Bu yazı, baharın geleneksel anlamını yitirerek artık neşe ve diriliş yerine hüzün, savaş ve mağduriyet getiren bir mevsim haline gelmesini ele almaktadır. Yazar, doğanın canlanışını temsil eden bu dönemin günümüzde çatışmaların, siyasi krizlerin ve ekonomik zorlukların gölgesinde kaldığını vurgular. Eskiden özgürlük ve huzurla özdeşleştirilen bahar kavramı, metinde işgal altındaki coğrafyaların yaşadığı acılar üzerinden yeniden tanımlanır. Toplumun ve dünyanın içine düştüğü duyarsızlık, mevsimin saflığını bozarak onu yabancı ve hırçın bir hale getirmiştir. Sonuç olarak yazar, insanın içindeki soğumuş duygularla birlikte baharın artık sadece ismi kalan bir hayal kırıklığına dönüştüğünü ifade eder.
Şair, almış kalemi eline “Ey mağdur-u bahar…” diye başlamış yazmaya…
Sitem, efkâr, ima, kinaye, şikâyet ne aransa varmış içinde…
Ne demişler?
Bahar geldi gelmesine de döndü bize sırtını, yüzümüze bakmadan bir şeyler mırıldanıyor; ne dediğini, ne söylediğini henüz anlayan çıkmadı.
Bahar mı gelmiş?
Hoş geldin desek borçlu çıkma ihtimalimiz bir hayli yüksek olan bir bahar…
Bizim bahar olsa bizim kapımızı çalardı. Çalmadığına göre bizim değil, başkalarının baharı…
O zaman da “bahar gelmiş neyleyim” denir, üstüne de sitemkâr tarafından birkaç cümle daha…
Bahar gelen yerleri gördük. Kendiliğinden gelen bahar var; “bahar gelmiyordu, zorla kolundan tutup getirdim baharı” denilen baharlar var.
Bize baharı sorup durmayın…
“Biz çoktan unuttuk o baharı” diyenleri duyan bir dünya vardı da kıymetini mi bilemedik, yoksa ıskaladık mı onca güzelliği?
Bizim mağdurluğumuz farklı… Bizim mağdurluğumuz başka… Bahar mağduruyuz biz.
Bahar mı savaşa damga vurdu, yoksa savaş mı bahara?
Sadece biz mağdur olmadık bahardan… Bu bahara savaş attı imzasını. Lakin fani dünyamız, bahar kavramından ziyadesiyle nasibini alarak en fazla mağdur olanlardan ve edilenlerden oldu.
***
Bahar nasıl bir mevsimdi? Bahar gelince ne olurdu, nasıl olurdu ortalık? Bahar denen o güzellik nasıl da etkilerdi herkesi, her yeri; bahar yeni bir doğuşun, canlanışın, hatta dirilişin müjdecisi olarak da anlatılırdı.
Bahar gelince moraller düzelirdi, yüzler gülerdi, sinirler gevşerdi. Gergin ortamlar kendiliğinden çözülür, ne varsa yanlış giden rayına girerdi. Artık o baharlar yok… O baharların tarifi değişti. Şimdi tarif yapılmıyor, güncelleme denen bir kavram çıktı.
Bahar da güncellendi. Adı bahar diye bir şey var var olmasına ama bahar değil. Bahara benzemiyor da baharı çağrıştırmıyor da… Bahar gelmiyor… Bahar getiriliyor. O getirilen baharlarda ise bahar kokusu yok… Bahar duygusu yok…
Bu bahar… Korkutan bir bahar… Ürperten bir bahar… Sindiren bir bahar… Köşe bucak saklanan bir bahar… “Baharda da vururlar” denen bir bahar…
Vurmak, vurulmak sadece ölmek değil; bahar hakkında bilinen ne kadar güzel şey varsa hepsini unutmak demek, hasret kalmak demek, baharla aramızda duvarlar örmek demek, baharı bekleyenlerden saklamak demek.
Bahar özgürlük demek… Hürriyet demek, hürriyet kokusu demek. Bahar kokusu hür olmanın bir başka adı demek.
Baharın ne olduğunu, baharın geldiğini, bu mevsimin bahar mevsimi olduğunu bile unuttuk diyenleri hiç mi duymadınız?
***
Doğu Türkistan’da bahar mı var? Ya Orta Doğu’da? Gazze’de, Lübnan’da, İran’da baharı gören oldu mu? Ukrayna baharı yaşadı mı mesela?
Savaşların, yokluğun, açlığın, sefaletin ve çaresizliğin hüküm sürdüğü coğrafyalarda bahardan bahsedilebilir mi?
Bahar mağdur; sahte baharların mağdur ettiği bahar mağdurları çok daha mağdur.
