Bu köşe yazısı, Karacaoğlan’ın asırlardır yankılanan “ayrılık, yoksulluk ve ölüm” temalarını temel alarak modern insanın derin bir etik ve vicdani muhasebesini yapmaktadır. Yazar, halk ozanlarının samimi ve adaletli dünyasını temsil eden er meydanı kavramı üzerinden, günümüz toplumunun duyarsızlığını ve kibrini eleştirmektedir. Paylaşmanın ve mütevazılığın terk edilmesiyle birlikte insanların manevi bir yoksulluğa sürüklendiği, toplumsal bağların zayıfladığı vurgulanmaktadır. Kaynakta ayrıca, dünya hırsıyla dolu zalimlerin ve savaşların yarattığı yıkıma dikkat çekilerek, insanlığın merhamet ve barış ekseninde birleşmesi gerektiği hatırlatılmaktadır. Son olarak tarihsel bir perspektifle, gaddarlığın elbet son bulacağı ve mazlumların ahının kalıcı bir ibret vesikasına dönüşeceği anlatılmaktadır.
Karacaoğlan halk edebiyatının efsanesi. Şiirleri dilden dile gezmeye devam ediyor. Arı duru Türkçe ile asırlardır gönüllere hitap ediyor Karacaoğlan.
Anadolu coğrafyasında gezmediği yer yok. Anadolu ona aşina, o Anadolu’ya…
Diyor ki; “Karac’oğlan der ki kondum göçülmez / Acıdır ecel şerbeti içilmez / Üç derdim var birbirinden seçilmez / Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm”
Sazı dinlenir sözü dinlenir her nereye varsa vardığı yer şenlenir bir aşık Karacaoğlan…
Ayrılık nedir bilenlerden…
Yoksulluğun derinliğine inenlerden…
Ecel şerbetinin ne olduğunu hissedenlerden…
Karacaoğlan o güzel mısralarıyla, yüzyıllar ötesinden sesleniyor anlayana, dinleyene, görene, kıssadan hisse alana…
Bize gelince…
Anlayış fukarası olduk…
Gözümüzün önündekini, yanı başımızdakini, düşeni-şaşanı, devrileni-yıkılanı, ayrılanı, kendinden vazgeçeni, yananı-kananı, öldüm ölüyorum diyeni görmezden geliyoruz.
***
Yoksulluk denen o çizgi, yoksulluğu her halinden belli olan sözler, gözler, viraneler, unutulmuşlar, ihmal edilmişler, görmezden gelinmişler, derdi sorulmamışlar, üzerinde durulmamışlar hasılı kim varsa hepsi meydanda.
Meydan değişik bir ağırlığa sahip. Meydan, vara yoğa, ona buna meydan okuyanı, atıp savuranı, hariçten gazel okuyanı tutar kolundan getirir meydanın ortasına.
Ne diyeceksen burada de ne konuşacaksan burada konuş, derdin neyse buradan anlat ki, duymayan bilmeyen kalmasın der.
Meydan bir yerde iç dökme mekanıdır. Aşık vurur sazın teline, meydanda bir başka güzellik gelir o içli sesine.
Ruha hitap eder mısralar, kelimeler, meydandan dağılır yedi iklim dört bucağa o nağmeler.
Meydana, er meydanı denmesinin sırrı tam da buradadır. Konuşacak lafı olan yürür meydana, bileği bükülmeyen nice yiğit kozunu paylaşmaya çıkar meydana.
Meydan adalet demektir. Taraf tutmaz.
Hile ve entrikaya fırsat tanımaz, haklıya hakkını her daim teslim eder.
Köroğlu’nun dedikleri tam da o an gerçekleşir. Meydan gümbür gümbürlenir.
Meydan gönenir, meydan bayramlığın giyinir, meydan hiç gelmediği kadar kendine gelir.
Benim meydanla işim olmaz, kimse beni meydana getiremez, meydanla yollarımı ayıralı çok oldu diyenlerin dahi yolu o meydana mutlaka çıkar.
Ya kendi ayağıyla çıkar gelir meydana ya da meydan çağırır adamı, istese de kaçamaz, ben gelemem diyemez.
***
Biz ayrılıklarla sınanmışız…
Ayrılık sadece yâr odaklı değil elbet… Ayrılıkla ilgili konulara bir girdiniz mi, geri gelememe gibi bir mevzuya dahi takılabilirsiniz.
Ayrılık dendi mi, işin içine neden girer, niçin girer, nasıl girer, ne için girer, kim o girer, kimler onlar girer, girer de girer.
Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı demiş ya Aşık…
Yoksulluk, yoksunluk, hiçbir şeyin sahibi olamamak, erişememek, kendini kapatmak, yaşadığını, var olduğunu unutmak, unutturmak gibi bir şeyleri çağrıştırır.
Yunus, “Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar…” diye anlatmış gariplerin, yoksulların halini yoksulluğunu…
Aşıkların sözleri şiirleri yazılmış, ezberlenmiş, Anadolu coğrafyasından taşmış hem Avrupa’ya hem Asya’ya oralardan da ta… bugünlere kadar ulaşmış.
Yunus’u nasıl bilmem, Mevlânâ’yı nasıl sevmem, Hacı Bektaş’ı, Somuncu Babayı, Hacı Bayram’ı, Emir Sultan’ı, Şeyh Edebali’yi dilimden düşürmem diyenlerin görmesi beklenen, bilmesi beklenen, duyması beklenen o kadar çok şey var ki.
