Erol Sunat’ın bu yazısı, insan yaşamının ayrılmaz bir parçası olan pişmanlık duygusunu ve bu duygunun dildeki karşılığı olan “keşke” kelimesini derinlemesine ele almaktadır. Yazar, geçmişte yapılan hataların, söylenmemiş sözlerin ve kaçırılmış fırsatların bireyin üzerinde yarattığı duygusal yükü etkileyici bir dille tasvir eder. Metne göre bu kavram, geri dönüşü olmayan yolları, telafisi mümkün olmayan vicdan azaplarını ve zamanın durdurulamaz akışını simgeleyen hüzünlü bir itiraftır. Her insanın hayatında biriktirdiği bu sessiz çığlıklar, bazen bir takıntı bazen de ağır bir teselli olarak ölene dek taşınmaktadır. Yazar, kimsenin bu duygudan muaf olmadığını vurgulayarak, “keşke”nin aslında kaçınılmaz bir insani gerçeklik olduğunu hatırlatır. Sonuç olarak eser, insanın kendi geçmişiyle olan sancılı hesaplaşmasını ve bu hesaplaşmanın beraberinde getirdiği çaresizliği gözler önüne sermektedir.
Hiç “keşke” dediğiniz bir şeyler olmadı mı?
Bir kucak dolusu keşke kucağımızda, bir şekilde dilimizden düşmeyen keşke kelimeleri de dilimizde…
Ne var ki elimizde?
Teselli babından bir temenni keşke…
Geç de kalsa, zaman aşımına da uğrasa, “Bu işin keşke demesi mi kaldı?” bile dense öyle…
Keşke; siyasette, ticarette, hayatın tam da ortasında, içinde, dönüşü imkânsız, amma, fakat, ancak, lâkin gibi kelimelerin kurtarıcı olamadığı…
Derin bir iç çekme…
Gözlerin dalıp gitmesi…
Buğulanması…
Adına ne derseniz deyin o anlatamadığınız, anlatmak istemediğiniz…
Keşke, “Bana kalsın” denilen…
“Bende kalsın” mukabili bir şey…
Eskilerden…
Kolay cevap verilmeyenlerden…
Susulanlardan…
“Keşke dedim yetmez mi?” diye kestirip atılanlardan…
Nihayetinde keşke böyle bir şey…
Sevseniz de sevmeseniz de…
“Keşke, hiç keşke demeseydim” deseniz de…
*****
Keşke; kapanan, küllenen, açılmasının kimseye bir yarar sağlamayacağı bir şeyler belki…
Bir kucak dolusu keşke, hâlâ kucağımızda; neden atamadığımızı, neden bir yerlerde bırakamadığımızı, neden vedalaşamadığımızı varsa anlatan buyursun anlatsın…
Mesele o kadar kolay da değil…
Basit de…
Keşke hiç umulmadık bir anda karşınıza çıkabilir, tatlı ya da tatsız bir sürpriz de yapabilir.
Keşke; aradan uzun yıllar geçse de hiç anlatamadıklarımızın, sakladıklarımızın, gömdük sandıklarımızın içini dökmesi belki…
Keşke, belki geriye doğru bakmak…
Belki derin bir pişmanlık…
Çoktan veda edilmişlerin bir vesileyle buruk bir şekilde hatırlanması…
Unutulması mümkün olmayan ne varsa çıkıp gelmedi mi bir köşeden?
Keşke dün nasılsa bugün de o, zevahirle başı hiç hoş değil. Keşke “Zevahiri kurtarabilseydi” deseniz yine boş.
Keşke ile dün kurtarılamayan zevahir, bugün kurtarılabilir mi?
*****
Onlarca yıl öncesine dönmenin, insanın kendini ve o dönemin muhataplarını sil baştan yeniden yargılaması kolay mesele değil…
Hele bunu bir takıntı hâline getirmesi ise sağlıklı değil.
Neticede…
Her birimizin kucağında bir kucak dolusu keşke var.
