Atsız Burucu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bir Kavganın Adı Yanlış Konulduysa

Bir Kavganın Adı Yanlış Konulduysa

featured
0
Paylaş

Atsız Burucu’nun kaleme aldığı bu metin, Türkiye’nin 1970’li yıllardaki çatışma ortamını geleneksel sağ-sol ayrımının ötesinde derinlikli bir bakış açısıyla sorgulamaktadır. Yazar, sokaktaki mücadelenin gerçek bir sınıf savaşından ziyade, aynı toplumsal tabandan gelen gençlerin küresel güçlerin stratejileri doğrultusunda birbirine kırdırılması olduğunu savunur. Soğuk Savaş dönemi aparatlarının ve dış müdahalelerin toplumsal kutuplaşmayı körükleyerek 12 Eylül darbesine zemin hazırladığı vurgulanmaktadır. Darbe sonrası hayata geçirilen neoliberal ekonomik dönüşüm, o dönemde feda edilen hayatların aslında hangi amaca hizmet ettiği sorusunu tartışmaya açar. Metin, bireyleri kendi ideolojik mahallelerini eleştirmeye ve siyasi olayların arkasındaki tarihsel gerçekleri daha berrak bir zihinle okumaya davet etmektedir. Sonuç olarak, Türkiye’nin yakın tarihi üzerinden günümüz siyasetindeki söylem ve eylem tutarsızlıklarına dair kapsamlı bir analiz sunulmaktadır.

 

Türkiye’de 1970’li yılları anlatırken en çok kullanılan kalıp “sağ-sol çatışması” oldu. Oysa adını doğru koymadığınız hiçbir olayı doğru anlayamazsınız. Çünkü ad, yalnızca tanım değildir; aynı zamanda hafızanın yönüdür. Bugün hâlâ birçok kişi o dönemi iki ideolojik cephenin doğal savaşı gibi anlatıyor.

Fakat meseleye biraz derin bakıldığında görülen şudur: ortada klasik anlamda bir sınıf savaşı yoktu ; burjuvazi ile proletarya arasında doğrudan tarihsel bir hesaplaşma yaşanmadı. Türkiye’nin toplumsal yapısı buna zaten tam anlamıyla uygun değildi. Sanayileşme eksik, kentleşme sancılı, işçi sınıfı örgütlenmesi parçalıydı. Köy hâlâ belirleyici güçtü; kent ise henüz kendi sınıf karakterini tam kuramamıştı.

Dolayısıyla sokakta birbirini öldüren gençlerin büyük bölümü, teorik kitaplarda anlatılan sınıf aktörleri değildi. Bir kısmı köylü ailesinden gelmiş üniversite öğrencileri, bir kısmı memur çocukları, bir kısmı işçi mahallelerinden çıkmış gençlerdi. Aynı toplumsal tabanın çocukları, birbirine karşı cepheye sürüldü. Aynı sofranın ekmeğini yemiş insanlar, farklı sloganlarla birbirine düşman edildi. Bir taraf kendisini devrimci saydı; diğer taraf devleti koruduğunu düşündü. Ama her iki tarafın da büyük kısmı, oynanan küresel oyunun tamamını görebilecek yaşta, güçte ve bilgi düzeyinde değildi.

Bugün geriye dönüp bakınca şu sert gerçeği kabul etmek gerekir: Türkiye’de o yıllarda yaşanan çatışmanın önemli bir kısmı, yerli ideolojik saflığın çok ötesinde, dış etkilerle derinleştirildi. CIA başta olmak üzere Soğuk Savaş düzeninin bütün aparatları, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde benzer kutuplaşmaları besledi. Çünkü mesele Türkiye iç siyaseti değildi; mesele, Soğuk Savaş (Cold War) içinde hangi ülkenin hangi eksende tutulacağıydı. Bir tarafta Sovyet etkisinin büyümesinden korkan Atlantik düzeni vardı; diğer tarafta devrim romantizmine kapılmış, çoğu zaman kendi toplum gerçekliğini tam okuyamayan hareketler.

Ancak burada en büyük kırılma şuydu: Türkiye’de “sol” diye konuşan yapıların tamamı emekçi sınıfın gerçek tarihsel örgütlenmesini temsil etmiyordu. İçlerinde samimi idealistler vardı; fakat teorik devrim diliyle sokak pratiği arasında büyük bir kopukluk oluştu. İşçinin hakkını savunmak iddiasındaki bazı yapılar, işçinin çocuğunu hedef aldı. Köylünün kurtuluşunu anlatan sloganlar, köylü ailelerden gelen gençlerin cenazelerine dönüştü. Bu yüzden o dönemi yalnızca ideolojik saflık üzerinden okumak eksik kalır.

