Bu makale, Arap bir gazetecinin çarpıcı sözlerinden yola çıkarak Türk toplumundaki kültürel kimlik karmaşasını ve din kisvesi altında yaşanan Araplaşma tehlikesini ele almaktadır. Yazar, gündelik hayattan ibadet şekillerine kadar birçok alanda Arap kültürünün kutsallaştırıldığını savunarak, bu durumun Türk öz kimliğini zayıflattığını vurgular. Tarihsel anekdotlar aracılığıyla akıl ve bilimden uzaklaşmanın toplumsal çöküşe zemin hazırladığına dikkat çekerken, Osmanlı dönemindeki eğitim ve askeriye zafiyetlerini günümüzle ilişkilendirir. Müslüman olmanın bir Arap gibi yaşamak anlamına gelmediğini hatırlatan yazı, halkı hurafelerden kurtulmaya ve öz değerlerine sahip çıkmaya çağırır. Sonuç olarak eser, cehaletin ve kültürel asimilasyonun ancak sorgulayan bir zeka ve bilimsel bir vizyonla aşılabileceğini savunan toplumsal bir eleştiridir.
Hep derim ya! Ben sosyal medyada çok dolaşırım; bulduğum ilginç şeyleri de sizlerle paylaşırım. İşte bunlardan birisi, Arap gazetecinin ibretlik ve düşünülesi sözleri:
“Siz Osmanlı’nın 400 yıl bizi yönettiğini söylüyorsunuz, ama biz sizi çocuklarınıza verdiğiniz isimlerden, cenazenizi nasıl defnedeceğinize, düğünlerinize ve selamlaşmanıza kadar 1400 yıllık masallarımızla yönetiyoruz zaten.” Tespiti üzerine düşünce ve yorumum:
Haksız mı sevgili okurlarım? Arap alfabesini kutsal alfabe, Arapçayı Allah kelamı, sahabe isimlerini kutsal adlar, Arap milletini “kavmi necip” görenler ülke nüfusunun yüzde kaçı acaba?
Günlük konuştuğun dilde:7 bine yakın kelime Arapça, Arapça sözcük kullanmadan beş cümle kuramaz, Arapça isim oranı: yüzde 60, Türkçe isim oranı yüzde 20 kadar.
Selam verir Arapça, selam alır Arapça, ibadet eder Arapça, Tanrıya yakarır anlamını bilmediği kelimelerle Arapça, orucunu açar hurmayla. Neden kayısı, armut ile açmıyorsun desen, hurmanın kutsallığını anlatır.
Dileği kabul olur, “inşallah”, beğenir, sevinir hafifçe tükürür “Maşallah”, istemediği bir durum olursa “Maazallah” der ama, ne dediğini bilmeden. Sanki Tanrı, senin ne dediğini bilmeyecek mi?
Tanrı dersen kızar, Rab, Hüda, Allah dersen sevinir, nedenini bilmeden.

Çocuğunun pipisini keser sünnet, tabağı sıyırır sünnet, sarık sarar sünnet, sakal bırakır sünnet. Ölür mezar taşına “Hüvvelbaki” yazılır Arapça, sorsan biz Araplaşmadık Müslüman olduk der “Fesüphanallah”
Müslüman olmak; Araplaşmak mıdır?
Bana kızan varsa, önce adına bir baksın lütfen!
Sevgili okurlarım! Bir Türk’ü Arabistan’a götürseniz 20 yılda Araplaşır. Gel gör ki bir Arap’ı Türkiye’ye getirin 300 yıl kalsa Türkleşmez, Türkü Araplaştırır.
Çünkü Arap kültürünü din maskesiyle anlatır. Araplar, dünyanın en ırkçı uluslarıdır.
Araplarda bilim yok, sanat yok, edebiyat yok, felsefe yok, üretim ve sanayi yok. Tarikat ve cemaat yok ama onun yerine Şeyh çok, cami çok, imam çok.
Sanmayın ki din var, o’da yok, iman yok. Çünkü vicdan ve merhamet yok. Öküzün öküzlüğü doğallığındandır; beyin vardır ama zeka yoktur.
