DOLAR 12,48430.47%
EURO 14,08310.07%
STERLIN 16,64340.3%
ALTIN 715,940,43
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7109185,36%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Açlık, Obezite ve Gıda İsrafı

Açlık, Obezite ve Gıda İsrafı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Açlık, obezite, gıda kayıpları ve israfı dünya gündeminden düşmeyen sorunların başında gelmektedir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre 7,9 milyarı aşan dünya nüfusunun yaklaşık 1 milyarı açlıkla karşı karşıya. Yaklaşık 1 milyar insan ise obezite sorunu yaşıyor. Öte yandan FAO verilerine göre dünyada yılda 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor. Dünya israfı önleyebilse 1 milyar insanın açlık sorunu çözülmüş olacaktır. İşte bu yüzden gerek uluslararası kuruluşlar, gerekse   uluslar sürdürülebilir bir tarım-gıda sitemi oluşturma çabalarına hız verdiler. Bu çabaların en somut örneği, 23 Eylül’de New York’taki BM Genel Kurulu sırasında gerçekleştirilen BM Gıda Sistemleri Zirvesi’dir. Zirve 2030 yılına kadar Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşmak için dünya genelindeki gıda üretim ve tüketim biçimlerini dönüştürmeyi ve takip edilecek yol haritasını belirlemeyi amaçlamıştır. Şüphesiz bu yıl 16 Ekim Dünya Gıda Gününde yapılacak etkinlik ve faaliyetlerin ana konusuda zirvenin sonuçları incelemek ve ayrıntılıları tartışmak olacaktır. Bir başka örnek ise Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün , 29 Eylül’ü “Küresel Gıda Kaybı ve İsrafı Farkındalık Günü” ilan etmesidir.

Tarım-gıda sistemi, gıdaya kaynaklık eden bitkisel ve hayvansal ürünlerin   çiftlikten sofraya kadar olan yolculuğunu ifade eder. Bu sistem aynı zamanda doğal kaynakların tasarruflu kullanımını, tahılların, meyve ve sebzelerin yetiştirilmesini, hasadını, işlenmesini, paketlenmesini, pazara sunulmasını ve tüketilmesini kapsar.

Her yıl artan ve 2050 yılında 10 milyara ulaşması beklenen   dünya nüfusunun beslenmesi kuşkusuz, doğal kaynaklar, çevre ve iklim üzerindeki baskıyı artıracaktır. Günümüzde tarımsal sistemler yüksek maliyetli olup, toprağı ve suyu kirletmekte, biyoçeşitliliği azaltmakta ve çok yönlü ekonomik kayıplara yol açmaktadır. Öte yandan mevcut tarım-gıda sistemlerinin dünyanın birçok yöresinde derin eşitsizliklere ve adaletsizliklere neden olduğu da bilinmektedir. 2 milyarı aşkın insan güvenilir, besleyici ve yeterli gıdaya düzenli erişim sağlayamazken, 3 milyar insanın sağlıklı beslenmeye ekonomik açıdan gücü yetmiyor. Obezite ise dünya genelinde artmaya devam ediyor. Bu çelişkili durumun bir an önce çözülmesi gerekmektedir. Aksi takdirde tarım-gıda sistemlerinin çöküşü kaçınılmazdır. Ülkemizde de obezite sorunu ve gıda israfı her geçen gün belirgin hale gelmektedir. Türkiye’de de her yıl 18-19 milyon ton gıda çöpe gidiyor ve her gün 5 milyon civarında ekmek israf oluyor. Üretilen sebze ve meyvelerdeki kayıp ise%50 civarındadır.

Türkiye sorunun farkına varmış gıda israfını önlemek için bazı projeler geliştirmiştir. Bunların başında Tarım ve Orman Bakanlığı ile FAO ortaklığında yürütülen Gıdanı Koru Kampanyası, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yürütülen Sıfır Atık Projesi, Ekmeğini Koru Kampanyası ve turizm işletmelerinde uygulanan Gıda Dostu Turuncu Bayrak gibi uygulamalar yer almaktadır. Ne var ki bu projelerin olumlu etkileri hala sınırlı düzeydedir.

Gıda kaybı ve israfı sadece gıdanın yok olması değil aynı zamanda, o gıdanın üretimi için kullanılan doğal kaynakların ve girdilerin de çöpe gitmesi, çiftçinin ve işleyicinin emeğinin heba olması demektir. İlave bir olumsuzluk olarak ürünlerin yetiştirilmesi ve işlenmesi   süreçlerinde atmosfere bırakılan ve kalıcı olan sera gazını ve oluşturacağı iklim değişikliğini unutmamamız gerekir.

