Kendi Kendine Yettiğin Kadar Bağımsız ve Güçlüsün

Kendi Kendine Yettiğin Kadar Bağımsız ve Güçlüsün

Açlık insanoğlunun her zaman endişe duyduğu konuların başında gelmiştir. Bugün de iklim değişikliği, Kovid salgın, Rusya-Ukrayna savaşı ve enerji fiyatlarının artması nedeniyle gıda güvencesine dair endişeler tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Birçok insan kıtlığı ve açlığı yaklaşan bir tehlike olarak görürken, bazıları da bu söylemleri abartılı bulmaktadır. Bize göre ise tüm dünya için olmasa bile bazı ülkeler için gıda arz güvenliği risk altındadır. Küresel ölçekte yeterli gıda üretilmekle birlikte bir paylaşım sorunu olduğu, milyonlarca insanın gıdaya erişmekte zorlandığı bir gerçektir.

 

İnsanın hayatta kalabilmesi için karnını doyurması biyolojik bir zorunluluktur. Ancak bu yetmez. İnsanın hayatını anlamlı kılacak ekonomik, siyasi, kültürel ve sanatsal faaliyetlere katılabilmesi, sağlıklı beslenmesine bağlıdır. Bu yüzden açlık kavramına sadece bireylerin karın tokluğu olarak bakmak doğru değildir. Açlığın önlenmesi toplumsal barış ve refah için de gereklidir.

 

Son yıllarda, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bitkisel ve hayvansal üretimde yaşanan sorunlar ile gıda fiyatları en çok tartışılan konuların başında gelmektedir. Tarımsal girdilerin önlenmeyen yükselişi, üretici-tüketici fiyat makasının açılması, plansız ve zamansız ithalat çiftçileri zora sokmakta ve üretimden koparmaktadır. Hayvansal üretimde ise kriz her geçen gün derinleşmekte et ve süt fiyatı ise ne üreticiyi ne de tüketiciyi memnun etmektedir. Alım gücü düşüklüğü nedeniyle milyonlarca insan evine yeterli gıda götürememekte, makarna ile karnını doyurmaya çalışmaktadır. Birçok aile etin tadını bile unutmuş durumda. Ülkemizde hayvansal protein açığı her geçen gün artmaktadır. Bazıları diyebilir ki market raflarında her türlü gıda mevcut neden beslenme sorunu olsun? Doğrudur ülkemizde her türlü gıda mevcut, ancak artan hayat pahalılığı nedeniyle dar gelirli aileler birçok gıdayı alamamaktadır. Unutmayalım önce yoksulluk gelir sonra açlık başlar.

 

Kovid salgını sürecinde birçok ülkede   tedarik zincirinde kesintiler yaşanmış, talep artmış   ve dünya genelinde gıda fiyatları önemli ölçüde yükselmiştir. Buna ilave olarak   Rusya Ukrayna savaşı , dünya buğday pazarını bozmuş  gıda güvenliği krizi   endişe verici boyutlara ulaşmıştır. Öte yandan yeterli beslenemeyen küresel nüfusun payı son  bir yılda %8,4’ten %9,9’a yükselerek, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 2’nin (2030’a Kadar Açlığın Sıfırlanması) gerçekleşmesini zora sokmuştur. Mevcut durum iyileştirilmez ise, 2030’da 660 milyon insan hala aç olacak.

 

İktidar kabul etmese de “yoksulluk ve açlık sorunu” ülkemizde de belli ölçülerde hissedilen bir sorundur. TÜRK-İŞ’ in mayıs ayı araştırma sonucuna göre; Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması (açlık sınırı) 6.018 TL. Asgari ücretin 4253 TL ve maaşları asgari ücretin de altında emeklilerin bulunduğu bir ülkede açlık sorunu yok demek gerçekçi değildir. Nitekim Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı’nın gerçek zamanlı verilerine göre Türkiye’de 14,8 milyon kişi yeterli beslenemiyor. Yine aynı veriler 5 yaş altı çocukların yüzde 1,7’sinin akut yetersiz beslenme, yüzde 6’sının ise kronik yetersiz beslenme sorunu yaşadığını söylüyor.

Kovid salgını, iklim değişikliği ve arkasından gelen Rusya-Ukrayna savaşı “kendi kendine yeterlilik” ve “yerli üretim” kavramlarının hiç olmadığı kadar önem ve anlam kazanmasına vesile olmuştur. Düne kadar “Küreselleşen dünyada kendi kendine yeterlilik politikası artık gerekli değildir” argümanından bugün yeniden “Kendi kendine yettiğin kadar bağımsız ve güçlüsün” noktasına gelinmiştir. Gıdada milliyetçilik çağı yaşamaktayız. Doğal olarak her ülke önce kendi halkının gıda güvencesi düşünüyor ve kriz zamanlarında tarım ürünleri ihracatına kısıtlama getiriyor. Ekonomik yeterliliğin mutlak anlamda gerçekleştirilmesi mümkün olmayabilir. Ancak gıdada kendi kendine yeterlilik stratejik bir ulusal hedef olarak benimsenmeli ve tarım politikaları buna odaklanmalıdır.

 

Kıtlıkla yaşamak istemiyorsak bütüncül bir yaklaşımla ulusal bir tarım-gıda sistemi kurmak zorundayız. Tarım-gıda sistemi, gıdaya kaynaklık eden bitkisel ve hayvansal ürünlerin   çiftlikten sofraya kadar olan yolculuğunu ifade eder. Bu sistem aynı zamanda doğal kaynakların tasarruflu kullanımını, tahılların, meyve ve sebzelerin yetiştirilmesini, hasadını, işlenmesini, paketlenmesini, pazara sunulmasını ve tüketilmesini kapsar. Tarıma bakışımızın değişmesi halinde, Türkiye gıda fiyatlarında artışa neden olan dış etkenleri bertaraf edemese bile kendi halkının gıda güvencesini sağlayabilir, çiftçisinin refahını yükseltebilir. Ülkemizin toprak ve su varlığı, ekolojik şartları çiftçimizin bilgi birikimi bu potansiyele sahiptir. Yeter ki, tarımı hor gören değil, tarımı önceleyen yöneticilerimiz olsun.

 

Açlık ve kıtlık, toplumların başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir; bundan dolayı atalarımız, “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.” duasını dillerinden düşürmemiştir. Ancak duanın gerçekleşmesi için çalışmak, üretmek ve doğru tarım politikaları uygulamak gerekmektedir.

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Zafer Partisi
Zafer Partisi
Giriş Yap

Haberiniz.com.tr ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!