Sunulan araştırma, tarım ve sanayi dönemlerinden sonra ortaya çıkan bilgi toplumu ve ağ toplumu kavramlarını, toplumsal yapının ve güç dengelerinin dönüşümü üzerinden analiz etmektedir. Prof. Dr. Nadim Macit, fiziksel gücün yerini enformasyon ve teknolojiye bıraktığını vurgulayarak, günümüzde egemenliğin artık dijital ağlar, kodlama ve sembolik değerler aracılığıyla sağlandığını belirtmektedir. Yazara göre, geleneksel savaş yöntemleri yerini yumuşak strateji ve bilgi savaşlarına bırakırken, bu durum hem bireysel mahremiyeti tehdit etmekte hem de küresel ölçekte yeni bir güvenlik sorunu yaratmaktadır. Metin ayrıca, Türkiye özelinde siyasetin bu metaforik iletişim çağındaki dönüşümünü ele alarak, devletin ve milletin geleceği için eleştirel akla dayalı, stratejik bir bilgi dilinin gerekliliğini savunmaktadır. Sonuç olarak kaynak, teknolojinin toplumu kontrol etme ve dönüştürme gücünü, siyasi ve stratejik bir perspektifle derinlemesine değerlendirmektedir.
İletişimin farklı biçimleri ve araçları ile toplumsal yapı arasında yakın bir bağ vardır. Sözgelimi tarım toplumunda, güç ve huzur toprak, doğal kaynaklar nüfus büyüklüğü, coğrafi konum gibi maddesel kaynaklarla açıklanır. Bireyler hayatlarını sanayi öncesi toplumda tarımdan kazanırlar. Hayatlarını imalattan kazandıkları sanayi toplumu farklılık arz eder. Çünkü sanayi toplumunu biçimlendiren araçlar, kurumlar ve iletişim ağları farklıdır. Post endüstriyel toplum, hizmet sektöründe istihdamın yoğunlaştığı ve iletişimin hızlandığı, inceldiği, dijital nitelik kazandığı bir bağlantılı ve karmaşık bir duruma tekabül eder. Daniel Bell anılan süreci nefis bir dille özetler: “Şu an geçerli olan kas gücü ya da enerji değil, enformasyondur.”[1] D. Bell’e göre sanayi sonrası toplum bir bilgi toplumudur.
Bilgi toplumu kavramı, bilgi alanı ve teknolojik yenilik üzerine düşünmek için ana/temel bir referans noktası olmuştur. Bu kavram; yeni toplumu, bu toplumun dönüşümünü ve bu toplumun yönelişini tasvir eden en doğrudan ve sistematik çabadır. [2] D. Bell, post endüstriyel [3] kavramını, Manuel Castells ise ağ toplumu [4] kavramını öne sürmüştür. M. Castells “ağ toplumunun yükselişi,” “kimliğin gücü”,” milenyumun sonu”, “ağ toplumu ile ilgili açıklayıcı / keşifçi teorinin unsurları” gibi başlıklar altında post endüstriyel kavramının içeriğini ortaya koymuştur. Post modern süreçte bilgi ve iletişim teknolojileri ve toplum ilişkisi üzerinden değişimi tanımlama ve açıklama çabaları belirtilen kavramlar üzerinden sürdürülmektedir.
Bilgi toplumu kavramını D. Bell, 1960’ların başında icat etmiştir ve bu kavramı 1973 yılında yayınlanan “Post Endüstriyel Toplumun Gelişi” yapıtında tanımlamıştır. Aynı dönem de bilimsel / nesnel bilgi anlayışı, akılcı ve mantıkçı esaslara dayalı metodik izah tarzları, diğer bir deyişle toplumsal durumu doğrulayıcı analiz mantığına, keskin mekanik esaslara dayalı açıklama eğilimi etkinliğini yitirmeye başlamıştır. Kültürel çalışmalara olan ilgi artmıştır. “Bu ilginin artışı; teknolojik determinizmle ilişkisini sınırlı olarak tanımlamış, sanallığı ele almış, yayılan kültürün keşfine daha açık bir hale gelmiştir.”[5] Bu süreçte hem anlamlı bir gelişme hem de epistemolojik bir yıkım olarak postmodern durumun ortaya çıkışı, bilgi ve iletişim teknolojileri ve bilgi trendleri (information trends) üzerine yapılan çalışmalar metottan metafora doğru bir yönelişin belirgin izlerini taşımaya başlamıştır.