Tarım hem iklim değişikliğine sebep olan hem de ondan olumsuz etkilenen sektörlerin başında gelmektedir. Kuraklık, azalan ve bozulan doğal kaynaklar dünyanın her yerinde tarımsal üretimini tehdit ediyor, gıdaya erişimi kısıtlıyor. Bir yandan da   gıda kaybı ve israfı önlenemiyor. Bütün bunlar başta dar gelirliler olmak üzere tüm kesimlerin gıdaya erişimini zorlaştırıyor.

Türkiye’nin gündeminden düşmeyen ve son günlerde yoğun tartışılan konuların başında tarım ve hayvancılığın sorunları ile gıda fiyatları gelmektedir. Tarımsal girdilerin önlenmeyen yükselişi, üretici-tüketici fiyat makasının açılması, plansız ve zamansız ithalat çiftçileri zora sokmakta ve üretimden koparmaktadır. Hayvansal üretimde ise kriz her geçen gün derinleşmekte et ve süt fiyatı ise ne üreticiyi ne de tüketiciyi memnun etmektedir.

Bütün bunlar tarım-gıda politikalarını önemli kılıyor. Doğru ve etkin tarım politikalarınız yoksa gelecekte bireylerin güvenilir ve besleyici gıdaya ulaşabilmesi çok daha zor olacaktır… Yeni politikaların belirlenmesinde yeniliklerden ve digital teknolojilerden yararlanılması tarım-gıda sistemlerinin inşasını hem kolaylaştıracak hem de hızlandıracaktır.

Dijital teknolojilerin kullanılması, su ve toprak yönetiminin iyileştirilmesi, bitki hastalık ve zararlıları ile mücadele ve afetlere hazırlık konularında önemli avantajlar sağlayacak, üreticilerin kaynaklarını ziyan etmeden, ihtiyaç duyulan ürünleri yetiştirmelerine yardımcı olacaktır. Dijital izleme ve gözetim sadece bitkisel üretimde değil hayvan yetiştiriciliğinde de devreye sokulmalıdır. Böylece hem sürü düzeyinde hem de tek tek hayvanlar düzeyinde bakım ve tedavide ilerlemeler sağlanabilecektir.

Tarım ve gıda sitemlerinin inşasında dikkate alınması gereken başka bir hususta   bütün dünyada   şehirlerde yaşayan nüfusun artışıdır. Günümüzde   gıda arzının %70’i şehirlerde tüketilmektedir. Bu nedenle, tedarik zincirlerini kısaltan kentsel tarım faaliyetlerinin yaygınlaştırılması beslenme kaynaklı hastalıkların azalmasını, gıda israfının azaltılması ve yönetilmesi, kent tarımının geliştirilmesi, daha iyi bir gıda sistemi planlaması için kentsel ve kırsal alanlar arasındaki bağın yeniden kurulması gerekmektedir.

Hükümetlerin herkesin yeterli ve güvenilir gıdaya erişimini sağlama, açlığı sonlandırma ve gıda israfını önleme görevi vardır. Bu görevi yerine getirmek ise ancak sürdürülebilir ve adil tarım-gıda sistemini kurmak ile mümkündür. Bu, hükümetlerin ertelenemez bir görevidir. Sürdürülebilir tarım-gıda sistemleri inşa edilirken nötr veya olumlu bir çevresel etkiye sahip olmasına ve iklim değişikliğini olumlu katkı sunmasına dikkat edilmelidir. Sistem biyoçeşitlilik kaybına sebep olmamalı, herkesin yeterli, güvenilir, besleyici, gıdaya erişimini sağlamalıdır.

Unutmayalım ki; daha iyi çevre, daha iyi üretim, daha iyi beslenme, geleceğimizin sigortasıdır.

Devamını Oku

İklim Değişikliği ve Tarım

İklim Değişikliği ve Tarım
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ağaçları kökünden söken kasırgalar, yaz ortasında yaşanan sel felaketleri, sıcaklık, kuraklık, orman yangınları, çığ felaketleri… Buzullar artık daha hızlı eriyor. Deniz seviyeleri yükselmeye devam ediyor. Topraklarımızı erozyonla kaybediyoruz. Tüm bunlar küresel ısınmanın, başka bir ifade ile iklim değişikliğinin sonuçları.

