Erol Sunat’ın bu kaleme aldığı metin, modern insanın kendi özünden ve toplumsal değerlerinden kopuşunu derin bir sitemle ele almaktadır. Yazara göre bizler, sadece gündelik olayları değil, insanı insan yapan sevgi, saygı ve vefa gibi temel erdemleri de hızla hafızamızdan siliyoruz. Kendine yabancılaşan bireyin kimliğini yitirdiğini savunan yazar, verilen sözlerin tutulmamasını ve dostlukların terk edilmesini toplumsal bir yozlaşma olarak betimlemektedir. Metin boyunca, geçmişteki hoşgörü ve yardımlaşma kültürünün yerini gurur ile kibrin aldığı vurgulanarak, manevi bir kayboluşun resmi çizilmektedir. Sonuç olarak bu kaynak, unuttuğumuzun bile farkında olmadığımız kadim değerlerimizi hatırlatmak için yazılmış bir iç döküştür.
Unutmuyorum, ne unutması, unutmak ve ben mümkün değil diye birçok iddialı ifadenin ardına sığınmışız.
Kendimizi unutmak diye bir şey duydunuz mu?
İnsan kendini nasıl unutur?
Nerede unutur?
Ne diye unutur?
Bizim handikabımız da bu galiba…
İnsan kendini unutursa…
Kimliği riske girer…
Öyle bir kaybolur ki ne kendi ne bir başkası aramadığı yer kalmasa da bulamaz…
Ben kimim, bana kim derler, burası neresi, ben buraya nereden geldim, neden geldim gibi soruları soran kaybolmuşlar, kendini unutanların ta kendileridir.
Kendilerinin ne olduğunu aslını vasfını unutanlar…
Kimseyi hatırlayanlardan olmaz…
Kimsenin yanında durmaz…
Kimsenin elinden tutmaz…
Kimsenin gönlünü almaz…
Biz her şeyi çok çabuk unutuyoruz.
Sanki hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi…
*****
Unutmayı kolaylaştıracak her ne varsa ne icat edilmişse çarpı zaman aşımı, ışık hızı yanında solda sıfır kalan bir hikâye ortaya çıkar ki…
Hafızayı beşer mi dersiniz?
Araya “nisyan” diye bir kavramı özenle mi yerleştirirsiniz?
Siz bilirsiniz.
Sonrası unutkanlara selam olsun.
Ne oldu?
Unuttum…
Ne olmuş?
Unutmuş…
Vah…vah…
Sonra ne olmuş?
Unutmuş işte…
İnsanlık hali…
Unutmak dediğiniz…
İşte böyle ahali…
*****
Sonra da unutup gidiyoruz her şeyi.
Olanı biteni…
Kuyruklu yalanı…
Bizi içten vuranı yaralayanı…
Cümlemizi karalayanı…
Dün ne dediyse bugün hepsini inkâr edeni…
Nasılı, niçini, nedeni…
Kimler unutmadı ki diye şarkı bile var…
Kimler neleri unutmadı ki…
Ve bizler neleri unutmuyoruz…
Akşam ne yediğimizi…
Kime ne söylediğimizi…
Ve kimlere ne sözler verdiğimizi…
Ben hiçbir şeyi unutmam, bana yapılan iyiliği de, kötülüğü de diyenleri hatırlar mısınız?
Bu tarihi unutmayın, bu bir milattır diyenler de unutmadılar mı o milatları?
Yeni bir beyaz sayfa açanlar, o sayfalar yetmez dediler de sayfa üzerine sayfa açmadılar mı?
