halkları sömürgecilerle işbirliği yaptılar, bize büyük acılar çektirdiler.
Bugün aynı tehlikeyle karşı karşıyayız. Dünün İngiltere’si yerine bugünün Amerika’sı var, Ortadoğu’yu parselliyor, Türkiye gibi bazı ülkeleri de emeline alet ediyor. Diyor ki: “Sen imparatorluk kalıntısısın. İyi lider olursun. Seninle dostuz. Sen şu cumhuriyet, demokrasi, ulus devlet işlerini bırak, monarşiye geç. Ben İsrail’i büyüteceğim, Türkiye, İran, Irak, Suriye’nin topraklarından oluşturacağım Kürdistan’ı kuracağım. Ağzını açma, yoksa mahvederim ha…” Buna karşı Türkiye susuyor.
Tehlikeli bir süreçten geçiyoruz. Amerika’nın Tom Barrack adındaki terbiyesiz elçisi Türkiye’nin iç işlerine karışıyor, Mustafa Çiftçi susuyor, Kudüs Valisi olmaya hazırlanıyor. Fetih rüyalarıyla, hamasi nutuklarla Kudüs’ü almaya kalkarsak, Ankara, İstanbul gibi illerimizin geleceğini tehlikeye sokarız. Yazımı Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı kitabından yapacağım birkaç cümleyle bitiriyorum.
“İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine Allahaısmarladık.
Lût çukuru şimdi genişleyip derinleşiyor.
………
Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs’süz, Şam’sız, Beyrut’suz ve Halep’siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.
……..
Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz. İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
– Benim Ahmed’i gördünüz mü? diyor.
Hangi Ahmed’i? Yüz bin Ahmed’in hangisini?
Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
– Bu tarafa gitmişti, diyor.”