Prof. Dr. Harun Demirkaya
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Mutlak Butlan Hukuk ve Demokrasi

Mutlak Butlan Hukuk ve Demokrasi

featured
0
Paylaş

Prof. Dr. Harun Demirkaya’nın kaleme aldığı bu metin, Türkiye’deki güncel siyasi gelişmeler ışığında hukuk devleti ve demokrasi ilkelerinin zayıflamasını eleştirel bir dille analiz etmektedir. Yazar, ana muhalefet partisine yönelik ağır hukuki yaptırımları ve muhalif siyasetçilere uygulanan tutuklamaları, yargının bir siyasal mücadele aracına dönüşmesi olarak değerlendirmektedir. Özellikle “mutlak butlan” ve “düşman ceza hukuku” gibi kavramlar üzerinden, hukukun bireyleri kimliklerine göre hedef almasının toplumsal güveni zedelediği vurgulanmaktadır. Metne göre, adaletin tarafsızlığını yitirmesi yalnızca siyaseti değil, aynı zamanda ekonomik istikrarı ve toplumsal barışı da doğrudan tehdit etmektedir. Sonuç olarak yazar, gerçek bir demokrasinin ancak azınlık haklarının güvence altına alınması ve hukukun üstünlüğüne duyulan inancın yeniden tesisiyle mümkün olabileceğini savunmaktadır.

 

Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasi ve hukuki gelişmeler, artık yalnızca günlük tartışmaların konusu değil; doğrudan rejimin hukuk devleti niteliğinin sorgulanmasına neden olan olaylar haline gelmiştir. Bugün toplumun geniş kesimleri, farklı siyasi görüşlerden olsalar bile aynı soruyu sormaktadır: “Türkiye’de hukuk herkese eşit uygulanıyor mu?” Bu sorunun büyümesinin nedeni yalnızca tek bir olay değildir. Bir tarafta Cumhuriyet Halk Partisi hakkında uygulanan “mutlak butlan” kararı, diğer tarafta ise Ümit Özdağ başta olmak üzere, muhalif siyasetçilere yönelik tutuklama uygulamaları, hukuk sisteminin siyasal mücadele alanına dönüştüğü yönündeki kaygıları artırmaktadır.

Özellikle “mutlak butlan” kavramının siyasetin merkezine taşınması son derece dikkat çekicidir. Hukukta mutlak butlan, en ağır sakatlık halidir; işlemin baştan itibaren yok hükmünde sayılması anlamına gelir. Böylesine istisnai bir kavramın, milyonlarca seçmeni temsil eden ana muhalefet partisine uygulanması, demokratik sistem açısından ciddi bir güvensizlik üretmektedir. Çünkü demokratik rejimlerde siyasi rekabetin sandıkta yapılması esastır; yargısal müdahalelerin siyasal alanı belirlediği algısı ise demokrasiye zarar verir. Kaldı ki bu müdahale ileride gücü elde edecekler açısından farklı müdahalelerin yolunu açabilir. Hatta geçmiş seçimler bu açıdan sorgulama hatta yargılama konusu olur ki, bu durum ülke için içinden çıkılması olanaksız bir kaos üretir.

Diğer taraftan, Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ örneğinde olduğu gibi, bir siyasetçinin konuşmaları nedeniyle özgürlüğünden mahrum bırakılması da toplumda benzer bir endişe yaratmaktadır. Elbette hiç kimse hukuk karşısında dokunulmaz değildir. Ancak tutuklama, bir ceza değil; istisnai bir tedbirdir. Tutuksuz yargılama mümkünken tutuklamanın tercih edilmesi, kamuoyunda “Hukuk mu uygulanıyor, yoksa siyasal mesaj mı veriliyor?” sorusunu akla getirmektedir.

Tam da burada Prof. Özdağ tarafından gündeme getirilen “düşman ceza hukuku” kavramı ön plana çıkmaktadır. Alman hukukçu Günther Jakobs’un ortaya koyduğu bu yaklaşımda devlet, bazı kişileri artık hukuk düzeninin normal öznesi olarak değil, bertaraf edilmesi gereken bir tehdit olarak görmeye başlar. Böylece hukuk güvenceleri aşınır; kişi, işlediği somut fiilden çok kimliği, düşüncesi veya siyasi konumu üzerinden değerlendirilir. Tutuklama tedbiri olağanlaşır, cezalandırma yargılamadan önce başlar. Tehlikeli olan da budur. İşte bu algı oluştuğunda hiç kimsenin hukuka da devlete de güveni kalmaz.

Çünkü hukuk devleti kavramı, yalnızca iktidarı destekleyenlerin değil; muhaliflerin de kendini güvende hissedebildiği rejimi işaret eder. Eğer insanlar savundukları fikirlere göre farklı hukuk uygulamalarıyla karşılaşabileceklerini düşünmeye başlarsa, orada hukuk devleti ortadan kalkıyor demektir. Bu algının oluşması yalnızca siyaseti etkilemez. Hukuka duyulan güven azaldığında ekonomi zarar görür, toplumsal barış yara alır, vatandaşın gelecek endişeleri çoğalır, gençler ülkesinden umudu keser, topluma bir karamsarlık hakim olur, insanlar mutsuz ve saldırgan olur. Böyle bir ortamda demokratik meşruiyet de tartışmalı hale gelir. Sonuçta yabancı yatırımcı da yerli yatırımcı da aynı şeye bakar: Kurallar öngörülebilir mi, hukuk herkese eşit uygulanıyor mu?

Bu nedenle Türkiye’nin en büyük ihtiyacı, daha sert siyasal mücadeleler değil; hukuk devletine duyulan güvenin yeniden inşa edilmesidir. Çünkü hukuk zayıfladığında, kısa vadede kazananlar olabilir; fakat uzun vadede kaybeden bütün toplum olur.

Öte yandan demokrasi dediğimiz rejim, çoğunluğun iradesini yansıtır. Ancak demokrasi, çok az sayıda da olsa karşı fikirlilerin, azınlığın ve muhaliflerin de her türlü temel haklarının ve hukukunun güvence altına alındığı rejimin adıdır. Demokrasi sadece seçimlerden de ibaret değildir. Demokrasi, iktidarın da muhalefetin de hukukun koruması altında olduğuna dair ortak inançtır. O inanç sarsıldığında, hele hele hukukun üstünlüğü algısı yok olduğunda, devlet çöker ve geriye yalnızca güç mücadelesi kalır.

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!