*****

Sözüm söz diyenler, sözüm senet diyenler vallahi, billahi, tallahi diye yemin edenler, işin içine mertlik ve namertlik karıştıranlar, sözlerinden o kadar çok döndüler ve o kadar çok verdikleri sözleri unuttular ki…
Unuttuklarınız fi tarihinde kaldı herhalde diye dalga geçenler unutulan her şeyi bir kenara not ettiklerini hatırlattılar ara ara…
Ne diyordu Özdemir Erdoğan, “Unutulmuş birer birer / Eski dostlar, eski dostlar / Ne bir selam ne bir haber / Eski dostlar, eski dostlar”
Öyle bir unutmaya başladık ki, dostlar, arkadaşlar, hısım-akrabalar bu kapsamın içinde kaldı.
Aramadık, sormadık hiçbirini…
Aramaz sormaz, bayramda dahi kapımızı çalmaz, akrabadan biri ölse, cenazeye zor geliyor diye anlatılanlardan oldu gitti pek çoğumuz.
Bizi bu hale kim koydu?
Hepimize birden ne oldu, neler oldu?
Bu unutmak nasıl bir unutmak?
Unutma üzerine Guinness rekorlarına girecek hallere geldik…
*****
Rahmetli Ozan Arif, “Unutamam, unutamam unutmam” demişti. O hak bildiğini söylemeyi unutmadı, kim ne der diye aldırmadı, sözlerini sakınmadı…
Şiirleri yaya gerili ok gibiydi…
Dile geldiğinde, oklar yaylardan fırlıyor, unutma üzerine vefa üzerine kim neyi hak etmişse payını alıyordu. Her bir mısra ok olup tam on ikiden vuruyordu. Hâlâ da öyle…
Rahmetli Ozan Ariften nereye mi geleceğiz?
Unutmaya…
Unutmamamız gereken her ne varsa…
Bizi biz yapan hasletlere…
Gözümüzün içine baka baka bizi terk edip de gidenlere…
Ardımızdan laf söylemekten çekinmeyenlere…
Selam sabahı kesip, bakışlarını bizden kaçıranlara…
Bizi biz yapan değerleri konuşmayanlara, anlatmayanlara, konuşmaktan imtina edenlere…
Biz çok şeyi unuttuk bu arada…
Sevgiyi unuttuk evvela…
Sonra saygıyı…
Böyle olunca da atamadık üstümüzde ki kaygıyı…
*****
Hatır-gönül diye bir şey vardı, her yerde geçerdi.
İçimize bir yabancı el daldı.
Karıştırdı, allak bullak etti cümle duyguları.
Birbirimizi anlayamaz olduk…
Yanı başımızdakini göremez, tanıyamaz olduk…
Takıştık, incir çekirdeğini doldurmayan meseleleri öylesine büyüttük ki…
Yetmedi atıştık…
Sonra kapıştık, tekme sille tokat dövüştük…
Kendimize geldiğimizde, kafalar gözler yarılı, diller de bir çuval edepsizce laf…
Yaptığımız ne mi?
Gaf üstüne gaf…
Böyle olursa ne yapsın af?
Nasıl araya girsin eş dost?
Unutmamız gereken onca güzel hal, hareket ve davranış varken ne yapıyoruz biz?
*****
Barışmak isteyen kim, bizi barıştırmaya kimse gelmesin diye bağıranlar daha dün kardeşimizdi.
Hem de canciğer kuzu sarması diye anlatılan cinsten…
Arada neyi unuttuk?
Kaybolan ne?
Biz mi?
Siz mi?
Yoksa hepimiz mi?
Her ne olduysa…
Her ne kaybolduysa…
Her nerede unutulduysa…
Durumlar vahim…
Selam vermez olduk…
Kimseleri tanımaz olduk…
Biz ki, hele ki Ramazan ayında akrabayı, komşuyu, kimsesizi gözetirdik…
Küssek barışırdık. Barıştırırdık. Gönül köprülerinde buluştururduk dargınları…
Unutmazdık hiç kimseyi…
Rıza, Allah rızasıydı…
Rızaların en makbulü, en güzel olanıydı…
Duyduk ki, araya gurur, kibir ve böbürlenme girince o da bırakmış gitmiş bizi…