Rıza Tahir Yel
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Tarladan Sofraya: 939 Milyar TL Enflasyonu Durdurabilir mi?

Tarladan Sofraya: 939 Milyar TL Enflasyonu Durdurabilir mi?

featured
0
Paylaş

939 milyar TL’lik tarım desteği açıklandı ama mazot 4 kat, gübre %200 zamlandı. Çiftçi “Devlet 10 veriyor, ben 14 harcıyorum” diyor. Enflasyonla mücadele masada değil, tarlada başlar. Kısa tedarik zinciri, kooperatif ve Organize Tarım Bölgeleri ile gerçekçi çözüm mümkün mü?

 

Dün TÜİK’in açıkladığı Nisan 2026 enflasyon verileri ekranlara düştüğünde, çayımı bırakıp bir süre durakladım. Genel tüketici enflasyonu yüzde 32,37, gıda enflasyonu ise yüzde 34,55. Yani vatandaşın sofrasına gelen her şey, genel enflasyonun üzerinde pahalılaşıyor. Üstelik TEPAV ve ENAG gibi bağımsız araştırma kuruluşlarının hesaplamalarına göre gerçek fiyat artışları bu rakamların çok daha ötesinde seyrediyor; kimi analizlerde gıda enflasyonu için yüzde 50’yi aşan tahminler konuşuluyor. Rakamlar ne olursa olsun, tablo açık: Türkiye’nin en temel ihtiyacı olan yemek, her geçen ay daha büyük bir yük haline geliyor.

Bu tabloyu 35 yıllık tarım mühendisliği deneyimimin süzgecinden geçirince içim burkuluyor. Türkiyedeki 3-5 il haricinde onlarca ilin tarlalarını gözlemlemiş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Fiyat istikrarının yolu, faiz kararlarından önce tarladan geçiyor. Masadan değil, topraktan geçiyor. Ve bu gerçeği son yıllarda devlet de görmeye başladı — ki bu umut verici.

939 Milyar TL: Bir Adım İleri, Birkaç Adım Eksik

2026 yılı tarım destek paketinin 939 milyar TL’ye ulaşması, 2025’e kıyasla ciddi bir artışa işaret ediyor. Üstelik bu pakette genç çiftçilere ve kadın üreticilere öncelik tanınması, sektörün demografik sorununu görmesi bakımından isabetli. Bunlar olumlu gelişmeler — gerçekten. Tarım politikasında uzun vadeli düşünmeyi gerektiren bu adımlar, yüzeysel popülizmin ötesinde bir vizyon taşıyor.

Ama işte tam burada, 35 yıllık deneyimimin bende yarattığı alışkanlıkla, tablonun tamamına bakmak istiyorum. 939 milyar TL’nin gerçek alım gücü nedir? Mazot fiyatı üç yılda dört katına çıktı. Gübre maliyetleri, özellikle DAP ve üre bazında, son iki yılda yüzde 200’ü aşan artışlar gösterdi. Tohum, ilaç, sulama ekipmanı — hepsinde benzer bir tablo var. Destek miktarı nominal olarak artıyor, ancak girdi maliyetleri bu artışın çok daha hızlı önünde koşuyor. Çiftçinin eline geçen net fayda, kağıt üzerindeki rakamdan ciddi ölçüde küçülüyor.

Geçen ay Burdur Karamanlı’da bir çiftçi arkadaşımla buluştuğumuzda bunu çok çarpıcı bir şekilde anlattı: ‘Hoca, devlet bana 10 lira veriyor, ama ben girdi için 14 lira harcıyorum. Bu yardım mı, yoksa yükün dörtte birini hafifletmek mi?’ Bu sözler, tablonun özünü öyle sade bir biçimde ortaya koyuyordu ki, hiçbir ekonomik model bu kadar anlaşılır olamazdı.

Aracının Kazandığı, Çiftçinin Kaybettiği

Destek paketlerinin bir diğer zaafı, paranın çiftçiden tüketiciye uzanan tedarik zincirindeki kayıpları giderememesidir. Türkiye’de bir ürün tarladan sofraya genellikle beş ila yedi ara el değiştiriyor. Her el, hem fiyata prim ekliyor hem de üreticide daha az para bırakıyor. Hal sistemindeki yapısal sorunlar, komisyon oranlarındaki belirsizlik, soğuk zincirin yetersizliği — bunların hepsi, devletin çiftçiye verdiği desteğin önemli bir bölümünü eritip gidiyor.