Küresel iklim sistemi; tüm zamanlarda ve mekânlarda, güneş, atmosfer ya da yerküre/atmosfer bileşimindeki olaylara bağlı olarak değişim gösterir. Ancak 19. yüzyılın ortalarından itibaren doğal değişebilirliğe ek olarak insan etkinliklerinin de küresel iklimi etkilediği bir döneme girilmiştir. Küresel ısınma sonucunda bütün dünyada sıcaklık sistematik bir şekilde artmakta ve bu yolla bir iklim değişikliği meydana gelmektedir. Çünkü sıcaklık artınca buharlaşma artmakta, yağışlar ve hava hareketleri değişime uğramaktadır. Küresel iklim değişikliğini, belirli zaman aralığında meydana gelen hava halleri değişikliği ile karıştırmamak gerekir. Örneğin, değişik zamanlarda veya herhangi bir mevsimde meydana gelen kuraklık, ülkemizde görülen kış kuraklığı veya yaz kuraklığı olan bölgelerde yaşanan yağışlı yazlar gibi olaylar, bir “hava değişikliği” olmasına rağmen, küresel iklim değişikliği olarak nitelenemez.

Sıcaklığın bütün dünyada sistematik olarak artışı, 1983 yılından itibaren ölçmelerle belirlenmektedir. Son yüzyılın en sıcak ve en kurak yazları ise, son 15 yıl içinde yaşanmıştır. Sıcaklık ölçümleri ile elde edilen, küresel iklim değişikliği ile ilgili bu sonuçları, bazı buzul erime olayları da desteklemektedir. Örneğin, güney kutbundan şimdiye kadar görülmemiş büyüklükte buzul parçalarının koparak ayrılması, İzlanda buzullarının son 50 yılda şimdiye kadar görülmeyen bir hızla erimeleri, Himalaya ve Alpler’de cereyan eden buzul erimeleri gibi dünya üzerinde yaygın olarak görülen süreçler küresel ısınmanın en belirgin işaretleridir.

İklim değişikliği; hava koşullarının bir ortalaması olup, sıcaklık, yağış miktarı rüzgâr, hava basıncı ve nem oranı gibi ölçümlerle tanımlanmaktadır. Bugün yaşanan küresel iklim değişikliği esas itibariyle hava kirliliği, asit yağmurları, ormanların azalması, çölleşme, ozon tabakasının tahrip olması ve sera etkisi yapan gazların neden olduğu çevre sorunlarından kaynaklanmaktadır. İklim değişikliğine sebep olan bu hususlar şöyle sıralanabilir.

  1. Fosil yakıtlarının yanması ile atmosfere karışan karbon dioksitin oluşturduğu sera etkisi,
  2. Tarımsal ve endüstriyel uygulamalar nedeniyle atmosfere karışan diğer sera gazları (Metan,azot dioksit,sülfür heksa-florid, hidrofloro –karbon.),
  3. Çiftlik hayvanlarının tükettiği besinlerin sindirimi sırasında ortaya çıkan metan gazı,
  4. Hayvansal gübrelerin özellikle oksijensiz ortamlara bırakılması ya da depolanması sonucunda ortay çıkan metan (CH4) gazı salınımı,
  5. Azotlu gübre kullanımı ile ortaya çıkan diazot monoksit oluşumu,
  6. Çeltik üretimindeki sulama tekniğinden kaynaklanan metan gazı oluşumu,
  7. Anız yakılması ile ortaya çıkan diazot monoksit (N20) oluşumu.

Günümüzde yaşanılan iklim değişikliği ise insanlık için “kırmızı alarm” olarak nitelenmektedir. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) uzmanlarının 9 Ağustos 2021 tarihinde yayınladığı 6’ıncı Değerlendirme Raporu iklim değişikliğinin yaygınlaştığını ve artarak hızla ilerlediği belirtiliyor. Rapora göre, atmosfer, okyanuslar, denizler ve buzullar da dâhil olmak üzere dünyanın tüm iklim sistemlerinde önemli değişiklikler sürmektedir. Deniz seviyesinin yükselmesi gibi bazı gelişmeler “geri döndürülemez” seviyeye erişmiş durumda. Rapor ayrıca küresel ısınma seviyesinin 1,5°C derecenin üstüne çıkmaması hedefine yaklaşıldığına çekiliyor. Isınmanın bu sınırı aşması durumunda ise dünyanın yaşanmaz hale geleceği ifade ediliyor.