“Sağ” diye tanımlanan blok da homojen değildi. Burada da klasik anlamda burjuvaziyi temsil eden bir siyasal sınıf yoktu. Sermaye zaten görünmez yerlerde konumlanmıştı; sokakta ölenler ise çoğunlukla yine dar gelirli ailelerin çocuklarıydı. Kendini devleti savunuyor sanan gençler, devletin asli güvenlik aygıtı olmadığını düşünemedi. Oysa devletin askeri vardı, polisi vardı, yargısı vardı. Devlet kendini koruyacak kurumsal güce sahipken, niçin gençlik milisleşiyordu? İşte sorulması gereken soru buydu.

Ve sonra geldi 12 Eylül 1980. Sokaklarda yıllarca biriktirilen korku, cenaze, kan ve kaos, bir sabah askerî müdahalenin meşruiyet gerekçesine dönüştü. Darbe yalnızca sağa ya da sola vurmadı; her iki tarafı da ezdi. Sağcı genç de içeri alındı, solcu genç de. İşkencehanelerde ideolojik ayrım kalmadı. Çünkü asıl amaç ideolojileri tasfiye etmek değil; siyasetin tamamını yeniden biçimlendirmekti.

Bu yeniden biçimlendirme, kısa süre sonra ekonomik alanda kendini gösterdi. Turgut Özal döneminde hızlanan neoliberal dönüşüm, darbenin açtığı siyasal zeminde kuruldu. Piyasa serbestleşti, kamu küçültüldü, dış sermaye daha görünür hâle geldi. Türkiye küresel ekonomik sisteme yeni bir biçimde entegre edildi.

O yüzden bugün birçok kişi geriye bakıp şu soruyu soruyor: Eğer sonunda hem sağ hem sol tasfiye edilip ekonomi küresel reçetelere teslim edildiyse, o yıllarda sokakta ölen gençler kimin hesabına öldü? Bu soru rahatsız edicidir çünkü yanıtı basit değildir. Her şeyi tek merkezden yönetilmiş büyük komploya indirgemek de tarihsel kolaycılıktır; her şeyi saf ideolojik mücadele saymak da aynı ölçüde eksiktir.

Gerçek daha serttir: Türkiye’de birçok samimi insan, kendi inandığı değer uğruna mücadele ettiğini sanırken, daha büyük güç dengelerinin içinde yönlendirildi. Bazıları kandırıldı, bazıları kullanıldı, bazıları bilerek işbirliği yaptı, bazıları yalnızca çağının sert akışına kapıldı.

Bugün hâlâ sistem partileri üzerine konuşurken aynı yanılgı sürüyor. İnsanlar eleştiriyi hemen saf değiştirmek sanıyor. Oysa bir kişiye hakkını teslim etmek, bir yapıyı bütünüyle benimsemek değildir. Bir fotoğraf karesi üzerinden yapılan siyasi yargılar, arka plandaki tarih bilinci eksikse anlam üretmez. Çünkü bugünün siyasetinde de görünen ile bağlar arasında çoğu zaman fark vardır.

Milliyetçi görünen yapılar, muhafazakâr görünen yapılar, sol görünen yapılar… Hepsinin söylemi ile sistem içindeki konumu arasında çoğu zaman mesafe bulunur. Bu yüzden üçüncü yol arayışı kolay sloganlarla kurulmaz. İttifaklar, ilkelerden çok bağlar tarafından belirlenir. Bugün “yerli” diye sunulan birçok figürün uluslararası ekonomik ve siyasal ağlarla ilişkisi zaman içinde daha görünür hâle gelir.

Belki de asıl sorun şudur: Türkiye’de insanlar kendi mahallesini eleştirmeyi ihanet sanıyor. Oysa bir düşünce gerçekten güçlü ise önce kendi yanlışını görebilmelidir. Başkasını reddetmek kolaydır; kendi tarafındaki çürümeyi görmek zordur.

Tarih bazen hemen anlaşılmaz. Bazı cümleler söylendiği gün değil, yıllar sonra anlam kazanır. Bir kuşak öfkeyle karşı çıkar, ikinci kuşak mesafeyle bakar, üçüncü kuşak belgeleri açar ve ancak o zaman bazı sözlerin neden söylendiğini kavrar. Belki de bu yüzden, bugün anlaşılmayan birçok itiraz, yarının arşivlerinde daha net okunacaktır. 📌🕰️🇹🇷

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!