Ağ toplumu, iletişim ağları, bireylerin moda ve stil biçimleri, farklı hayat tarzları, küresel ölçekte tanınan marka ve simgesel seçkinlere, farklı kültürler hakkında bilgiye erişiminde büyük bir genişlemenin yaşandığı durumu ifade etmektedir. Bu toplum metaforik toplumdur. Medyanın uydu, televizyon, radyo, telekomünikasyon, DVD ve son olarak da internet üzerinden yayılımı ve dijitalizasyonu müthiş bir ağ oluşturuyor. Günümüzde semboller hem bu araçlar tarafından herhangi birine, herhangi bir zamanda, herhangi bir şekilde iletiliyor, hem de hayatın her alanı sembolik değerlerle kodlanıyor. Sayısal ve simgesel kodlar kimliğimizden hesaplarımıza kadar uzanıyor. Günümüz toplumu iletişim açısından ağ toplumu, kodlama ve şifrelenme açısından damgalanmış toplumdur.
Çığır açıcı nitelikte teknolojik gelişmeler A. Toffler’ın kullandığı bir metaforla ifade edecek olursak; kendinden önceki her şeyi içine çeken dev bir dalga yaratmıştır.[6] Bilgisayar teknolojisi, insan tecrübesini bağlamından kopararak hayatımıza egemen olmaktadır. Bilgisayar teknolojisi adeta yeni bir insan tipi üretmekte, her türlü bilginin ve tecrübenin nihai olarak bilgisayarlara kodlama imkânı[7] insan hafızasını destekleyen hafızalar üretiyor. Doğal olarak yeni güçler ve stratejik araçlar; entelektüel boyutlardan, bilimden, teknolojiden ve enformasyondan doğmaktadır. Yeni durum; fiziki güç yoluyla etkin olmak ve işgal etmekten daha çok bilgiye dayalı araçları kullanarak yumuşak strateji kullanılmaktadır.
Internet ağlarından yapay zekaya kadar uzanan yeni araçlar güç mücadelesinin içeriğini ve yöntemini değiştirmektedir. Zaman faktörünü kısaltan, neredeyse ortadan kaldıran silahlar, savaşın biçimini değiştirmektedir. Füzeler zaman faktörünü dikkate almadığı gibi, arazi faktörünü de dikkate almıyor. Füzeler stratejik mekânın çok yukarısında bir yerlerde seyretmektedir. Hatta nükleer silah mutlak silahtır, ona karşı bir savunma yoktur. Bu silahın verebileceği zararı kabullenmeye de hiç kimse hazır değildir. Elektronik olarak varlığını sürdüren siber uzayda vücut bulmuş, yani toprağa bağlı olmayan güç, dünya ötesi niteliğe bürünerek dünyayı biçimlendirmenin aracı olarak kullanılmaktadır. Dünyevi çevreyle bağını son derece sınırlı tutan uzay teknolojisi aracılığıyla dünyaya yönelik yapılan işleri kurallara bağlamak son derece zordur. Z. Bauman, [8] bu durumu gücün yurtsuzlaşması deyimiyle tanımlamaktadır.
