Erol Sunat’ın bu yazısı, bayram ziyaretlerinin asıl amacından uzaklaşıp nasıl bir kusur arama ve eleştiri yarışına dönüştüğünü eleştirel bir dille ele almaktadır. Yazar, misafirlerin ikram edilen kahvenin köpüğünden çayın markasına, evin dekorasyonundan ev sahibinin kıyafetine kadar her detayı acımasızca yargılamasını toplumsal bir yozlaşma olarak betimler. Özellikle baklava ve kurban ibadeti üzerinden yapılan kıyaslamalar, maneviyatın yerini maddi bir gösteriş ve üstünlük mücadelesine bıraktığını gözler önüne serer. Bayramın özündeki güler yüz ve hoşgörü kavramlarının unutulduğunu vurgulayan metin, insanların şekilci detaylara takılarak bayramın ruhunu incittiğine dikkat çeker. Yazar, bayramlaşmanın bir hesaplaşma sahası değil, sevgi ve paylaşma vesilesi olması gerektiğini hatırlatarak okuyucuyu özeleştiri yapmaya davet eder. Tüm bu toplumsal gözlemler, “bayramlarda bile bir alem olduğumuz” ironisiyle sentezlenerek sunulur.
Bayramlaşmayı severiz, bayramlaşmaya gideriz, bayramlaşmadan olmaz diyenlerimiz iyidir hoştur.
Lakin;
Cümle gözlem yeteneğimiz hatta gurme özelliğimiz bayram ziyaretlerinde ortaya çıkar.
Eleştirmen olmak gibi bir dala da meylederiz bu arada.
Üstelik bayağı da bir severiz.
Gittik bayram ziyaretine…
Yüzde doksan dokuz Türk kahvesi ikram edilmesi ev sahibinin şanındandır denir.
Türk kahvesi ikram edilir amma kahve var, kahve var…
Kahveyi nereden aldınız soruları var…
Dibek kahvesi mi sorusuna muhatap olmak var…
Kahve, cezvede mi yoksa kahve makinesinde mi pişti meselesi var…
Yanına kalitelisinden çikolata ya da lokum kondu konmadı hikayesi var…
Bu merak hoş değil.
Hatta kırk yıl hatırı var denen kahvelere yanında şu yoktu, bu yoktu diye gelen eleştiriler ise bayramı ve bayramlaşmayı üzmeye devam ediyor.
*****
Bayramlaşmaya gidiyorsunuz, teferruatlara niye bu kadar çok takılıyorsunuz, ayıp değil mi diyen yok.
Ev sahibi çay da vardı, çay getireyim mi dediğinde, alayım bir bardak çayınızı diyenlerin bazıları çay üzerine döktürür…
Kokusu bir değişik…
Seylan galiba…
Bergamotlu mu?
Kusura bakmayın içemedim. Çarpıntı yapıyor fazlası…
Ben çay içmesem…
Bayramlarda bile bir alemiz dememiz ondan…
Kağıtlı şeker ikram edildi diye, ben almayayım diyenler…
Ev baklavasına elini sürmeyenler, çatalını değdirmeyenler.
Bu ziyaretlerde incinen sadece ev sahibi değil.
Ne kadar farkındasınız bilmem amma, bayram inciniyor bayram.
*****
İkram edilen çayı beğenmeyen, beğenmediğini yüz hatlarıyla tavır ve davranışlarıyla belli eden…
Kahvenin köpüğüne takan…
Tatlının şerbetini, tadını, kendince tespit ettiği cümle eksikliği her gittiği yerde anlatan…
İkram edilen şekere, çikolataya demediğini bırakmayan…
Bizler değil miyiz?
Nereye gitmiştik?
Bayramlaşmaya…
Bitti mi, biter mi hiç?
Tam bir tarayıcı misali evleri tarayan gözler bayram ziyaretine değil de sanki kusur ve eksik aramaya gitmiş gibidirler.
Eşyası aynı duruyor.
Sadece yeni sehpalar almış…
Hiç olmamış…
Karısının üzerine giydiği aynı…
Yeminle geçen yıl da üzerinde aynı elbise vardı.
