İkinci El Deposu isimli bu metin, bir depoda kaderine terk edilmiş eski eşyaların hüzünlü ve sitem dolu dünyasını insan biçimci bir yaklaşımla ele almaktadır. Tozlu raflarda bekleyen merdaneli makineden siyah beyaz televizyona kadar pek çok nesne, modern teknolojinin gelişiyle nasıl gözden düştüklerini kendi aralarında dertleşerek anlatır. Hikâye, her bir eşyanın geçmişteki ihtişamlı günlerini ve sonrasında uğradıkları vefasızlığı odağına alarak toplumsal değişimi simgeler. Metnin sonunda depoda unutulan yaşlı bir kadın, eşyaların terk edilmişlik duygusuyla insan yaşamı arasında dokunaklı bir bağ kurar. Yazar, nesnelerin dilinden dökülen bu serzenişlerle aslında tüketim kültürünü ve zamanın acımasızlığını eleştirmektedir.
İkindi sonu dükkân sahibinin oflaya puflaya ama özenle taşıdığı koyu kahverengi deri kaplı koltuğu bırakıp gittikten sonra, “Onun bu tozlu yerde ne işi var?” diye konuşuyordu deponun müdavimleri. Öyle ya, koltukta bir çizik bile yoktu, ayakları sapasağlam yere basıyordu. Kim bilir hangi müdürlere, genel müdürlere, vekillere hizmet etmişti. Yıllarca üzerindeki koca gövdeleri taşımaktan ayakları biraz eğrilmişti.
Uzak köşede yeni konuğu seyreden merdaneli çamaşır makinesi, ilk yuvasına geldiğinde evin hanımı ne kadar çok sevinmiş, üzerine kenarları işlemeli beyaz bir örtü bile koymuştu. Sonrası, her güzel gün gibi onun da sonu geldi. Yeni çıkan elektrikli otomatik çamaşır makineleri, bir tuşla sekiz on kilo çamaşırı yıkayıp suyunu bile sıkıyordu merdaneye gerek duymadan. Merdane başında yıkadıklarını tek tek sıkmak için beklemediği anlarda ya kadın programları seyrediyor ya da komşusu Fitnat Hanım’la kahve içerken apartman dedikoduları yapıyordu. Üzerine kuma gelen otomatik çamaşır makinesinden sonra, on günde bir temizliğe gelen Saadet Hanım’a verildi. O da iki yıl kullandıktan sonra, buraya düşmeden önce bir eskiciye sattı.
“Vefa diye bir şey kalmadı,” dedi merdaneliye sapını yaslayan gırgır süpürgesi. Ot süpürgeler toz çıkartarak evleri süpürürken, kendisi “gır gır” diye şarkılar söyleyerek ortalığı bir güzel temizlerdi, elektrikli süpürgeler hanelere girene kadar. Şimdilerde akıllı süpürgeler çıktı; bir düğmeye basınca şarj olduğu yuvasından çıkıyor, fırıl fırıl dönerek köşe bucak kıl tüy ne varsa temizleyip “temizlik bitti” deyip çıktığı yere geri geliyordu.

Sırada neler olacak kim bilir diye konuşurlarken, siyah beyaz tüplü televizyon üzerindeki tahta kaplamalı büyükçe bir radyo, derin bir ah çekerek sohbete dahil oldu. Meğer onun da ne çok derdi varmış. Yıllarca ülkeden ve dünyadan haberler veren, yarışmalar ve skeçler sunan radyo; altında sessizce duran tozlu siyah beyaz tüplü televizyona öfke ve sitemle konuştu: “-Sen geldin, bizlerin pabucu dama atıldı. Yılbaşı ekranlarına çıkan Nesrin Topkapı’nın kıvrak dansı birçok erkeğin başını döndürürken; Aşk-ı Memnu dizisinin Bihter’i Müjde Ar ve meşhur Behlül’ü Salih Güney’i ilk kez senin ekranlarında görüyordu. Şeytanın yeryüzündeki temsilcisi Ceyar ve ayyaş Sue Ellen’ın maceralarını tüm hafta sabırsızlıkla beklerdi seyirciler. Sonra senin de sefan pek fazla sürmedi renkli televizyonlar gelince. İncecik geniş ekranlı televizyonlar hayatlara renk kattı. Yakında onun da havası söner. Bu çekik gözlüler var ya, yakında onun da ekransız olanını yaparlar.”
Konuşanları duyan çocuk karyolasının hüznü bir başkaydı. İçi eski ev aletleriyle doluyken biraz kıpırdamak istese de başaramadı ama konuşmaya katılmaktan da geri kalmadı: “Ben eve geldiğimde üzerim gelin gibi süslendi; belli ki aylardır, belki de yıllardır beklenen bir misafire hizmet edecektim. Nihayet o gün geldi. Üzerime şipşirin bir bebek kondu; annesinden sonra ikinci bir kucağı ben olmuştum. Üzerime sığmayacağı günler olunca yerini yeni kardeşine bıraktı. O da büyüyünce yolum buraya düştü,” diye iç geçirdi.