Bahar mağdurları artarken sessizce seyreden, parmağını dahi kıpırdatmayan bir insanlığa sahip olan dünyanın mağdurluğu ise anlatılacak gibi değil…
“Biz istersek baharı getiririz, kimi istersek onu yaşatırız, bahar istediler biz de getirdik” diyenler ise mağrur mu mağrur…
Bahar; ölümün kol gezdiği, yağmur diye ölüm yağan bir mevsimin adı…
Baharı tanıyabilene aşk olsun. Bahar diye seslendiğinizde dönüp bakmayan bir bahar bu bahar…
O bildiğiniz bahardan o kadar uzak ki… Sevimliliğin zerresi yok yüzünde…
Hırçın mı hırçın… Yağmurdan nem kapan… Edepsiz… Dilinde argo laflar, güneş yüzü görmemiş küfürler…
“Bana mı dedin, bana mı baktın, tavrın bana mı?” diye yakasına yapışacak, boğazına yapışacak adam arıyor adeta…
Sevilecek bir yanı kalmayan bir bahar…
Bu bahar, bizim bahar değil…
Kimin mi baharı?
Besbelli ki elin baharı… Tanıdık, bildik bir yanı yok… Candan değil… İçten değil… Samimi değil…
“Bahar geldi gül açıldı, ruhuma neşe saçıldı” derlerdi ya hani…
Biz baharın ruha neşe saçanını isteriz diyenlere var mı verilecek bir cevabı olan?
***

İki bahar ayı geldi geçti… Gül, bize gülmeyen bir gül olarak açıldı.
Lale öyle… Menekşe öyle… Leylak öyle…
Kime varalım?
Kimin kapısını çalalım?
Bahar geldi gelmesine de biz neden hissetmedik baharın geldiğini diye kime diyelim?
Kendi gitti ismi kaldı yadigâr olan Marko Paşa’ya mı?
Mevsim bahardı. Ümitlerimiz, hayallerimiz vardı.
Bizden geriye kırık bir kalp kaldı.
Bahar gelen her neresi varsa bahar mağduru oldu.
Bahar hüzün getirdi; boyunları büküldü bahar geldi denilen coğrafyaların…
Tunus’a bahar geldi… Libya’ya bahar geldi… Mısır’a bahar geldi…
Irak’a bahar geldi… Suriye’ye bahar geldi… Venezuela’ya bahar geldi…
Ukrayna’ya bahar geldi… Doğu Türkistan’a bahar geldi…
Ve İran’a da bahar geldi…
Ne baharmış derler ya hani…
***
Savaşın, işgalin, zulmün ve barbarlığın kol gezdiği cümle coğrafyada bahar diye açan çiçekler kan renginde açtı…
Yağmurlar kan kırmızısıydı.
Yer kırmızı, gök kırmızıydı adı bahar olan mevsimlerin…
Analar kanlı gözyaşları döktüler bahar geldi denilen kıtalarda.
Bahar adını mı değiştirdi? Rengini mi? Ahengini mi? Neşesini mi kaybetti?
Bahar olmasına bahar da bu nasıl bir bahar?
Kime bahar?
Kim için bahar?
Bizim baharımızda enflasyon…
Enflasyon ve bahar…
Alakasız iki kavram gibi görünse de pazar tezgahlarına ve market raflarına yansıyan bahar fiyatları, bahar zamları, baharlık güncellemeler ne seninle ne sensiz bir mevsimi çağrıştırıyor.
Baharın enflasyonlu versiyonunun mağdurlarıyız hepimiz…
***
Şimdi siz bize “bahar gelmedi, kendisiyle henüz tanışmak mümkün olmadı, gelecek görüşeceğiz, tanışacağız, bahar gelmiş diye koşacağız belki de” diyeceksiniz de diyemiyor musunuz?
Her neredeyse baharı bekleyenler olarak, bahar bize ne mi getirecek?
Baharın neler getirdiği gözümüzün önünde. Önümüz Mayıs…
Baharı görmedik gibi. Şöyle bir ısınmadık. Güneş yakmadı yüzümüzü, sırtımızı. Meteoroloji; kazakları, montları kaldırmayın, yine soğuk hava dalgası kapımızda demeye başladı.
Hava soğuk…
İçimiz soğudu zaten.
Mevsimlere, aylara, günlere soğuk vurdu.
“Tadı yok sensiz geçen ne baharın ne yazın” demiş ya o güzel şarkı…
Tadımız tuzumuz yok…
Bahar yorgunu, bahar vurgunu, bahar mağduru bir hal var üzerimizde…
Bizi anlayan oldu da anlatmadık mı diyenlerle dolu sokaklar…
***
Biz ki baharı beklerdik… Dünü düne eklerdik… Bahar şiirleri yazar, bahar şarkıları söylerdik…
Bahar mağdur etmezdi bizi… Yalnız bırakmazdı… Hiç değilse “yarım elma gönül alma” der, alırdı gönlümüzü… Kırmazdı kalbimizi…
Bahara hazırlık yapardık, uzun geçen kışların ardından baharı dört gözle beklemenin heyecanını yaşardık. Her günü ayrı güzel olurdu baharın.
Öyle tanıdık, öyle sevdik… Onun için dört gözle bekledik durduk baharı…
Uzaktan el sallayıp yanımıza bile uğrama tenezzülünde bulunmadı; tek bir kelam bile etmeden geçip gitti diye anlattılar.
Bahar mıydı, şaka mıydı, serap mıydı, yoksa bahar diye bir rüya gördük de baharlara uyanalım diye gözlerimizi sımsıkı kapayıp öylece kalakaldık mı?