2018 yılında Mersin’de domates üreticileriyle konuştuğumu hatırlıyorum. Çiftçi kilosunu 1,2 liraya satıyordu; İstanbul’daki manav tezgâhında aynı domates 5,5 liraya satılıyordu. Üreticinin payı yüzde 22’ydi. Bugün rakamlar değişti, ama oran değişmedi — hatta bazı ürünlerde daha da geriledi. Devlet bir yandan çiftçiyi desteklerken, öte yandan bu destekten aslan payını aracı sistemin aldığı bir yapı sürdürülüyor.

Kısa Tedarik Zinciri: Hem Çiftçinin Hem Tüketicinin Kurtuluşu

İşte bu noktada, son yıllarda hem dünyada hem Türkiye’de hızlanan bir model devreye giriyor: Kısa tedarik zinciri. Üreticiden doğrudan tüketiciye ulaşım. Bu sadece bir lojistik tercih değil, aynı zamanda enflasyona karşı en güçlü yapısal silahlardan biri.

Kooperatifçilik bu modelin omurgasını oluşturuyor. Türkiye’de tarımsal kooperatiflerin tarihi köklü, ama potansiyeli hâlâ tam anlamıyla kullanılmıyor. Avrupa’da, özellikle Hollanda ve Danimarka’da, kooperatifler hem üretim standartlarını belirliyor hem de tüketiciyle doğrudan bağlantı kuruyor. Bizde ise çoğu kooperatif, yönetim sorunları ve finansman eksikliğiyle boğuşuyor. 939 milyar TL’lik paketin daha büyük bir diliminin kooperatif altyapısına — özellikle soğuk depolama, lojistik ve dijital dönüşüme — ayrılması şart.

Dijital satış platformları da bu denklemin kritik bir parçası. Pandemi sonrasında e-ticaretin tarıma uyarlanması hız kazandı. ‘Çiftçiden Al’ modelleri, Topluluk Destekli Tarım yapılanmaları ve tarım pazarlarının büyüklüğü giderek artıyor. Bir üretici artık kendi WhatsApp grubundan domates satabilir, belediye platformları aracılığıyla abonelik sistemi kurabilir. Bu modellerde üretici yüzde 60-70 fiyat payı alabiliyor — geleneksel zincirde aldığının iki ila üç katı. Tüketici ise yüzde 20-30 daha ucuza alıyor. Ortadaki fark, aracı sistemin yarattığı yapay maliyetin ta kendisi.

Organize Tarım Bölgeleri: Somut Bir Başarı Hikâyesi

Bu noktada, umudumu taze tutan bir örneği paylaşmak istiyorum: Organize Tarım Bölgeleri (OTB). Türkiye’nin son yıllarda hız verdiği bu model, tarımda ölçek ekonomisi, verimlilik ve teknoloji entegrasyonunu bir araya getiriyor. Balıkesir’deki jeotermal sera uygulaması, bu bağlamda gerçekten dikkat çekici bir örnek.

Balıkesir’de jeotermal enerji kaynaklarından beslenen seralarda yapılan çalışmalar, geleneksel açık alan tarımına kıyasla birim alanda yaklaşık 6 kat daha fazla ürün elde edilmesini sağlıyor. Bu rakamı duyan bazı meslektaşlarım önce inanamadı — ben de benzer bir şüpheyle yaklaştım. Ama detaylı araştırıp bölgedekiler ile görüşünce: Kontrollü iklim, otomatik sulama, entegre biyolojik mücadele ve jeotermalin sağladığı düşük enerji maliyeti bir araya gelince dönüşüm gerçekleşiyor. Hem kalite artıyor hem de sürdürülebilirlik sağlanıyor.

