Mehmet Edip Ören, milli bayramların önemini vurgularken Türkiye’nin mevcut siyasi ve toplumsal yapısına yönelik sert eleştiriler getirmektedir. II. Abdülhamid dönemine dair anlatılanların gerçeği yansıtmadığını savunan metin, o dönemdeki toprak kayıplarını ve açılan fabrikaları örnek göstererek tarihi figürlerin kutsallaştırılmasını sorgulamaktadır. İşçi haklarının gerilemesine ve emekçilerin ağır yaşam koşullarına dikkat çekilirken, hükümetin ekonomi ve dış politika yaklaşımları da yerilmektedir. Metinde ayrıca terörle mücadele ve adalet sistemindeki aksaklıklar üzerinden toplumsal bir uyanış çağrısı yapılmaktadır. Son olarak yazar, ülkenin içinde bulunduğu zor durumdan kurtulacağına dair umudunu paylaşarak yazısını sonlandırmaktadır.
Bugün çok önemli bir Milli Bayram’ımızın eşiğindeyiz. Yıllar önce ektiğim tohum tuttu ama henüz tam istediğim gibi serpilemedi… Alışkanlık olarak, sadece dini bayramlarda, birbirimizi arar, tebrik ederdik… Efendiler.
Milli Bayram’ı olmayanın, dini bayramları da olamaz… M. K. ATATÜRK’ün doğduğu ve de bir zamanlar topraklarımız olan Selanik’e bakmanız yeterlidir… Hepinize merhabalar olsun.
Türkiye birden büyüktür…
Hiç bitmeyen Abdülhamit sevdası, bir başka yerden daha hortladı.
İçişleri Bakanı, odasından, ATATÜRK resmini indirip, yerine onu astı.
Bu Cennetmekan’ı (!!!) inceleyenler, yapılanları hayretlerle izliyor. Ben bunu birkaç defa teferruatlı olarak yazdığımdan, bu sefer kısa geçeceğim.
Usta Yazar Yılmaz Özdil de epey uzun anlattı… Yalanlar silsilesi, uzun saltanatında Osmanlı’nın bir karış toprak kaybetmediği söylenerek başlar.
Öyle mi? Asla… En çok kayba uğradığımız dönemdir… Karayipler bölgesinin gözde içeceği, alkol derecesi yüksek bir içki olan “Rom” bir Cennet içkisi midir ki, Cennetmekan Efendimiz, ömrü boyunca bunu içmiştir.
Hadi içti, kul hakkından daha önemli bir suç değil, en azından tövbesi var ama iş bununla sınırlı değil… Cennetmekan mübarek, rakı fabrikaları açmış, yetmemiş, bira ve şampanya fabrika açılışları da onun döneminde gerçekleşmiş.
Tekirdağ rakısının meşhur oluşunun hikayesi, Efendimizin fabrikayı Tekirdağ’da açışından kaynaklanır… O zamanki ulema ve Şeyhülislam uygun fetva vermiş ki, ilk genelevlerin açılışı da, Cennetmekan Efendimiz zamanında, onun izniyle olmuştur… Fazla uzatmadan, finale gelelim… Ayyaşların, berduşların, zamparaların vs. el üstünde tutması gereken bir şahsiyet nasıl olur da dini bütün (!!!) kesimlerin idolü olur… Bu bilgileri İçişleri Bakanı’na kimse söylemedi mi.
Hadi söylemedi, O da hiç mi araştırmadı, en azından İnternet’e müracaat etmedi… En son: Bakan efendi, yalakalıkta sınır yok prensibiyle öyle bir laf etti ki, dokunulmazlığı olmasa, kesin olarak sabah evinden alınırdı… “O zaman Abdülhamit neyse bugün de RT o dedi”.
Kurtuluş Parkı’nda bir işçi eylemi daha başarıyla (!) neticelendi… Kimse işçilerimizin, insanca bir yaşam için gerekli ücreti elde ettiklerini söyleyemez.