*****

Bayramlarda ikramların gözdesi baklavadır. Baklava olur da yorum olmaz mı? Baklavalar yarışmaz yarıştırılmaz mı? Baklava üzerine konuşulmaz mı?
Mesela…
Baklava fena değildi.
Kaynanası yapmış.
Nereden mi biliyorum?
Görümcesi söyledi.
Yaşlı başlı kadın, bayram diye iki tepsi baklava yapmış, hanım da başlarında durmuş, güya yardım etmiş. Valla ben görümcesinin yalancısıyım.
Nereye gitmiştik?
Bayram ziyaretine…
Bayram ziyaretine ne için gidilir?
Eksik kusur aramaya mı?
Neredeyse tam da üzerine bastın diyeceğiz de diyemiyoruz gibi bir hal var üzerimizde…
*****
Yunus Emre, “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz…” demiyor muydu?
Dünya kimseye kalmaz kalmasına da, sevme ve sevilme denen duygularla da aramız fena açık.
Bayram gibi bir cankurtarana sahip olduğumuzun farkında değiliz.
Bayramlaşmaya gittik diye eleştirecek ne varsa saymak, ortaya dökmek, o da yetmiyormuş gibi herkese anlatmak bize yakışıyor mu?
Ne var yani demek insanı kurtarmaz…
Ben ne dedim ki, az bile söyledim demek de…
En güzel ağırlama güler yüz, tatlı dil değil mi?
Bayram ziyaretine gitmediniz mi?
Bırakın artık, çayın, kahvenin, şekerin, baklavanın yakasını…
Bayramlaşmak denen o güzel hasleti yaşamaktır işin doğru olanı deyip geçin.
*****
Nispet yapmak gibi, hava atmak gibi, ikram yarıştırmak gibi yaklaşımların bayramla ilgisi alakası yoktur.
Baklavayı hazır almışlar, falana filana yaptırmışlar, kendi yapamamış mı demekten neden kendimizi alamıyoruz ki?
Ne istiyoruz insanlardan?
Bayram ne tatlı yarışması ne de ikram…
Bir de kurban meselesi var…
Evlere şenlik…
Kaça girdin…
Kaç kilo et düştü payına…
Soran daha hesaplı aldıysa, daha fazla payına et düştüyse mest oluyor adeta…
*****
Ne için kurban kestin?
Allah rızası için değil mi?
Madem öyle Allah’ın rızasını kazanmak yolunda övünme var mı?
Yarışma var mı?
Yapılanları ve ödenenleri yarıştırmak var mı?
Bunların hiçbirine var denilemeyeceğini bilmiş olmamıza rağmen ne yapıyoruz biz?
Ne bu üstünlük mücadelesi?
Biz bayramlarda bile bir alemiz dememiz bu yüzden…
Kurbanı nasıl aldığımız, nasıl pazarlık yaptığımız, kurban kesim yerlerinde ne yaşadığımız, kurbanın derisini, kellesini, sakatatını kime verdiğimiz, nasıl pay ettiğimiz, nasıl hiç hak geçirmediğimiz öyle bir anlatılır ki…
Her yıl, ayrı bir kurban destanı ortaya çıkar.
Kemiksiz şu kadar et düştü payına, hemen kasabıma gittim. Şu kadarını kıyma çek, şu kadarını parça et. Hanıma iş olmasın, kadın bu kurbanda rahat etsin dedim diye bir fasıl da o mevzuya girildi mi, laf uzar da uzar.
Bıraksanız, kurban kesen arkadaş, akşama kadar anlatacak…
O kadar iştahlı yani…
*****
Kurban kesemeyenler ne yapsın?
Onların diyecek söyleyecek iki çift lafı yok mu?
Onların da anlatacak çok şeyi var elbet…
Keşke herkes kurban kesecek güçte olsaydı.
Boynu bükük kalmasaydı…
Kurban fiyatları bu kadar uçmasaydı…
Bir emekli maaşının bir kurbana yetmediği zamanlar yaşanmasaydı…
Onca keşke lafı arasında bir Kurban Bayramı daha geçti gitti.
Geriye keşke kaldı, amma kaldı, lakin kaldı, fakat kaldı…
Kurban kesemeyenlerin gözleri daldı, gözleri buğulandı…