Yeni güç mücadelesi merkezi devletlerin karşı karşıya mücadelesi şeklinde seyretmiyor. Dolaylı mücadele, yani yönlendirme, ayartma, bağlama ve nihai olarak kuşatma tercih edilmektedir. Kırbaç ve kılıçla ikna etme yöntemi, yerini tüfeğe topa bırakmış, top ve tüfek ise yerini fiziksel nitelikten ve mekândan soyutlanmış dijital araçlara terk etmiştir. Bu durum sadece zayıf güçlerin zarar verme imkânını artırmıyor. Aynı zamanda teknolojik araçları elinde tutan merkezi güçlerin ikna kapasitesini yükseltmektedir. Çünkü bu araçlar aynı zamanda toplumu ve coğrafyayı kontrol etmenin de yoludur. Hız ve kapsam açısından insanları kontrol etmeye yarayan bu araçlar, jeo-politik kuşakları ve çatışma alanlarını görüntüler yoluyla kontrol etmekte, mekânın stratejik önemini belli bir ölçüde yitirmesine neden olmaktadır. Dünya ölçeğinde ve ülkemizde ‘dönüşüm ve dönüştürme stratejisinin’ en etkili aracı olan enformasyon savaşı gücünü durumsallıktan ve iktidarların kodlama gücünden almaktadır.

Elektronik ağ ve yeni örgütlenme biçimi iki taraflı iktidar alanı üretmektedir. Haberleşme, iletişim ve paylaşım ağları insan örgütlenmesinin yeni biçimidir. Bu örgütlenme biçimini keşfeden lobiler, gruplar ve dini-politik yapılar bilgiyi istedikleri gibi yönlendirmekte ve kirletmektedirler. Öyle bir yöntem uygulanmıştır ki neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğu belli değildir. Belli bir iddiayı savunanlar ne söylüyorsa doğru, bunu paylaşmayanlar ne söylerse söylesin yanlıştır, şeklinde bir algı kalıbı üretilmektedir. Yani bilgiyi kendi amaçlarına uygun hale getirmektedirler. Artık ihtilallar ordular tarafından değil, dünya çapında etkin olan güç merkezlerinin ürettikleri ağlar ve dev örgütlenmeler tarafından yapılmaktadır.
İletişim ağlarının ve teknolojinin ulusal çerçeveleri aştığı, teknolojinin ve enformasyonun pasaportsuz, yani kimliksiz dolaştığı ileri sürülerek piyasaların devletlerden daha önemli olduğu telkin edilmektedir. Bu tez de değişen stratejik araçların yeni yöntemi olan yumuşak stratejinin makulleştirilmiş taktiğidir. Enformasyonun akışkanlığı ‘kendince, masum ve hâkimiyet sorunu olmayan, ekonomik üretime ve paylaşıma karışmayan’ orada bir şey değil. Yeni dönemin güç mücadelesi bu alanda yapılmakta ve bu alanda etkin olan bilgiyi kontrol etmekte, işine gelmediği zaman deşifre etmekte ve kendi amaçları için kullanmaktadır. Öyleyse stratejik bağlamda günümüzün en başta gelen konusu: Güvenliktir. Birey, toplum ve hatta öteki görülen devletler tehdit altındadır. Çünkü iletişim ağ krallığı, yapay olanı gerçek gibi sunarak her türlü tahakküm biçimini işletebilir.
İletişim ağ krallığının, fişlemenin ve kodlamanın, işgalin ve ihtilalin mütehassısı olan İsrail devletinin eski lideri Ş. Peres’in bu mevzuya ilişkin tespiti dikkat çekici: “ 21.yüzyılın eşiğinde birçok ülkede meydana çıkan hadiselerin aktörleri: İnternet ağları, televizyon, radyo ve gazetelerdir. Bugün ihtilaller radyolarda, televizyonda, kablo yayınlarında ve internette yapılıyor. Yayınlanıyor, modemleşiyor, kablolaşıyor, fakslanıyor, dosdoğru insanların evine gidiyor. Hükümetler her zaman o tüten ateşin ya da alevlerden yükselen dumanların farkına varamıyor. Bu ihtilal daimî bir şey, kurumsal bir şey değil. Durdurulamaz ve bir an bile durup soluklanmaz. Hep ileriye doğru gider, zamanın başından beri var olan şeyleri değiştirir.” [9]
Ülkemizde ‘uydurma ihtilal’ gerekçesiyle ‘aynı merkezden emir almış gibi harekete geçen bilgi ağları ve bunların aktörleri en olmadık şeyleri piyasaya sürerek ‘dış müdahalelerin ekonomik ve bürokratik alan genişletmesini sağladılar.” Türkiye’nin hem Güney’ini hem de Kuzeyi’ni kontrol altına alarak etkinlik alanını genişletmek isteyen ABD, iç bünyede tasarladığı stratejik bakışa uygun bir siyasi yapı üretmiş, belli amaçları ve stratejik hedefleri için gerçekleştirmek için kullanmıştır. Metaforik iletişim ağlarıyla öteki gördüğü kurumlara ve simgesel seçkinlere tuzak kuran iktidar ortakları iktidar alanlarını genişletmek ve egemenliklerini pekiştirmek için bunu yapmışlardır.