İklim değişikliğinin çok çeşitli sektörlerde sonuçlar doğurması muhtemeldir. Ancak bu yazıda tarıma etkilerine değinilecektir. Tarım; iklim değişikliklerinden hem etkilenen, hem de etkileyen bir özelliğe sahiptir. Her ne kadar farklı koşullara göre, ürün çeşidi, yetiştirme tekniği ve sulama sistemleri geliştirilmiş ise de, tarımsal üretimin doğal koşullardan bağımsız olması sağlanamamıştır. Başka bir deyişle, tarımın iklim değişikliklerinden doğrudan etkilenmesi kaçınılmazdır. Bu etki daha çok, tarımsal ürünlerde verim azalışı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Böyle bir durumda çiftçilerin yeni tarım tekniklerine ve sulama sistemlerine yönelmesi ise kaçınılmazdır. Tarımın iklim değişikliklerinden etkilenmesi sonucu; hayvan ve bitkilerin doğal yaşam alanlarının değişmesi, bazı böcek, bitki ve kuş türlerinin ortadan kalkması, bitki deseninin çeşit ve tür bakımından değişikliğe uğraması, bitkilerin ekim ve dikim zamanlarının değişmesi, bitkilerde çiçeklenme, tozlaşma ve meyve oluşumu sırasında meydana gelebilecek su stresi nedeniyle verim düşüklüğü, buğday, mısır ve soya gibi stratejik tarım ürünlerinde verim düşüklüğü, kuraklığa dayanıklı çeşitlere olan ihtiyacın artması, aşırı buharlaşma nedeniyle toprakların çoraklaşması ve tuzlanması, tarımsal sulama ihtiyacının artması ile içme suyu ve sanayi suyu rekabetinin artması beklenmektedir.

İnsan etkinliklerinin iklim değişikliğine olan olumsuz etkisini azaltmak için, küresel çabaların başlangıcı 1990 yıllara kadar uzanmaktadır. Bu konudaki başlıca girişimler olarak uluslararası geniş bir katılımla,1992 yılında Rio Çevre ve Kalkınma Konferansında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini ve bu sözleşmesinin yetersiz olduğu kabul edilerek, 1997 yılında Japonya’nın Kyoto şehrinde imzaya açılan Kyoto Protokolünü ve 2015 yılında imzalanmış Paris Anlaşmasını sayabiliriz. Öte yandan ülkeler kendi ulusal eylem planlarını ortaya koymaktadır.

İklim değişikliğinin etkilerini en aza indirmek ve çevreyi korumak amacıyla Avrupa Birliği 11 Aralık 2019 tarihinde “Avrupa Yeşil Mutabakatı” adıyla kendisine bir yol haritası belirlemiştir. Bu yol haritasının nihai amacı ekonomik büyümeye engel olmadan, doğal kaynak tüketimini azaltmak ve 2050 yılında sera gazlarının net emisyon değerinin sıfırlanması olarak özetlenebilir. Mutabakatın bir diğer önemli boyutu ise, çevresel problemleri AB’nin tek başına çözemeyeceğinden hareketle AB’nin işbirliği içinde olduğu ülkelerden de bu kurallara uymasını bekleyecek olmasıdır.

Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatının önemli unsurlarından biri ise gıda sistemlerini adil, sağlıklı ve çevre dostu hale getirmeyi amaçlayan Çiftlikten Çatala Stratejisi’dir. Gıda sistemleri, sürdürülebilir değilse, COVID-19 salgını gibi krizlere karşı dayanıklı olamaz. Bugün küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık üçte birini oluşturan, büyük miktarlarda doğal kaynak tüketen, biyolojik çeşitlilik kaybına ve (hem yetersiz hem de aşırı beslenme nedeniyle) olumsuz sağlık etkilerine neden olan gıda sistemlerimizi yeniden tasarlamamız gerekiyor. Strateji, adil bir geçişi desteklemek için temel araçlar olarak ortak tarım ve balıkçılık politikaları ile hem düzenleyici hem de düzenleyici olmayan girişimleri ortaya koymaktadır. Stratejinin uygulanmasını ve sürdürülebilir gıda politikasının geliştirilmesini desteklemek için sürdürülebilir gıda sistemleri için bir yasal çerçeve önerisi sunulmasi ongoruluyor. COVID-19 salgınından öğrendiklerini değerlendiren AB Komisyonu, gıda arzı ve gıda güvenliğini sağlamak için bir acil durum planı da geliştirecek. AB, ticaret politikaları ve uluslararası iş birliği araçları aracılığıyla sürdürülebilir tarım-gıda sistemlerine küresel geçişi destekleyecek.

Türkiye de kendisine bir yol haritası belirleyerek Ticaret Bakanlığı koordinasyonunda Ulusal “Yeşil Mutabakat Eylem Planı”nı açıklamıştır. Eylem Planı 9 ana başlık altında toplam 32 hedef ve 81 eylemi içermektedir. Eylem Planı, ülkemizin küresel tedarik zincirlerine sağladığı entegrasyonun güçlendirilmesi ve yeşil yatırımların ülkemize çekilmesi bakımından da büyük önem arz etmektedir.

