Bu makale, günümüz dünyasında giderek kaybolan vefa duygusunu ve insanların bu erdemden ne kadar uzaklaştığını eleştirel bir dille ele almaktadır. Yazara göre vefa, artık sadece geçmişte kalan bir his veya nostaljik bir kavram haline gelmiş, yerini ise samimiyetsiz davranışlar ve derin bir vefasızlık almıştır. İnsanların birbirine karşı olan sorumluluklarını terk etmesi, dostlukların sadece kısa mesajlara indirgenmesi ve bu manevi değerin bir kenara itilmesi yazının ana temasını oluşturur. Vefasızlığın bir yaşam biçimi haline geldiği vurgulanırken, bu durumun toplumdaki güven bağlarını nasıl zayıflattığı üzerinde durulur. Sonuç olarak eser, vefanın ancak sadakat ve unutmamayı bilen erdemli insanlar tarafından yaşatılabileceğini hatırlatan bir çağrı niteliği taşır.
Vefayı en umursamadığımız bir dönemdeyiz… Vefasızlığı hemen her yerde sergilemekten çekinmeyen adımlar atıyoruz.
Ardından battıkça batıyoruz. Vefa kimseyi yolda da bırakmaz, geride de… Vefasızların vefayı sevmediği en ciddi hususlardan biri budur.
Vefa “neden”, “niçin” gibi sorular sorar.
Elini neden bıraktın, düştü neden kaldırmadın, takıldı neden koluna girmedin, yarı yolda neden bıraktın, neden başka yol arkadaşlarıyla yoluna devam ettin, neden ayrıldın, neden sırtını döndün, neden duymadın, neden görmedin?
Sizce vefasızın bu türden sorulara vereceği bir cevabı var mıdır?
Olsaydı zaten ona vefasız değil, vefakâr derlerdi…
İşte onun içindir ki…
Vefasızlık denen argümanı vefa diye kabul ettirmeye kalkıştığımız; vefasızlığımız mazur görülsün, hoş karşılansın, kimse vefayı gündeme getirmesin, vefa diye dayatmasın, vefasız olmakla suçlamasın benzeri bakış açılarını şemsiye misali açtık; yağmurdan, kardan, doludan, tipiden korunacağımızı düşünüyoruz.
Vefa uzaklarda kalan bir his olarak, o bulunduğu uzak yerlerden, uzak köşelerden hiç gelmesin, mesafesini korusun, semtimize uğramasın, görse bile selam vermesin, bizi tanımasın havalarındayız…
***
Vefaya vefasızlık yapanı vefa çarpar. Vefa çarpması, elektrik çarpmasına benzemez.
Vefa adamı çarptı mı, ne kadar vefalı insan varsa onların vefasını kaybedersiniz.
Kendinizi bir anda vefasızların bile kolay kabul edemeyeceği bir yerlerde bulursunuz.
Siz herhalde, “vefa ile şaka olmaz, şaka yapılmaz” diyenleri duymadınız?
Ne diyorduk?
Vefasızlara dönmüşüz de haberimiz yok. Hatta, vefanın gözünden vefasızlığı vefa sananlarız birçoğumuz.
Vefaya sahip çıkmanın neresindeyiz? Neden vefaya sahip çıkmıyoruz? Neden vefa deyince irkiliyoruz?
Ya da duymamış gibi davranıyoruz. Vefa, İstanbul’da bir semt… Vefa, bir zamanların bir hayli meşhur boza markası.
Vefa Bozacısı diye pek bir meşhurdu…
Vefa, Bölgesel Amatör Lig 10. Grupta mücadele eden bir futbol takımı…
Bir zamanlar üç büyüklerin yer aldığı ligde oynardı diye maziye takılanlarımız varsa bırakın takılsınlar.
Onların işi takılmak… “Vefa küme düşmüş” diyecekler ya…
Vefasızın düştüğü kümenin adını bilen var mı?
***
Vefa mı, kimde vefa kaldı ki?
Böyle sorular tam bir çıkmaz sokak.
Soru sormak kolay…
Cevabı zor…
Cevapları kem küm etmeden cevaplamak zor.
“Unutuldu birer birer” diye başlayan o şarkı gibi oldu her şey…
Rahmetli Zeki Müren, “Vefa arıyorum…” diye başlardı o güzel şarkıya…
“Vefa uzaklarda kalan bir his…” diye de devam ederdi.
Vefa uzaklarda, hem bayağı bir uzaklarda…
Vefa bizi bırakmazdı aslında…
Biz küstürdük vefayı…
Çok incittik…
Az hayal kırıklığı yaşamadı bizim yüzümüzden…
Hoş yine de bırakmadı ya…
Biz bıraktık vefayı… Bir başına… En olmadık yerlerde unuttuk…
Bazen bile bile… Bazen bile isteye… Bazen gözümüzü kırpmadan…
Vefanın dışında kimse katlanmazdı bize; katlandı, hoş gördü, sil baştan başladı, nankör demedi, “bu kadar da olmaz, yapılmaz” demedi, “beni can evimden vurdunuz” diye feryadı figan etmedi.