Dilenmemiş özürler…
Muhatabı toprak olmuş itiraflar…
Sır olmaktan çıkmış sırlar…
Karaları bağlamış kalmış kararlar…
İncir çekirdeğini doldurmadığı yıllar sonra ortaya çıkan laflar, iftiralar, yalanlar, yanlış anlamalar…
Keşke diye diye ziyan olmuş…
Ziyan edilmiş…
Heba olmuş…
Aklınıza ne gelirse artık…
Keşkelerden o kadar çok alacağımız var ki…
*****

“Keşkeleriyle birlikte gömüldü gitti toprağa” diye anlatılanları hatırlıyor musunuz?
Keşke deniyor, keşke deniyor lâkin çoğu kez keşkeler kimseyi kurtarmıyor.
“Keşke, o yanlıştan uzun seneler öncesinde dönülebilseydi” cümlesi çaresiz bir şekilde geriye kalıyor.
Hemen herkesin yüreğinin bir köşesinde geriye doğru bakmak istediği, lâkin bakamadığı, bakmak istemediği hikâyeler vardır.
O hikâyeler bazen ölüm döşeğine kadar uzanır. Ekserisi keşke ile başlar, keşke ile devam eder.
“Keşke geriye bakabilseydik” diyenlerden de geçilmez…
Aslında keşke diye konuşmadığımız gün yok.
Keşke, dünde kalan demek…
Biraz pişmanlık, biraz geri dönüş imkânı olmayan, biraz kendinize itiraf edemediğiniz bir dizi yanlış, yalanın kuyruklusu, iftiranın akrep cinsi olanı…
Keşke denecek ya…
Keşke; açmaz demek, çıkmaz demek, olumlu bir yere varmaz demek…
Keşke; olmasaydı, denmeseydi, yapılmasaydı, gidilmeseydi demek.
“Ben keşke demem, hiç demedim, keşke diye bir kavramla benim işim olmaz” diyenlere siz, siz olun aldırmayın.
“Keşke onların göbek adı” diyenleri duymadınız galiba…
*****
İsteseniz de istemeseniz de herkesin kucağında bir kucak dolusu keşke var.
Yok diyende iki kucak dolusu var…
“Ne yaptıysam keşkelerden kurtulamadım” diyenler belki de en samimi itirafta bulunanlar.
Keşke, bal gibi pişmanlığın bir ifadesi…
Ömür boyu yaşadığımız onca pişmanlık keşke ile telafi edilebilir mi?
Edilmez amma…
Keşke deyip geçmek işin garip bir gerçeği.
Keşke ile başlayan cümlelerimiz yıllar sonra birer itiraf gibi.
Bazen buruk… Bazen acılı… Bazen acıklı… Bazen gecikmiş… Bazen vefasızlığa kurban gitmiş…
Bazen güvenilen dağlara öyle karlar yağmış ki, güven bundan böyle “Bana da güvenme” diye haber göndermiş.
Keşke diyen ah etmiş…
Feryat etmiş…
Bahtına, talihine küsmüş…
“Keşke diyen ne zaman gülmüş?” derler ya hani…
Gülmek ve keşke…
Ne bir yakınlıkları var ne de birbirleriyle bir alakaları…
Keşke, soğuk bir kavram…
Buz gibi…
Keşke diye söze başlayana, “Ne diyecek bakalım soğuk nevale?” diyen diyene…
Gülmeye sıra gelinceye kadar, kim bilir kaç keşke denecek Allah bilir…
*****
Keşke gibi geri dönüşü olmayan bir kavrama sahibiz; keşke, yaydan fırlayan ok misali.
Ok nasıl geri dönmezse, keşke; geri dönmesi, durdurulması, engellenmesi mümkün olmayan laflara benzer.
Söz ağızdan çıkar, çıkmasına da…
“Keşke demeseydim” diye hayıflanmaya başlanıldığında elinizdeki keşke kavramlarına bir keşke daha eklenmiş olur.
Keşke gitmeseydim…
Keşke gelmeseydim…
Keşke sevmeseydim…
O kadar çok keşke gerekçesi vardır ki elimizde. Keşkeleri atamazsınız da satamazsınız da…
Hemen herkesin kucağında kalıveren bir kucak dolusu keşke işte böyle bir şey…