Kimse yeni sosyal haklar elde ettiklerini de söyleyemez. Peki ne oldu da herkes bayram etti… Gariplerim, iki yıldır ödenmemiş maaşlarını on beş gün sonra (?) alacaklarını öğrendi.
Emekçinin parasını yıllarca gasp eden patron, birçok bakanın araya girmesiyle, lütfetti ve “Hadi bari ödeyelim” dedi… Sonuç mu: Adına işçi denilen kimseler, köle sınıfına ulaşmak için bir adım daha atmış oldu.
Hayır abartmadım, kimse suratıma acayip acayip bakmasın… Kölenin yemeği verilir, barınacağı yer vardır ama devrin işçisi henüz bu seviyede değildir.
Ne barınacak yeri vardır ne de aldığı ücret karnını doyurmaya yeter… Aklıma ne geldi.
Hatırlayın, AKP Denizli Milletvekili TBMM’de ne demişti… Kuru ekmek bulabiliyorlarsa, aç değillerdir… Durum bundan ibaret, kardeşlerim.

Bütün bu olanlara rağmen “Ama abi bunlar müslüman” diyebilirsin, karar senin.
Bu hengamede, yangından mal kaçırma telaşında olanları da unutmamalıyız… Türkiye’de bitmesine, Irak’ta ise dışarı çıkanlarının başına bomba yağdığı pozisyondan, Devlet’e talimatlar verir müzakereci haline geldiler… Bu fırsat bir daha asla ele geçmez.
Telaş bunun için. Ya Millet uyanır, ihtiyar bunağın peşinden gitmekten vazgeçerse, bütün korku bu… İmralı’daki it o kadar azıttı ki, çıkacak kanunları önce ben göreyim, diyecek cesareti elde etti… Geçen günlerde, yarım akıl Tülay “PKK bütün Dünya’ya silah bıraktığını söyledi, daha ne istiyorsunuz” diyor.
Bende, bütün Dünya’ya 25 yaşında olduğumu söylüyorum. Söylemek ayrı, gerçek ayrıdır.
PKK bu silahları nereye bıraktı, kime bıraktı, herhangi bir bilgi var mı… Yok… Ben size gerçeği söyleyeyim… Kargaşa ortamından beslenen ABD ve İsrail’in kadrolu köpekleri, bütün silahlarıyla İran’a geçip, oradaki bulanık havayı ve de ağalarının talimatlarını beklemeye başladı.
İstenen halk hareketleri olmayınca, lokal bölgelerinde mahsur kaldılar. Trump, durumu itiraf etti… “Biz onlara, halka dağıtsın diye silah yolladık, onlar üstüne yattı” dedi.
Bu durumda netice neymiş… Silah bırakmak bir yana, yeni ilaveler olmuş… Yarım akıl Tülay ve Tenekehan, bu Devlet ucube bir mangal partisiyle iş yapacak gibi görünüyor mu…
Az kaldı. Çileniz bitmek üzere. Çeşitlemelere geldik… AKP, post-modern Mevlana Parti’sine döndü.
“Ne olursan ol, ne yaparsan yap gel” sistemi tam gaz devam ediyor.
Aklanmak isteyenin tek adresi AKP olmuş gibi görünüyor… Kızılay Başkan’ının Kız’ı, kusurlu olduğu ölüme rağmen bir gün tutuklanmadı, Esra, ağacını, tabiatını koruduğu için kelepçelendi, günlerce tutuklu kaldı… İthalat zincirine portakal da dahil oldu.
İran’dan ithal ettik. Acaba, biz farkında değiliz, Akdeniz Bölgesi’nde de zirai don mu oldu… Dedik, ne dedik… Trump’ın beyanatları, sayesinde, sabah bir vurgun akşam bir vurgun yapanlar, ABD gündemine de girdi.
Küçük Amerika’da durum ne sizce…
Sabrınıza sığındık, neticesini de aldık. Müjde alfabe, pardon yazı bitti. Hepinizi Yüce Allah’ıma emanet ediyorum. Hoşça kalınız…