Türkiye, IPCC sürecinde yer alarak, küresel iklim değişikliği ve getirdiği riskler ile iklim değişikliğiyle mücadelenin önemi ve ivediliğini kabul etmiş oluyor. Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadele konusunda benimsediği “bekle ve gör” politikasını terk edip, iklim biliminin gösterdiği doğrultuda harekete geçmesi için IPCC raporu bir uyarı niteliği taşıyor. Gelinen bu noktada Türkiye’nin vakit geçirmeden mutlak sera gazı azaltım hedefini belirlemesi kaçınılmazdır. Küresel çözümün parçası olmak için ülkemizin enerji politikalarını güncellemesi kömüre dayalı enerjiden vazgeçmesi, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji ve iklim değişikliğine uyum politikalarını etkin bir biçimde hayata geçirmesi gerekiyor.

 İnsanlık, küresel ısınma ve iklim değişikliğine bağlı sıkıntıları topyekûn yaşıyor. Dünya gıda üretiminin son yıllardaki artış trendi, erozyon, su kaynaklarının kuruması, meraların bozulması ve iklim değişikliklerinden kaynaklanan çevresel bozulmalara bağlı olarak bir duraksamaya girmiştir. Bu süreçte geliştirilen verim artırıcı tekniklerin ise, genişleyen küresel ekonominin hammadde ihtiyacına cevap veremeyeceği, tarımın sürdürülebilirliğini sağlayamayacağı hususunda ciddi endişeler bulunmaktadır.

Küresel ısınmanın oluşturduğu iklim değişikliklerinden ülkemizin de olumsuz etkileneceği, buna bağlı olarak kuraklık ve salgın hastalıklar gibi önemli tehditlerin bizi beklediği tüm uzmanlar tarafından ifade edilmektedir. Toplumlar hangi gelişmişlik düzeyine ulaşırsa ulaşsın “tarım sonrası” bir toplum olmayacaktır. Çünkü tarım gıda üretimin temeli ve dolayısıyla insan yaşamının vazgeçilmez bir uğraşısı olarak hep var olacaktır. İşte bu nedenle çevresel bozulmaların ve iklim değişikliklerinin tarımsal üretime getirdiği sınırlamaları ulusal düzeyde izlemek, geleceğimiz için son derece önemlidir.

Bu konuda öncelikle yapılması gerekenler; iklim değişikliğini gözeten ürün planlaması üzerinde çalışmak, kuraklığa dayanıklı tohum geliştirmek, toprak ve su kaynaklarının verimli kullanmak, çayır-mera alanlarının korunması ve geliştirilmesine hız vermek, tarımsal ormancılığı geliştirilmek, sıcaklığa dayanıklı hayvan ırkları geliştirmek, sera gazı artışının ana sorumlusu enerji kaynaklarından vazgeçip alternatif enerji kaynaklarına yönelmek olarak sıralanabilir.

Devamını Oku

Ayyıldız’ın Işığı Yeter

Ayyıldız’ın Işığı Yeter
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İçeriden ve dışarıdan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı meydan okumaların arttığı bir süreçten geçiyoruz. Gaflet, dalalet ve hıyanet kol kola. Rengi solmuş, duruşu    kaybolmuş birbirine benzeyen partiler. Eğitimden sağlığa, tarımdan sanayiye, enerjiden çevreye yaşadığımız çöküntü ve buna çözüm sunamayan bir siyaset, liyakatsiz bir bürokrasi. Millilikten her geçen gün uzaklaşan dış politika, sığınmacı istilası. İçi boşaltılan kamu kuruluşları. En kötüsü de sorunları yaratanların yüzsüzlüğü.

Öte yandan bu gidişata dur demek isteyen ancak mücadele için doğru zemini bulamayan milyonlar…İnanıyorlardı ki gidişat kötü olsa da umutsuzluk bitecek. Bir Ümit doğacak. Tarih şuurları bunu emrediyordu. Ve beklenen oldu. Ay yıldız hareketi doğdu.

İstiyorum ki; ülkemde dirlik düzenlik olsun, yolsuzluk ve yoksulluk son bulsun. Huzur ve bereket gelsin. Ocağımız hep tütsün, tenceremizde aşımız olsun. Okullarımız çoğalsın, ilim rehberimiz olsun. Fikri hür, vicdanı hür gençlerimiz olsun. Çalan, bölen olmasın, kimse kayrılmasın, kimse ötekileştirilmesin. Kandırmalar, kanmalar, değerlerimizin istismarı son bulsun. Sınırlarımız güvende olsun. İçerde ve dışarda Türk’ün yalnızlığı son bulsun, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşasın. Bütün bunların olabilmesi için tüm vatan severlerin, Türk milliyetçilerinin buluşacağı siyasi bir zemine ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın liderliğini yaptığı Ayyıldız hareketinin karşılayacağına inandığım için kurucu kadroları arasında yer almaya karar verdim.

