Vali kürsüde “kendi kendine ateş etti” dedi. Otopsi masası ise farklı konuştu. İki öğretmen, bir kantinci ve bir aşçı baba, polis gelmeden önce saldırganı yerden kaldıramayacak hale getirmişti. Polis geldiğinde genç hâlâ “Affet beni” diyebilecek güçteydi. Peki kim, nasıl, ne zaman öldü? Ve en önemlisi: Bu soruların yanıtı neden bu kadar geç geldi?
Bir devlet, yurttaşlarına yalan söylediğinde bunun bir bedeli olur. Bu bedel bazen seçim sandığında ödenir, bazen sokakta, bazen de mahkeme salonlarında. Ama en ağır bedel şudur: Halk, devlete güvenmeyi bırakır. Ve o güven bir kez yitirildi mi, onu geri kazanmak nesiller alır. Kahramanmaraş’ta 15 Nisan’da yaşanan okul katliamının ardından devlet yetkililerinin ağzından dökülen ilk sözler, maalesef bu kırılmayı derinleştirdi.
Kahramanmaraş Valisi, olay yerinde gazetecilere şunu söyledi: “Saldırgan kargaşa anında kendisine ateş etti.” Bu cümle, bir yetkili açıklamasının ötesinde bir yöndür; olayın nasıl yazılacağını, nasıl arşivleneceğini ve kamuoyunun hangi hikâyeye inanacağını belirleyen resmi bir anlatı inşasıydı. Problem şu ki bu anlatı, saatler içinde hem tanıkların ağzından hem de adli tıp masasından çöktü.
Bir Cümlenin İçinden Devlet Anlayışı Çıkar
Siyaset bilimciler için kriz anlarında resmi dil bir ayna gibidir. Söylenenler kadar söylenmeyenler de o devletin reflekslerini ele verir. Valinin “kargaşa anında” kullandığı ifadesi son derece seçilmiş bir ifadeydi. “Kargaşa” sözcüğü, olayı muğlak, sorumsuzluktan uzak, anonim bir kaosa itmektedir. Kimse sorumlu değildir; bir kargaşa vardır, içinden bir ölüm çıkmıştır, bu kadar.
Oysa tanıklar bambaşka bir tablo çizdi. İki öğretmen, okulun kantincisi Ümit ve saldırganı fiziksel olarak yerde tutan sivil veli Necmettin Bekçi — bunların hepsi, bağımsız ve birbirini doğrulayan ifadelerle şunu anlattı: İsa Aras Mersinli, polisler okula girerken “Affet, beni affet” diyecek kadar bilinçli, canlı ve söz söyleyebilir haldeydi. Ölü insanlar bağışlanma dilemez.
Ardından adli tıp masası konuştu. Altı kişilik uzman heyetinin hazırladığı otopsi raporu, Valinin açıklamasını tıbbi gerçeklikle yüzleştirdi: Mersinli’nin vücudunda hiçbir ateşli silah yarası yoktu. Ölüm nedeni, sağ arka bacağındaki 2.5 cm’lik kesici-delici alet yarasına bağlı büyük damar hasarı ve yoğun kan kaybıydı. Yani genç, orada, polis muhafazası altındayken, yavaş yavaş, durdurulabilir bir biçimde hayatını kaybetti.
“Ölü insanlar bağışlanma dilemez. Peki bu bilgi neden saatler içinde kamuoyuyla paylaşılmadı?”
Yayın Yasağı: Delillerin Karartılması mı, Masumiyet mi?
Adalet Bakanı’nın yayın yasağı kararı, hukuki açıdan savunulabilir bir reflekstir. Türk yargı pratiğinde soruşturmanın selameti için yayın yasağı uygulanması alışılmışın dışında değildir. Ama bu kararın zamanlaması düşündürücüdür: Yasak, devletin kendi açıklamasının çürütülmesinin hemen öncesinde ya da akabinde devreye girdi. İnsan, bu örtüşmenin tesadüf mü yoksa hesap mı olduğunu sormaktan kendini alamıyor.
Uluslararası kamu yönetimi literatüründe kriz iletişimi üzerine ciddi bir birikim mevcuttur. Bu literatürün temel dersi şudur: Kriz anında şeffaflık, kısa vadede can yakıcı görünse de uzun vadede kurumsal meşruiyetin biricik güvencesidir. Tersine, bilgi akışının denetim altına alınması her zaman daha büyük bir şüphe dalgası doğurur. Bu, Türkiye’ye özgü bir sorun değil; küresel bir yönetişim patolojisidir. Ama Türkiye’de bu patoloji, yeterli hesap verebilirlik mekanizmaları bulunmadığından, kronik bir hal almaktadır.
Bir Babanın Silahları ve Devletin Gözetimi
On dört yaşındaki bir çocuk, emekli bir polis başmüfettişinin babasına ait beş ateşli silahı ve yedi şarjörü sırt çantasına doldurup okula gidebiliyorsa, bu bir güvenlik zaafiyeti değildir; bu, sistemin bütünüyle işlevsizleştiğinin belgesidir. Poligonda oğluna bizzat atış yaptırdığını mahkemede beyan eden baba, burada tartışmanın merkezine oturur.
Karşılaştırmalı güvenlik politikası araştırmaları, bu tür olayları incelerken her zaman “erişim zinciri” ve “uyarı işaretleri” kavramlarını ön plana çıkarır. Mersinli vakasında her iki başlık da derin bir ihmalin varlığına işaret etmektedir. Çocuğun WhatsApp profiline Amerikalı seri katil Elliot Rodger’ı koyması, Discord’da manifesto paylaşması ve Discord mesajlarının içerdiği tehdit dili — bunların hiçbiri tesadüfen gün yüzüne çıkmış bilgiler değildir. Bu bilgiler zaten oradadır; görmek isteyenler için.
