Bu makale, Türkiye’deki siyasi düzlemde sağ ve sol kavramlarının tarihsel kökenlerinden koparak nasıl bir zihinsel karmaşaya dönüştüğünü ele almaktadır. Yazara göre, toplumsal tartışmalar ilkeler yerine duygusal kamplaşmalar üzerinden yürütüldüğü için bu terimler gerçek anlamlarını yitirmiş durumdadır. Özellikle kendisini solda tanımlayan bazı kesimlerin, halkın özgürlüğü yerine otoriter yapıları veya teokratik düzenleri savunması bu kavramsal kaymanın en belirgin örneği olarak sunulur. Makale, siyasi kimliklerin sloganlara değil, halkın egemenliği ve bireysel özgürlükler karşısındaki tutuma göre yeniden tanımlanması gerektiğini vurgular. Sonuç olarak, Türkiye’deki temel sorunun ideolojik bir içerikten ziyade, kavramların yerli yerine oturtulamamasından kaynaklanan bir düşünsel kimlik kaybı olduğu ifade edilir.
Türkiye’de en çok kullanılan ama en az üzerinde uzlaşılan kavramların başında hiç kuşkusuz “sağ” ve “sol” gelir. Herkes bu sözcükleri sıkça telaffuz eder; kimi kendini solda tanımlar, kimi sağda konumlandırır, fakat aynı kavramların neyi ifade ettiği sorulduğunda çoğu zaman birbirinden tamamen farklı yanıtlar ortaya çıkar. Böyle olunca da tartışmalar kavramlar üzerinden değil, herkesin zihninde kurduğu farklı anlam evrenleri üzerinden yürür. Sonuçta konuşulur ama anlaşılmaz; savunulur ama neyin savunulduğu netleşmez.
Türkiye’de uzun yıllar boyunca solculuk çoğu zaman yalnızca belirli uluslararası bloklara yakın durmakla özdeşleştirildi. Bir dönem doğu blokuna sempati göstermek, devlet kavramına mesafeli olmak, milli kimliği geri planda tutmak, mikro kimlikler üzerinden siyaset üretmek ve etnik ayrışmaları merkeze almak birçok çevrede solculuğun doğal uzantısı gibi sunuldu. Oysa bu yaklaşım, kavramın tarihsel kökleriyle her zaman örtüşmedi.
Benzer biçimde sağ kavramı da çoğu zaman yalnızca muhafazakârlık, gelenek, dinî aidiyet veya devlet söylemiyle açıklanmaya çalışıldı. Ancak dikkat edildiğinde, kendisini sağda konumlandıran birçok yapının da tıpkı eleştirdiği çevreler gibi milli kimlik konusunda derin bir tutarsızlık taşıdığı görülür. Mikro aidiyetlerle kurulan ittifaklar, Türk kavramının geri plana itilmesi ve milli bütünlüğün ikinci plana bırakılması yalnızca bir tarafın meselesi değildir. Böyle bakıldığında, isimler değişse de zihinsel alışkanlıkların çoğu kez birbirine benzediği anlaşılır.

Asıl sorun, kavramların tarihsel içeriğinden koparılmasıdır. Çünkü siyasal düşünce tarihinde sol, özünde halkın egemenlik hakkını, yurttaşın özgürlüğünü, eşitliği ve toplumsal adaleti savunur. Sağ ise tarihsel olarak halk egemenliğine karşı monarşileri, aristokratik düzenleri, ruhban sınıfını ya da merkezi otoriteyi önceleyen çizgilerden beslenmiştir. Bu tanımlar elbette çağlar içinde dönüşmüştür; ancak çekirdek anlamları hâlâ buradadır.
Bugün Türkiye’de yaşanan karmaşa tam da burada başlar: Kendini solcu olarak tanımlayan bazı çevreler halkın özgürlüğünden çok otoriter yapılara yakın durabilmektedir. Yakın geçmişte yaşanan süreçlerde bunu açık biçimde gördük. Kendisini sol içinde tanımlayan birçok kişi, ülkesini savunan toplumdan çok mevcut yönetimleri haklı görmeyi tercih etti. Oysa solun temel refleksi, işgal altındaki toplumun egemenlik hakkını savunmak olmalıydı.
Benzer çelişki bugün güncel tartışmalarda da ortaya çıkmaktadır. Halkın özgürlük taleplerinden çok, teokratik iktidar yapısının savunulması; halkın değil kapalı bir ruhban düzeninin yanında saf tutulması, kavramların ne kadar yer değiştirdiğini gösteriyor. Kendini solcu diye tanımlayan bir zihnin, halk yerine kapalı bir cunta düzenini savunması ciddi bir teorik kırılmadır.
Bu durum yalnızca dış politika tercihleriyle açıklanamaz; mesele kavramsal zeminin kaymış olmasıdır. Çünkü bizde çoğu zaman sağ ve sol, düşünsel kökenlerinden koparılarak duygusal kamplara dönüştürülüyor. Kimin yanında durulduğu, hangi ilkenin savunulduğundan daha önemli hale geliyor.
Oysa gerçek ölçü basittir: Halkın egemenliği mi savunuluyor, yoksa halk adına konuşan ama halkın iradesini bastıran yapılar mı destekleniyor? Eğer halkın özgürlüğü ikinci plana düşüyorsa, kullanılan etiketin bir önemi kalmaz. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yeni sloganlar değil, kavramları yeniden yerli yerine oturtmaktır. Çünkü kavramlar yerinden oynadığında düşünce de yönünü kaybeder. Sağ ile sol arasındaki çizgi, sloganlarda değil; halk karşısında kimin nerede durduğunda ortaya çıkar.