İnancım odur ki; Milliyetçi-Toplumcu Düzen Ayyıldız’ın ışığında hayata geçecek, 21. Yy. Türk asrı olacaktır.

Devamını Oku

Dünya Gıda Güvenliği Günü / 7 Haziran 2021

Dünya Gıda Güvenliği Günü / 7 Haziran 2021
0

BEĞENDİM

ABONE OL

7 Haziran günü, 20 Aralık 2018’de gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Dünya Gıda Güvenliği Günü ilan edildi. 2019 yılından itibaren her 7 Haziran, güvenli gıdanın sayısız faydasını kutlandığı gün oldu.

Dünya Gıda Güvenliği Günü, güvenli gıda üretiminin ve tüketiminin insanlar, gezegenimiz ve ekonomi için güncel ve uzun vadeli faydalarını hatırlamak için bir fırsat. 2021 yılında Gıda Güvenliği günü “sağlıklı yarınlar için şimdi güvenli gıda” teması ile kutlanıyor, güvenli ve sağlıklı gıdanın dijital yenilikler ve bilimsel çözümleri ile zamana direnen geleneksel bilgiler temelinde gelecekte de sürdürülebileceğini hatırlatıyor. 7 Haziran 2021’de kutlanacak olan Dünya Gıda Güvenliği Günü, gıda kaynaklı risklerin önlenmesine, tespit edilmesine ve yönetilmesine dikkat çekmeyi ve bu yönde eylemlerde bulunmayı, böylece gıda güvenliğine, insan sağlığına, ekonomik refaha ve gıdaya erişime katkıda bulunmayı amaçlıyor.

Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya sağlık Örgütü (WHO), Dünya Güvenli Gıda Günü’nün üçüncü yıldönümünde hükümetleri, üreticileri ve tüketicileri “Gıda güvenliği herkesin işi” diyerek beş konuda harekete geçmeye çağırıyor:

  1. Gıdaların güvenli olduğundan emin olun: Hükümetler herkes için güvenli ve besleyici gıda sağlamalıdır
  2. Ürünlerinizi güvenli bir şekilde büyütün: Çiftçilerin iyi üretim uygulamaları benimsemesi gerekiyor
  3. Güvende tutun: İşletmeler ürettikleri gıdaların güvenli olduğundan emin olmalıdır
  4. Neyin güvenli olduğunu bilin: Tüketicilerin güvenli ve sağlıklı gıda hakkında bilgi edinmesi gerekiyor
  5. Gıda güvenliği için ekip kurun: Güvenli gıda ve sağlık için birlikte çalışalım.

Dünya Gıda Güvenliği Günü’nün hedefini; insanları gıda güvenliği konularında bilinçlendirmek, gıda güvenliği yoluyla hastalıkların nasıl önleneceğini göstermek, sektörler arasında gıda güvenliğine yönelik iş birliğini geliştirmek ve gıda güvenliğini artırmanın yollarını teşvik etmek olarak özetleyebiliriz.

Devamını Oku

Zamana Yenik Düşen İki Değer: Tiftik Ve İpek

Zamana Yenik Düşen İki Değer: Tiftik Ve İpek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tiftik ve ipek Anadolu’nun iki önemli kültürel ve ekonomik değeridir. Tiftik keçisi ve ipek böcekçiliği yetiştiriciliği bu toprakların kadim uğraşlarından olmasına rağmen, zamana yenik düşmüş ve bugün yok olma noktasına gelmiştir. Bu iki yetiştiriciliğin yeniden canlandırılması hem kırsal kalkınma hem de tekstil sanayisi açısından önem arz etmektedir.

Tiftik, Ankara keçisinin uzun, parlak ve yumuşak kıllarından elde edilen bir elyaf türüdür. Tiftik yünü, moher (mohair) olarak da bilinir. Ankara keçisi Orta Asya’dan Anadolu’ya gelirken beraberimizde getirdiğimiz bu coğrafyaya özgü bir keçi türüdür. Et ve süt verimi düşük olduğu için daha çok tiftik elde etmek için yetiştirilir. Ankara keçisinin ana vatanı adından da anlaşılacağı üzere Anadolu’dur. 1840’lara kadar sadece Ankara ve civar illerde yaşadığı, dünyanın başka yerlerinde yetiştiriciliğinin yapılmadığı bilinmektedir. Dünyada “Angora Goat” olarak anılması da bu yüzdendir.

Geçmişte tiftiğin çok değerli bir elyaf olması nedeniyle bazı ülkeler Ankara keçisini kendi ülkelerine götürüp yetiştirmek istemiş ise de başarısız olmuşlardır. Ancak 1838 yılında yapılan ticaret anlaşması sonrasında, İngilizler sömürgeleri olan Güney Afrika’ya götürerek Ankara keçisinin bu ülkede yetiştirilmesinde başarı sağlamışlardır. Daha sonraki yıllarda ise ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda’da da Ankara keçisi yetiştiriciliği yaygınlaşmış, tiftik kalitesi daha da iyileştirilmiştir. Bugün de anılan ülkelerde yetiştiriciliği yapılmaktadır.