Sadece vefasız dedi… Vefasız olanların içinden vefalı çıkmaz dedi, kapattı mevzuyu…
***
Az bir düşünsek, az bir kafa patlatsak… Kahretti bize vefa… Ah etti… İntizar etti ardımızdan…
“Vefasızlar” dedi her andığında… Vefayı nelerle değiştik bir bilseniz… Vefa bizi bağrına basmıştı oysa… Vefalılardan öğrenmiştik vefayı… Vefalı olmayı…
Vefa kesilmek ve biz, en büyük yalancılarız her birimiz…
Vefa, vefasızlığa geçit vermezdi… Vefasız olana tahammül göstermezdi… Vefayı hafife alanları dinlemezdi. Vefayı kaybetmeden anlayamadık vefanın kıymetini.
Biz öyle çok vefasızlık yaptık ki vefaya… Vefa bizden gitti…
Yanımızda duruyor gibi gözükse de görüntüsü dışında vefayı hisseden de olmadı, vefanın bizim yanımızda olduğunu da…
“Her ne yaparsak yapalım vefa bizden ayrılamaz, öyle bir şey aklından geçmez, vefa bizi yarı yolda bırakmaz” diyenlerimiz vardı.
Vefayı yarı yolda bırakanlar da onlardı, bile isteye ıskalayanlar da.
Vefa kırılmaya görsün, incinmeye görsün…
Gelmez bir daha… Yanınızda olmaz… Kolunuza girmez… Sizinle aynı yolda yürümez… “Vefa benim sözümden dışarı çıkamaz… Vefa ben ne dersem onu yapar, onu der, onu söyler” diyenler de hiç tanıyamadılar vefayı…
***

Neredeyse vefayı vefasızlıkla suçlayacağız.
Vefasızın haddini ve hududunu ne kadar aşabileceğini artık tahmin edemez olduk…
Vefa daha ne yapmalı bizim için?
Vefa kapıkulu değil. Zapturapt altına girmez… Vefanın olmadığı yerde bir dakika durmaz…
Yalancıyı gözünden tanır… Oyalayanları da… Kendine oyun oynayanları da… Tuzak kuranları da…
Kimsenin tapulu malı da değildir.
Vefa vefasızı konuşmasından bilir, duruşundan bilir.
Oturuşundan kalkışından, tavrından bilir. Vefasız vefaya ancak kulp takabilir.
Zaten bugüne kadar yaptığı da kulp takmaktan başka bir şey değil.
Nedense vefasızı daha çok sever insanlar…
Vefalı olmak zordur çünkü…
Vefasızın vefalıymış gibi görünmekte üstüne yoktur.
İnsanlar gariptir. Vefalı olmayı dilinden düşürmese bile vefalı olan yerine vefasızların peşine takılır. Vefayı vefasızlara gösterir.
Vefalıyı da eleştirmekten geri durmaz.
Vefasızlardan bir dünya vefasızlık görüldüğü halde vazgeçilememesi anlaşılacak gibi değildir.
***
Vefa vefasızı kıyamet kopsa aramaz da sormaz da… Hele vefasıza ihtiyaç duyması söz konusu bile değildir.
Vefasız “vefalıyım” diye kırk yemin etse vefa dönüp bakmaz.
Şimdi yana yakıla vefa nerede diye vefa arıyoruz…
“En vefalı dediğimiz meğer en vefasızlardan biriymiş” diye dövünenler var.
Vefalı dediğimiz dostlarımız dahi bayramlarda, kandillerde SMS çekiyorlar.
Telefon edemiyorlar.
İki satır bir mesaj…
Vefa bunun neresinde?
Kelimelerde, cümlelerde diyen varsa, bunun adı züğürt tesellisi gibi bir şey…
Görüşmeleri, buluşmaları sonlandırdık…
Telefonla da konuşmuyoruz.
Ne mi yapıyoruz?
Mesajlaşıyoruz. Yaptığımız değişik bir vefasızlık…
Bir de duyuyorsunuz ki, konuşmamaya adeta yemin ettiğiniz o kadim dostunuz bu dünyaya veda etmiş.
Ne mi diyorsunuz?
“En son mesajlaşmıştık… Keşke birkaç kelime konuşsaydım…” Geçmiş ola Padişahım derler ya…
Aynı şehrin içinde mesajlaşma ne demek?
Kalkın bir yerlerde buluşun…
***
“Vefa öldü mü?” derler ya…
Niye ölsün ki vefa?
Mademki uzaklarda kalan bir his…
Ne is ne de sis…
Hiç mi hatırı yok bizde?
Olmaz olur mu?
Vefa ve hatır ayrılmaz iki kadim dost…
Biz hatır sayarız… Hatır gönül nedir biliriz…
Vefa unutmamayı bilenlerin vazgeçilmezidir…
Mevlânâ yüzyıllar ötesinden diyor ki: “Hayat gülmeyi, sevgi hak etmeyi, vefa unutmamayı, dostluk sadık kalmayı bilenler içindir…”