Metaforik iletişim çağında siyasî-stratejik hamlenin araçları değişmiştir. Sopa ve kılıcın, topun ve tüfeğin yerine geçen iletişim ağları, kansız, fakat sonuçları itibariyle ‘devrimi’ andıran sosyo-politik durum üretmektedir. İletişim meydan muharebesi olarak adlandırabileceğimiz bu durum hem küresel hem de bölgesel ölçekte siyasi ve iktisadi değişimlere yol açmaktadır. Bu durum; (a) Mahremiyeti ortadan kaldırmaktadır. (b) Bilgiyi üretmekten daha çok bilgiyi muhafaza etmeyi önemli hale getirmektedir. (c) Denetleme ve kontrol etmenin alanını genişletmekte, aynı zamanda sınırları aşarak, daha doğrusu birbirine dolaşan ağların mahrem dünyasına aşına olmakta ve gerektiğinde tehdit aracı olarak kullanmaktadır. (d) İktidar alanlarını elinde tutan güçleri otoriter kılmayı sağlamakta ve ötekini “geleneğin dilindeki kula ve esire” çevirmektedir. (e) Gerek iktidar gerekse devlet içinde dini-felsefi müntesiplerden oluşan kurumsal yapılar etkin bir propaganda yoluyla haksızlığı hak, hırsızlığı mubah, otoriter dili ve uygulamaları ileri demokrasi olarak telkin edip toplumu ikna etmektedir.
Merkezi güçler ve stratejik müttefikleri Ortadoğu’yu jeo-politik düzenlemeye tabi tutan politikayı demokratik sisteme geçiş olarak sunmuş, toplumu önemli ölçüde ikna etmişlerdir. Bu sürecin Türkiye’nin lehine olduğunu başta siyasî iktidara ve topluma kabul ettirmişlerdir. Sıfır sorun üzerine kurulan stratejik derinlik herkesle savaşan ve çatışan bir duruma doğru sürüklemiştir. Evrimle süreçlerine karşı çıkanları, “günah keçisi” ilan etmek için itibardan düşüren temalarla tanımlamışlardır. Dini-medyatik propaganda mevzileri hiçbir dini akide ve ahlakî değerle bağdaşmayan heves ve ihtirasla anılan sürecin parçası olmuşlardır. Üretilen projenin yetersizliği ve başka bir durumu beslediği ortaya çıkınca elini çeken güçler birbirini emziren müttefiklerin birbirini tüketmesini sağlayacak belge ve bilgileri ifşa etmiştir.