1988 yılına gelinceye kadar dünyada ham tiftik, tiftik ipliği ve kumaş üretim ve dış satımı bakımından rakipsiz bir halde bulunan ülkemiz, maalesef bugün bu vasfını yitirmiştir. Tiftik hak ettiği değeri bulamayınca, bir yandan tiftik keçisi varlığımız azalmış, diğer yandan da etinden yararlanmak amacıyla yetiştiriciler kıl keçileri ile melezleme yapmaya başlamış ve Ankara keçisinin ırk saflığını tehlikeye düşmüştür. Bu tehlikeyi ilk fark edenler akademik çevreler ve yetiştiriciler olmuş, Tarım ve Orman Bakanlığı’nı göreve davet etmiştir. Bakanlık bu çağrıya olumlu yaklaşmış, 2005 yılında Ankara keçisini de 1996 yılından beri sürdürülen “Hayvan Gen Kaynaklarını Koruma Projesi” kapsamına almıştır. Proje halen Lalahan Hayvancılık Araştırma Enstitüsü bünyesinde ve yetiştiriciler elinde devam etmektedir. Buna ilave olarak tiftik destekleme kapsamına alınmış kilogram başına prim ödenmeye başlanmıştır. Buna rağmen Ankara keçisi yetiştiriciliğinde ve tiftik üretiminde beklenen gelişme sağlanamamıştır. Bu demektir ki farklı yaklaşımlar ve yeni desteklere ihtiyaç vardır.

Ankara keçisi konusunda çalışmalar yapan Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Havva Eylem Polat’ın bildirdiğine göre, tiftik üretimi ve Ankara keçisi sayısı 60 yıl içinde dibe vurmuştur. 1890 yılında 2247 ton olan tiftik üretimi,1936’da 6506 tona, 1959 yılında ise 10270 tona yükselmiştir. Bu bilinen en yüksek üretimimizdir. Yıllar içinde tiftik üretimimiz düşmeyi sürdürmüş, 2009 yılına gelindiğinde 194 tona kadar düşmüştür. Tiftik üretimi, yukarıda kısaca değindiğim tedbirler bir miktar yükselmiş ve 2019 yılında 380 tona çıkmıştır. Benzer durum tiftik keçisi varlığımız için de geçerlidir. 1863 yılında 1,5 milyon olan keçi varlığımız 1960’ta 6 milyona ulaşmış, ancak bu durum sürdürülememiş ve keçi varlığımız hızla azalmıştır.  2020 yılı itibarıyla Ankara keçisi varlığımız 287.000, tiftik üretimimiz ise 380 tondur. Bu gelişmeler de gösteriyor ki Ankara keçisi zamana yenik düşmüştür ve düştüğü yerden kaldırılmayı beklemektedir.

Ankara keçisinin asıl önemi, kuşkusuz sadece tiftikten kaynaklanıyor. Osmanlı padişahlarının vazgeçilmezi olan bugün de bilenlerin tercih ettiği “sof kumaşı” tiftikte elde edilir. Yıllarca Ankara, Yozgat, Bolu ve çevre illerinde halk dokuma tezgahlarında tiftiği önce ipliğe, ardından da sof kumaşına çevirmişler ve geçimlerini sağlamışlardır. Sof kumaşının sıcak havalarda terletmemesi soğuk havalarda üşütmemesi, su geçirmez oluşu gibi üstün özelliklerinden dolayı özellikle lüks tüketim malı olarak hem yurtiçi hem de yurtdışı pazarlarda kolayca müşteri bulmuştur. Sof kumaşının ünü 16. ve 17. yüzyılda sınırları aşmış ve birçok Avrupa ülkesine ihraç edilmiştir. Tiftik başta örme ve tekstil endüstrisi olmak üzere birçok alanda kullanılmaktadır. Kadın ve erkek için kışlık elbise kumaşı üretiminde, örme kumaşlarda, şal ve atkı yapımında, döşemelik kumaşlarda ve battaniye yapımında kullanılır.

Ankara keçisinin ve tiftik üretimin yarınlarda da var olabilmesi; keçi varlığının artırılmasına, tiftik kalitesinin ıslah çalışmaları ile yükseltilmesine ve tiftiğin hak ettiği fiyattan alıcı bulmasına bağlıdır. Başka türlü sentetik elyafla tiftiğin rekabet etme şansı yoktur.