***

İnsan bu dünyada sadece kendi için mi, kendi keyfi için mi yaşar?
Bölüşmenin ve paylaşmanın neresinde olduğumuzu insan önce kendine sormalı, aynalarla yüzleşmeli demiş öğüt verenler.
Benim öğüt almaya ihtiyacım mı var diyenlerin yoksulun penceresinden bakması mümkün mü?
Biz belli ki, bakmamız gereken pencereleri şaşırdık.
Hatta bile isteye bu karara vardık.
Gururumuzdan taviz vermedik, kibrimizin önünde kimseler duramadı. Karşımızda kimse iki kelime konuşamadı.
Ne mi oldu?
Kendimiz söyledik, kendimiz dinledik…
Mütevazılık tökezledi…
Doğruluk kapının önüne kondu…
İyilik, vicdan, merhamet dondu.
Ayırdık kendimizi, ayırdık o güzel hasletlerle yolumuzu…
Çektik elimizi kolumuzu…
***
Ayaklarımız gitmemeye başladı fakir fukara hanelerine…
Ayrılıklar başladı ardından…
Sevenler, güvenenler, inananlar birer ikişer koptu ayrıldı gitti.
Samimiyet ve içtenlik gitti, araya soğukluk girdi, sevilmediği, istenmediği yüzüne dahi bakılmadığı yerde duramayanlar ayrıldılar.
Döner gelir, ayrılmaz, ayrılamaz, gün gelir yüzümüze bakar da güler de unutmaz da diyenler kaldılar tam da o ayrılık noktasına yakın bir yerde.
Lakin onca hayal kırıklığına, onca olumsuzluklara rağmen, ayrılmak akıllarının ucundan dahi geçmeyenler de pek çoktu.
Üstelik her türlü cefayı kabullenmiş, “Dertleri zevk edindim kendime, bende neşe ne arar…” der gibiydiler.
Ayrılamamak belki de böyle bir şey. Bu duygu da değişik bir tutkunun tezahürü…
Birçok yazar, ölüm var, ölüm diye yazmışlar.
Dünya fani, ölüm ani diye de özetlemişler işin aslını esasını…
Ölümlü insan, her defasında bildiğini okumaya devam ediyor.
Bitmeyen, bitmesi istenmeyen savaşlar, kim bilir kaç kez getirdi dünyanın sonunu?
Kıyamet kim bilir kaç kez koptu?
***
Her dönemin kendine göre Nemrutları ve Firavunları oldu…
Yeni Karunlar türedi…
Çok daha haris, çok daha muhteris ve çok daha aç gözlü…
Dünya yetmiyor onlara…
Gözleri Mars’ta, Merkür’de, Satürn’de, Uranüs’te…
Öyle bir dünya bizim demeye başladılar ki.
“Dilediğimi yaşatır, dilediğimi öldürürüm. Dünyanın sahibi benim” deme derdine düştüler…
Oysa bu düşüncelere sahip niceleri gelip geçti bu dünyadan…
Dünya o bildiğiniz dünya. Kıtalar yerli yerinde.
Çılgınlar, dünya bizim diyenler, biz ne dersek o olacak diyenler, meydan okuma yarışlarına girenler hiçbir zaman kendilerinin olamayacak bir dünyanın var olan bütün zenginliklerine göz dikmiş durumdalar.
Öbür tarafa gidemeyen götürülemeyen bir servet.
Paylaşın, bölüşün, bitsin yokluk yoksulluk…
Aç yatmasın, açlıktan ölmesin çocuklar…
Barışın tadına varsın dünya, insanlar, başlarına bomba düşeceği füze düşeceği endişesi olmadan uyusunlar. Sabahı görsünler. Savaşsız sabahlara uyansınlar…
***
Zalimin, zulmedenin bu dünyadan her ayrılışında dünya derin bir nefes aldı.
Aldı amma, bu nefesin kıymetini bilme noktasında bir araya gelinemedi. O rahatlama anlarında bile ayrılıklar oldu.
Yeni zalimler, yeni zulmedenler ortaya çıktı yine. Dünya zalimlerin çıkardığı yangınları söndürmek için bir araya gelebildi mi, karşı durabildi mi, karşı koyabildi mi?
Zalim, yanında olmayanları da tehdit altında yaşamaya mahkûm ediyor…
Mehmet Akif merhum, “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem / Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” demiyor muydu?
Zalimlerin ateşe verdiği Orta Doğu, zalimlerin ateşe verdiği Doğu Türkistan öylesine yanıyor ki, alevleri görmeyen kalmadı.
Feryatları, çığlıkları, ölüm yağan o anları duymayan kalmadı. Ona rağmen insanlık zalimlerle beraber, zalimin yanı başında.
Zalimin topu tankı, uçağı, füzesi, bombası, kıyamet gibi destekçisi varsa mazlumun da Allah’ı var.
***
Tarih; zalimlerin, kan dökücülerin, gaddarların, coğrafyaları kan gölüne çevirenlerin, akıbetlerini o kadar çok yazdı ki, günümüzün zalimleri ısrarlı bir şekilde Tarihe bakmak istemiyorlar.
Dur noktaları, insaf ve merhametleri yok. Tarih insafsız ve merhametsizlerin ibret dolu sonlarıyla dolu sayfalara sahip.
Merak etmeyin bugünün zalimlerinin sonlarını da Tarih yazacak, altına da ibretlik diye not düşecek…