Metaforik iletişim ağlarının son derece etkin olduğu tarihî bağlamda siyaset çok karmaşık ilişkilere yönlendirmelere gebedir. Neyin gerçek ve neyin farklı ağlar yoluyla gündemimize taşındığını fark edecek zihni ve ameli duyarlılığa, biyolojik sınırlarını aşmış ahlakî erdeme, her türlü şantaja direnecek pratiğe sahip şahsiyetlere ihtiyaç duymaktadır. Fişleme ve kodlama yoluyla numaranmış ve damgalanmış toplumda keyfi hareketler, hevesler, iştahlar her zaman siyasî rekabetin bir aracı olarak sunulabilir. Ülkemizde siyaset, devleti ele geçirme üzerine kurulduğu için muhalife karşı son derece acımasızdır. Ayrıca ülkemizde siyaset dinin, akidenin, ahlakî ve kültürel değerlerin önündedir. Birbiriyle izdivaca giren ve kendilerini İslâm’ın temsilcisi olarak takdim eden kesimlerin durumu; dini ifadelere atıf yaparak tanımlama, fişleme, damgalama, kodlama; dolayısıyla baskı ve tahakküm ağı kurma da aldıkları mesafe ortadadır.
Siyasetin araçları değişmiştir. Bir devletin nüfus büyüklüğü, coğrafi konumu gibi maddi kaynaklar hala önemini korumaktadır. Ne var ki bunlar bir toplumun ve devletin küresel güç boyutunda varoluşunu tahkim etmek için yeterli değildir. Çünkü artık güç ve huzur önemli ölçüde entelektüel sermayeye, bilimsel bilgiye, teknolojiye ve enformasyon kaynaklarına dayanmaktadır. Sözün düştüğü ve her sözün müşterisinin bulunduğu günümüz dünyasında tüm yapay üretim malumatını aşmanın yolu eleştirel eylem sürecine dayalı stratejik bilgi ile mümkündür. Bilimsel bilgiyi, milli bilinç ve değerler sistemini, sembolik araç ve anlatılara dayanan tarihi hafızayı, çağın etkini ufkunu oluşturan teknolojik ve iletişim ağları ile buluşturan siyasi dil; dipten yükselen bir siyasi hareketin ana kodlarını oluşturur.
Devletin ontolojik temeli millettir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ontolojik temeli ise Türk Milleti’dir. Bu milletin tarihini, coğrafyasını, inancını, maddi ihtiyaçlarını, üretim tekniklerini, iletişim ağlarını ve kullanımını, varoluşunu tahkim eden sistemi ve araçlarını, gelecek tasavvurunu kapsayan bir siyasi dil yeni bir çıkışı sağlayabilir. Böyle bir siyasi dili inşa etmenin temeli eleştirel akla dayalı sağlam bilgi ve cesarettir. Cesaret, siyasi varoluşun temel koşuludur. Ezik tabiat ve yufka yürek, kaburgaları çatlatan bu yükü kaldıramaz. Her zorluğu aşmanın bir yolu olduğuna inanan, söylenecek sözü olan ve iletişimsel eylemi canlı tutan, şahsı aşan ve dış dünyada olumlu değişime yol açan anlamlı ve amaçlı iş yapma becerisi olan bir siyasi hareket tarih yapabilir.
[1] Frank Webster “Making sense of the Information Age” Information, Communication & Society, (2005: 8: 4) 442.
[2]F. Webster, “Making Sense of the Information Age” 441.
[3] Daniel Bell, The Coming of Post-Industrial Society: A Venture in Social Forecasting, Harmondsworth: 1976, Penguin / Peregrine books.
[4] Manuel Castells, The Information Age: Economy, Society and Culture, Oxford: 1998, Blackwell.
[5] F. Webster, “Making Sense of the Information Age”, 439.
[6] Alvin Toffler, Dünyayı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor? (Çev: M. Çiftkaya) İstanbul: 1997, İz Yayınları, 129.
[7] Richard Coyne, Designing Information Techonology in the Postmoderne Age: From Method to Metaphor, Cambridge, MA: 1995, The MIT Press, 399.
[8] Zygmunt Bauman, Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları, (Çev: Abdullah Yılmaz) İstanbul: 1999, Ayrıntı Yayınları, 28.
[9] Şhimon Peres, “Tarihte Av Mevsiminin Sonu”, Yüzyılın Sonu, (Editör: Nathan Gardeis, Çev: Belkıs Çorakçı) İstanbul: 2003, Kültür Yayınları, 236.