Duvarda asılı guguklu kuşlu saat, başları yuvasından çıkıp “guguk guguk” diye ötmüyordu. Sarkaçlı duvar saatleri gece gündüz salınmaktan yorgun düşmüş olacaklar ki, gözden düşüp buralara gelmişlerdi. Raf üzerine dizi dizi dizilen kurmalı kol ve masa saatleri de durmuş, yeni sahiplerini sessizce bekliyordu. Bir zamanların fiyakalı modası köstekli saatlerden bir tanesi daha fazla suskun kalmayıp kapağını açarak konuştu: “-Artık saatlerin devri de bitti; gösterişli kol saatleri bakılmak için değil, hava atmak için takılıyor. Önceleri antenli telsizi andıran cep telefonları bir avuç kadar küçülünce, konuşmanın ötesinde saatleri gösterdiği gibi; resim çekiyor, dünyayı tanıtabiliyor, hatta adımları bile sayıyor.” Telefondan söz etmişken; ahizeli telefonlar antikacılarda yerlerini alırken, çevirmeli ve tuşlu modelleri nostalji tutkunu yeni sahiplerini bekliyorlardı sessiz, çaresiz.
Zenginlik alameti gramofon ve taş plakların da sonunda bu tozlu, sessiz yerlere düşmek varmış kaderinde. O taş plaklarda Hafız Burhan’ların, Saadettin Kaynak’ların, Hamiyet Yüceses’lerin, Münir Nurettin Selçuk’ların, Şark Bülbülü Celal Güzelses’lerin muhteşem seslerini evlerine taşımıştı. Şimdi ne arayan ne dinleyen vardı, meraklısı birkaç kişiden başka. Binler, hatta milyonlar satan plak ve kasetlerin kaderleri aynıydı.
Mendiller de ikinci el depolarına düşmeseler de kaderleri pek farklı değildi. Artık sevgiliye yapılan kenarları oyalı mendiller yoktu. Feraceli, şemsiyeli Osmanlı güzellerinin sevgililerine yere bıraktığı mendiller de yoktu. Çok az da olsa erkeklerin ceketlerinin sol üst ceplerine aksesuar niyetine taktıkları ipekli mendiller var. Mendiller de zamanın vefasızlığına uğramış; kağıt olunca “kullan-at” halini almıştı…
Akşama doğru depoya gelen yaşlı bir kadın hepsinin derdini unutturdu. Depo sahibi; “Hanım teyze, sen şu koltukta biraz nefes al dinlen, ben üst kattaki alıcılarla çok az bir işim var, hemen gelirim,” dedikten sonra hızlı adımlarla yanından ayrıldı. Dakikalar geçerken yaşlı kadının uykusu gelmişti; hırıltılar çıkartarak uyudu. Bu ses oradakileri rahatsız etmedi çünkü duymuyorlardı. Neden sonra satıcı, gittiği gibi hızlı adımlarla kadının bulunduğu bölüme girdi. Kadıncağız yılların yorgunluğunu bu makam koltuğunda bırakırcasına öyle mesut uyuyordu ki uyandırmak istemedi. Ankara keçisinin yumuşak, uzun kıllarından dokunan Siirt işi el dokuma battaniyeyi raftan indirip üzerine örttü. Köşelerini güveler yemeseydi epey fiyata satardı fakat burada eğreti misafir gibiydi. “Yarım saat sonra gelirim,” deyip ayrıldı.
Antika tutkunu zengin alıcılar kadını unutturdu. “Çok iyi satış yaptım, bunu kutlamalıyım,” deyip erkenden depodan ayrıldı. Yaşlı kadın gözlerini açmak istedi fakat her taraf karanlıktı. Burnunun önünü bile göremiyordu. Korkusunu bastırmak için önce bildiği tüm duaları okudu; korkusu biraz hafiflemişti. Bu koca karanlık depoda Allah’tan başka kimsesi yoktu. “Herhalde elektrikler kesildi, birazdan gelir,” diye beklerken korkuları her dakika daha çok artıyordu. Gırtlağı yırtılırcasına bağırmaya başladı: “-Çıkartın beni buradan, ben tansiyon hastasıyım!”
Bu sesler deponun soğuk duvarlarında yankılanırken deponun eski müdavimleri sesin geldiği yöne doğru baktılar. İlk olarak günlerdir yuvasından çıkmayan guguk kuşu başını çıkartıp konuştu: “-Kim bu yıllardır süren uykumdan uyandıran münasebetsiz?” Onu deponun müdavimleri izledi… “İnsanoğlu böyle,” dedi merdaneli çamaşır makinesi. “Yıllardır her türlü kahrını çekip büyüttüğü çocukları, işleri bitince onu buralara atarlar kirli bir çamaşır gibi.” “Vallahi kendi adıma ben utandım, yüzüm kızardı,” dedi tüplü siyah beyaz televizyon. Sallamalı duvar saati yıllar sonra başını sallayıp, “Vefa diye bir şey kalmamış,” dedi iki kez.