İpek de benzer kaderi paylaşan başka bir değerimizdir. İpeğin ilk önce Çin’de kullanıldığına dair yaygın rivayetler bulunmakla birlikte aksi görüşler de mevcuttur. İranlılar ve Hintliler de ipeği kendilerine ait sayarlar. Kesin olarak bilinen bir şey varsa, o da ipeğin batıya doğudan geldiğidir. İpeğin dünya ölçüsünde bir değer kazanmasında ve batıya taşınmasında Çinlilerle olan yakın ilişkilerinden ve batıya yaptıkları akınlardan dolayı ipeğin batıya taşınmasında Türklerin de payı olduğu tahmin edilmektedir. Ancak ipeğin Bizanslılar tarafında kullanımı Türklerin Anadolu’ya gelişinden öncedir. Bizanslıların ipekle tanışmasının Tatarlar, Hint ve İranlı tüccarlar vasıtasıyla olduğu sanılmaktadır. Kısacası Anadolu’da ipekböcekçiliği 1500 yıllık bir geçmişe sahiptir.

İpekböcekçiliği yardımcı bir tarım kolu olarak kabul edilir. Büyük bir yatırımı gerektirmez. Ailede yaşlı, genç herkesin emeği değerlendirilir. 35-40 günlük bir uğraş sonunda oldukça iyi bir gelir getirir. İpekböceği yetiştiriciliği, dut ağacının yetiştiği her yerde yapılabilir. Köyden kente göçün ve gizli işsizliğin önlenmesi, 35-40 gün gibi kısa sürede yüksek gelir sağlaması yönleri ile kırsal kalkınmada göz ardı edilmemesi gereken bir uğraştır. İpek böcekçiliği, dut ağacının yetiştiği her yerde yardımcı bir tarım kolu olarak yapılabilir. Büyük bir yatırım gerektirmez. Evinizin bir odasını bile bu işe ayırarak ipek böceği yetiştirebilirsiniz. Pazarlama sorunu bulunmamaktadır. Koza Birlik üretilen kozanın tamamını satın almaktadır.

İpekçilik, Osmanlı İmparatorluğunda XVI’ncı yüzyılın başında büyük bir gelişme göstermiştir ve ipekli dokumacılık önemli bir iş kolu haline gelmiştir. XVI’ncı yüzyılın ortasına doğru, Osmanlı devletinin farklı coğrafyalara genişlemesi, zenginliğin artması, saray adamlarının ve halkın süslü ve ağır elbiseler giymek arzusuna sonucu ipekli dokumacılık çeşitlenmiş, bu işle uğraşanlar ülkenin her tarafında çoğalmıştır. O dönemde Bursa’dan başka, İstanbul, Edirne, Amasya, Denizli, İzmir ve Konya gibi yerlerde ipekli kumaş dokuma tezgâhları artmıştır.

İpek ipliği çok sağlam bir lif yapısına sahiptir. Bu yüzden çok faklı alanlarda kullanılmaktadır. Hafif olması sebebiyle astronotların kıyafetleri ipekten yapılmaktadır. Tekstil sanayisinde ve halı dokumacılığında önemli bir yerin olan hafif ve zarif olması nedeniyle başka alanlarda da kullanılmaktadır. Örneğin ipek yorganlar, anti alerjen olması soğukta sıcak, sıcakta serin tutma özelliğinden dolayı tercih edilmektedir.

Günümüze gelecek olursak tıpkı tiftik gibi ipeğin de unutulmaya yüz tuttuğunu söyleyebiliriz. Hem üretim azalmış hem de bu işle uğraşan aile sayısı. Ülkemizde 90’lı yıllarda 2 bin ton civarında olan üretimi. 2002 yılında 99 ton düşmüştür. O günden bugüne hiçbir ilerleme olmadığı gibi üretimde bir miktar daha düşmüştür. 2020 yılı itibariyle üretimimiz 90 ton civarındadır.

Sözün özü tiftik ve ipek hak ettiği değeri görmemektedir. Oysa tiftik ve ipek ekonomik değerinin yanında bizim kültür mirasımızdır. Görmezden gelemeyiz. Tekstil sanayisi, halı ve kumaş dokumacılığı ve el sanatları yönüyle bu iki ürün yeniden eski görkemli konumuna kavuşturulmalıdır. Bu zor değildir. Tarım ve Orman Bakanlığının Ankara keçisi ve ipek böceği yetiştiriciliğine vermekte olduğu desteği biraz daha artırması ile üretim artacak, birçok ailenin yeniden geçim kaynağı olacaktır. Öte yandan tiftikten üretilen sof kumaşlar ile Ankara, ipekli kumaşlar ile Bursa ünlenecektir.

Devamını Oku