Buradaki siyasi sorumluluk çok katmanlıdır. İlk katman, aile içi gözetim eksikliğidir; ikincisi, okulun herhangi bir ihbar mekanizmasının devreye girmemiş olmasıdır; üçüncüsü ve belki de en ağırı, devletin bu tür olaylardan sonra her seferinde “münferit” diyerek yapısal sorunu görünmez kılmasıdır.
Kahramanlar Devletin Yetersizliğini Örtüyor
Necmettin Bekçi’yi kahraman yapmak kolaydır. Çocukları okulda okuyan, balkondan camlardan atlayan öğrencileri gören, hiç düşünmeden merdivenleri üç basamak atlayıp saldırganın üzerine yürüyen bir baba — bu sahne, toplumun en derin vicdani tepkilerini hak eden bir fedakârlığın resmidir. Ona saygı duyulmak gerekir.
Ama işte tam bu noktada siyaset bilimcinin görevi başlar: Bir sistem, sivil kahramanlara ihtiyaç duyuyorsa, o sistemde bir şeyler temelden yanlış demektir. Devletin güvenlik yapısı, okul koridorunda bir aşçının müdahalesini zorunlu kılıyorsa; iki öğretmen beden sınırlarıyla saldırgana engel olmak zorunda kalıyorsa; bu durum, kurumsal iflasın somut bir sahne göstergesidir. Bekçi’nin kahramanlığı kutlanmalıdır; ama aynı zamanda devlet utanmalıdır.
“Münferit” Söylemi ve Sistemik Gerçeklik
Şanlıurfa Siverek’te okul saldırısı. İstanbul’da öğretmene öğrenci bıçağı. Kahramanmaraş’ta katliam. Hepsi “münferit vakalar” olarak sunulmaktadır. Bu söylem, yöneticilerin en sık başvurduğu ve en tehlikeli entelektüel kısayoldur. Münferit, yapısal analizi reddeden bir dildir; “biz iyi yönetiyoruz, bazen bireyler sapıyor” der ve hesabı bireye keser.
Karşılaştırmalı siyaset perspektifinden bakıldığında, bu tablo farklı bir anlam kazanır. ABD’de okul saldırıları Columbine sonrasında sistematik bir politika meselesi haline gelmiştir; İskandinav ülkelerinde benzer vakaların ardından hem güvenlik hem de ruh sağlığı altyapısı köklü biçimde gözden geçirilmiştir. Türkiye ise her seferinde olayın siyasi boyutunu kapatmakta, tanığın sesini kısmakta ve yapısal sorgulamayı ertelemektedir. Bu eğilim, salt bir hükümet tercihi değil; onlarca yıllık kurumsal refleks birikiminin ürünüdür.
Gerçeğin Gecikmesi, Güvenin Ölümüdür
Tanık ifadeleri ile otopsi raporu arasındaki uyum, bize önemli bir şeyi söylemektedir: Gerçek, örtülemez. Onu örtmeye çalışmak, zaman kaybettirir, toplumsal yarayı derinleştirir ve devletin güvenilirliğini tahrip eder. Vali’nin açıklaması saatler içinde çürütüldü; çürütüldüğü için değil, zaten yanlış olduğu için çürütüldü.
Peki Mersinli, polis muhafazası altındayken neden kan kaybetmeye devam etti? Bacaktaki damar yaralanması neden durdurulamadı? Bu soruların yanıtı, salt bir tıbbi açıklama değil; devletin temel görevi olan “koruma yükümlülüğü”nün nasıl yerine getirildiğinin sınavıdır. Faillerin bile tıbbi bakım hakkı vardır; bu, hukuk devletinin kırmızı çizgisidir. Bu çizginin aşılıp aşılmadığı soruşturulmalıdır.
“Bir sistem, sivil kahramanlara ihtiyaç duyuyorsa, o sistemde bir şeyler temelden yanlış demektir.”
Sonuç: Hesap Verebilirlik Yoksa Güven de Yoktur
Kahramanmaraş, Türkiye’nin önüne bir ayna tuttu. Bu aynada ne görüyoruz? Silahları babasından alan bir çocuk. Çocuğun dijital izlerini aylarca kimsenin takip etmediği bir izleme boşluğu. Kaos içinde yerde kıvranan bir faili tutmak için seferber olan iki öğretmen ve bir aşçı baba. Polis geldiğinde hâlâ konuşabilen, bağışlanma dileyen, ölmek üzere olan bir genç. Ve tüm bunların üstüne serilen, saatler içinde çöken resmi bir yalan.
Bu tablo, sadece bir güvenlik ya da adalet meselesi değildir. Bu, siyasi kültürümüzün derin bir krizidir. Hesap verebilirlik olmadan yönetişim olmaz; yönetişim olmadan güven olmaz; güven olmadan da toplumsal sözleşme kalmaz. Devlet, yurttaşlarına yalan söylediğinde bedelini her zaman o yurttaşların çocukları öder.
Ayser Çalık Ortaokulunda hayatını kaybeden dokuz can, bizi bu gerçeklerle yüzleşmeye davet ediyor. Bu daveti reddetmek, onlara en büyük ihanettir.
Not: Bu yazı, yalnızca kamuya açık resmi açıklamalar, otopsi raporu ve tanık ifadelerine dayanmaktadır. Soruşturma devam etmekte olup sonuçlar değişebilir.