2026 yılı OTB hedefleri, bu modelin ülke geneline yaygınlaştırılması yönünde somut adımlar içeriyor. Yeni OTB alanlarının devreye alınması, mevcut bölgelerde dijital altyapı ve ürün izlenebilirlik sistemlerinin güçlendirilmesi planlanıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın bu alanda attığı adımları olumlu karşılıyorum — çünkü OTB modeli, hem üretim verimliliğini artırıyor hem de bölgesel kalkınmayı tetikliyor. İstihdam yaratıyor, genç nüfusu toprağa bağlıyor, teknoloji transferini hızlandırıyor.

Şunu da ekleyeyim: Bu modelin başarısı, sadece devlet yatırımına değil, özel sektörün ve akademinin koordinasyonuna bağlı. Üniversitelerimizin ziraat fakülteleri bu süreçte çok daha etkin rol üstlenmeli. Saha ile akademi arasındaki derin uçurum günümüzde hala devam ediyor. O uçuru kapatmak, OTB modelinin kalıcı başarısı için olmazsa olmaz.

Somut Öneriler: Söylemden Eyleme

Yazımın sonunda her zaman somut önerilerle bitirmek isterim. Zira şikâyet etmek kolay, çözüm üretmek asıl iştir. İşte bu tabloya bakarak, hem politika yapıcılara hem de sektörün aktörlerine yönelik beş temel önerim:

Birinci öneri: Girdi desteğini enflasyona endeksleyin. Sabit miktardaki mazot ya da gübre desteği, artan maliyetler karşısında her yıl değer kaybediyor. Bunu gerçek zamanlı girdi fiyatlarına bağlayan bir formül oluşturmak, hem öngörülebilirlik sağlar hem de çiftçinin planlamasını kolaylaştırır.

İkinci öneri: Kooperatiflere dijital dönüşüm fonu açın. Ülkemizde binlerce tarım kooperatifi var, ancak büyük çoğunluğunun ne e-ticaret altyapısı ne de soğuk zincir lojistiği mevcut. Kısa tedarik zincirinin işlemesi için bu altyapı şart. OTB bütçesinin bir kısmı bu dönüşüme kanalize edilmeli.

Üçüncü öneri: Hal yasasını köklü biçimde güncelleyin. 1995 tarihli Hal Kanunu, bugünkü ekonomik gerçeklerle örtüşmüyor. Komisyon oranlarına şeffaflık getirilmesi, hal içi rekabetin artırılması ve elektronik fatura zorunluluğunun sıkı uygulanması, aracı rantının önemli bir bölümünü kırabilir.

Dördüncü öneri: OTB modelini iklim uyumlu tasarlayın. Balıkesir jeotermal serası harika bir başlangıç, ama iklim değişikliğinin hız kazandığı bu dönemde her OTB’nin su tasarrufu, enerji verimliliği ve karbon ayak izi hedefleri olmalı. Bu hem uluslararası pazarlarda rekabet avantajı sağlar hem de AB’nin yeni sınır karbon mekanizmalarına karşı bizi korur.

Beşinci öneri: Genç çiftçi desteğini yalnızca parasal değil, eğitimsel temele oturtun. Para verirsin, gider; bilgi verirsin, kalır. Genç çiftçilere deneyimli, profesyonel çalışanlar ile eğitim programları, dijital tarım araçları eğitimi ve pazar bağlantısı sağlanmadan verilen nakdi destek, kısa vadede tüketilip bitiyor. 35 yıldır bu döngüyü görüyorum.

Enflasyonla mücadele, merkez bankasının toplantı salonlarında değil, öncelikle tarlada başlıyor. Üretimi artırmak, tedarik zincirini kısaltmak ve verimliliği teknoloji ile desteklemek — bunlar soyut sloganlar değil, ölçülebilir, uygulanabilir politikalardır. 939 milyar TL, doğru kanallardan aktarılırsa, gerçekten dönüştürücü olabilir. Yanlış kanallardan akarsa, bir sonraki sezonun şikâyetleri için yeni malzeme olur.

Ben iyimserim — ama koşulsuz değil. Koşulum şu: Politika yaparken toprağın sesini dinleyin. Ben o sesi 35 yıldır dinliyorum ve size garanti edebilirim: toprak, her zaman dürüst konuşur.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!