Yusuf Dülger tarafından kaleme alınan bu köşe yazısı, Türk medyasındaki bazı haber programlarının ve yorumcuların sergilediği ABD yanlısı tutumu sert bir dille eleştirmektedir. Yazar, televizyon ekranlarında Amerika’nın askeri gücünün yüceltilmesini ve İran gibi ülkelere yönelik müdahalelerin meşrulaştırılmasını bir propaganda faaliyeti olarak nitelendirir. Türkiye’nin bağımsızlık karakterine aykırı hareket eden aydınların ve siyasetçilerin geçmişten bugüne uzanan teslimiyetçi zihniyetini sorgulayarak toplumsal bir uyarıda bulunur. Metinde, dini veya siyasi figürlerin ABD çıkarlarıyla örtüşen söylemleri, milli egemenliğe yönelik birer tehdit unsuru olarak sunulmaktadır. Sonuç olarak yazar, Türkiye’nin tam bağımsızlık ilkesine sadık kalması gerektiğini vurgulayarak dış güçlerin etkisi altındaki fikri kirliliğe karşı direniş çağrısı yapar.
15.2.2026 günü akşam CNN TÜRK’ü izledim. Göksu Öngören Özgür’ün yönettiği programda Amerika’nın İran’a yapacağı saldırı ve muhtemel sonuçlar konuşuldu.
Abdülkadir Selvi, Gaffar Yakınca, Coşkun Başbuğ, İsmet Özçelik programın konuklarıydı.
İlk dikkatimi çeken; ABD savaş uçağı ve helikopterlerinin, Trump’ı coşkuyla karşılayan elleri bayraklı ABD askerlerinin ekrandan sürekli gösterilmesi oldu.
Programın sonuna kadar ABD propagandası yapıldı, beyinlere ABD kazındı.
Alt yazıda hep: “İran Venezuela gibi olur mu? Amerika Hamaney’i kaçırır mı? İran düşerse ne olur?”
Gibi soru cümleleri yer aldı.
Dikkatimi çeken ikinci husus —İsmet Özçelik hariç—, Göksu Özgür ve diğer tüm konuşmacıların ABD’nin Venezuela ve Maduro’yu dize getirişini anlatmaları oldu; her biri ABD’ye hak verdi, ABD sözcüsü oldu.
Konuşmacılara göre gerginliğin sorumlusu İran rejimi ve yönetimiydi, İran hak ettiğini bulacaktı.
İsmet Özçelik fırsat buldukça ABD’nin haydutluğuna dikkat çekti ama konuşmacıların her biri kendisine tatlı tatlı çattılar, ABD’yi aklamaya çalıştılar.
Bu özetten sonra kendi düşüncelerimi özetleyeyim.
***

Başta CNN TÜRK olmak üzere Haber Türk, TV 100 gibi kanallar, programcı ve konuşmacılarıyla bugüne kadar hep ABD yanlısı bir politika izlediler.
Bunlar, Türkiye’nin komşularıyla olan bağlarını kuvvetlendirme, özgürlük ateşini artırma yerine, ABD ateşine odun taşırdılar, bize bağımlılık dersi verdiler.
Böylelerine baktım; kimi asker, kimi gazeteci, kimi politikacı, kimi şair yahut edebiyatçı, kimi dindar yahut hoca, kimi milliyetçi yahut mukaddesatçı ve hepsi Cumhuriyet kuşağı idi.
Sormadan duramıyorsun: Bağımsız Türkiye’nin aydınları böyle mi olmalıydı, bu kirliliği kimler yarattı? Yukarıdakilere bakarsak güç Amerika’dır, Amerika’nın yanında olmak gerekir.
Kendimize hemen soralım: Biz bunlara inanacak, ABD’ye bağlanacak mıyız? Hayır, asla. Çünkü bunlar ilkesiz ve normal değiller.
Gelin bu noktada, günümüzden gerilere doğru gidelim.
Bir süre önce, içimizden beyaz takkeli bazı siyasiler partilerinden ayrılıp ABD’ye gittiler, kendi partilerini kurdular, ABD’nin yaptığı görev dağılımında rol üstlendiler, “dava” ve dava arkadaşlarını sattılar, birkaç İslam ülkesinin dağılmasında Amerika’ya destek verdiler.
Sonra FETÖ ile bir oldular, Cumhuriyetçileri ezdiler, T.C. yıkımdan döndü.
Bunların hocaları ilginçti. Kimi diyalog toplantıları düzenledi (A.B.), kimi “Bizi Yahudiler ve Hristiyanlar da yönetebilir” (B.S.N.), kimi “ABD bizimle ortak değere sahip” (H.K.), kimi “İsa’nın etrafında bütünleşelim” (S.Y.) dedi. Çünkü bunların beyinlerine Amerika’nın “Yeşil Kuşak Projesi” dikte edilmişti.
Biraz daha geriye gidelim. Bugünkü ABD bölüğünün fedaileri İstanbul’a gelen Amerikan gemilerini korumaya almışlar, şair üstatları “Amerikan siyasetini tutmak biricik doğru yol. Yoksa bir Amerikan bahriyelisinin bacakları arasında kalırız” demiş (N.F.K.K.), bunlar da bu sözü bir “Emri Hak” gibi kabullenmişlerdi.
Şimdi iç yapımıza, kendi dünyamıza dönelim. İnsanlar, özgür düşünce ve özgür yapılarıyla insan olurlar.
Böyle olmazlarsa devletleri tutsak olur, onursuz yaşarlar, mikrop yayarlar, çevreyi öldürürler.
Bizim geçmişimizde bağımlılık yoktur. En ağır şartlarda bile “İstiklâl-i tam” çıkışımız (Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuş ve kuruluşu) oldu.
Üç-beş besleme veya hasta yapılıya göz yummak ölümdür. Bizim inanç yapımızda da bağımsızlık esastır.
Birileri, “inanç, ecdat” diye diye bizi avlamaya kalkıyorsa, avlanmayacağız.
Amerika dünyanın tek ve vazgeçilmezi değildir. Amerika’yı tek ve vazgeçilmez sayanlar yarın, “Müslümanların kıblesi Beyaz Saraydır” diyebilirler.
Yarın Trump toprak ve kutsallarımıza el ve dilini uzatırsa, bu Amerikancılar “Bu normal bir çıkış” diyebilirler.
Trump böyle insanlar yüzünden dünyayı yakabilir mi? Yakabilir. Her şeye hazırlıklı olmak, sicili bozuklara güvenmemek gerekiyor.
Türkiye’nin farklı kanatlarda bulunan politikacıları, aydınları, zenginleri, din, kültür ve bilim adamları Amerika’nın zulümleri karşısında gereken tepkiyi vermiyorlar.
Bazısı millî birlik ve bilincimizi bozuyor. Düne kadar katıksız bir Amerika-Batı karşıtı olanlarda bile bir gevşeme ve korku var.
Bir başka tehlike de budur.
Yazımı Pakistan’ın büyük düşünür ve şairi Muhammed İkbal’in şu sözüyle bitiriyorum: “Bir toprak âlemi ki, içindeki insanlar oltaya tutulmuş balık gibi.”
Sofraya konmamak için oltaya takılmamak gerekiyor.