İnsanın ise, insanlığı her ne kadar doğal yapısından geliyor ise de, beyni ve işleyen, işletilen bir zekaya sahiptir. Fakat içi hurafelerle, doldurulduysa, ne anlatsanız boştur, kâr etmez, karanlıktan aydınlığa çıkaramazsınız.
Büyük Friedrich’i bilir misiniz? Aydınlanma Çağı’nın önde gelen hükümdarından biri. (Esin kaynağı Voltaire.) Ne yapmıştı biliyor musunuz? Orduyu güçlendirdi, Prusya’yı adil bir devlet yaptı, okul sayısını artırdı, aklı ve bilimi rehber edindi.
Bizim III. Mustafa’yı bilirsiniz, okumuşsunuzdur. Cahil bir adamdı. Ülkeyi müneccimlere-kâhinlere danışarak yönetmeye çalıştı. Prusya girdiği bütün savaşları kazanınca: “Herhalde onun müneccimleri, benimkinden daha iyi” diye düşündü, Friedrich’ten üç müneccim rica etti. Kral müneccim yerine akıl gönderdi. 1-Güçlü bir ordu, 2-Güçlü bir ekonomi ve dolu bir hazine,3- Tarih okuyarak günü anlayıp, geleceği görmek ve yön vermek.
Bizimkisi anlamadı Kralın, ne demek istediğini: içinden bizi kıskanıyor kefere bile demiş olabilir.
O sırada Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi olan amcasını ziyarete gelen Baron de Tott ile tanıştı. Baron subaydı. Barondan orduyu teftiş ederek bir rapor vermesini rica etti. Baron inceledi: “ Silahlarınız çok eski, subaylarınız bilgisiz, okula ihtiyacınız var” diyen raporu verdi.
Bizimkisi yutar mı? “Kıskanıyorlar, medreselerimiz var, orada çok büyük alimlerimiz var; istediğin sorabilirsin, istersen sınayalım “dedi
Sınama günü geldi. Baron göklerden değil yerden bir soru sordu: “ Bir üçgenin iç açıları toplamı kaç derecedir?”
Çıt yok. Kimseden ses çıkmadı. Durumun kötülüğünü kavrayan medrese emini söze girmek zorunda kaldı ve “ Üçgenine göre değişir Sultanım!” diyebildi. Oysa bunu, Avrupa’daki ilkokul öğrencileri bile biliyordu. Bir gecede cahil bırakıldık diye ortalarda fink atan Osmanlı Torunları, nasılsınız, medreseniz bile cahildi cahil.
Ceşme Deniz Savaşı çıktı. Cahil subayların komutasındaki Donanma’da bir gemi dışında bütün gemiler Rus güçlerince yakıldı. Bir gemi kurtulmuştu, O da Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın gemisiydi.
Bu facia üzerine öncelikle deniz subaylarının yetiştirilmesi için: “Mühendishane-i Bahri Hümayun” okulu açıldı 1773. Fakat iş işten çoktan geçmişti çünkü bilime ve akla önem veren uluslar, çoktan modern silahlarla donatmışlardı ordularını.
Günümüzde Prusya Kralı’nın, üç müneccimle bahsettiği olgu, ne yazık ki yok. Hâlâ depremin bizim sınavımız olduğunu, kadınların açık giyindiklerinden olduğunu, kader olduğunu anlatan yöneticiler, din adamları ve inanan bir toplumla yaşıyoruz.
Muhalefetin iddialarına göre eğitim: tarikat ve cemaatlere teslim edildiyse, nasıl çağdaş olacağız? Kabar’dan petrol, Karadeniz’den doğal gaz çıkartıp, onların geliriyle emekliyi ihya edeceğiz sözüne inanan bir toplum: “Bizim Garibanlar” olarak kasabın vitrinine bakarak, ET-Süt Kurumu’nun önünde ucuz kıyma kuyruklarında beklemeye devam edecek.
Önce Türk olun. Önce İnsan olun. Önce düşünen ve akıl eden olun. Önce kendinizin patron olduğuna inanın.
Gerisi kendiliğinden gelir.
Esen kalınız.